Son Aşk Mektubunu Kim Yazdı?

Bazı teknolojiler hayatımızın içine o kadar girmiş durumda ki, yaşı ilerlemiş olanlar için bile daha öncesini hatırlamak ciddi çaba gerektiriyor. Bilgisayarlar/internet ve cep telefonları yeni kuşaklar için hayatın doğal parçası elbette. Gözlerini dünyaya açtıklarından beri bu cihazlar/teknolojiler varlar zira. Ancak yaşı 35’in üzerinde olanlar için durum biraz daha karmaşık.

Sanki var olduğumuzdan beridir bizlerleymiş gibi hissettiğimiz bu teknolojilerin yaygınlaşmaya başlaması aslında 1990’ların başına dayanıyor. Yani sadece 25 yıl kadar öncesine. Bu kadar kısa sürede ayrılmaz birer parçamız olmakla kalmadılar, aynı zamanda hayatlarımızı kökten değiştirdiler. Sağladıkları pratik kolaylıklardan bahsetmiyorum, ilişki biçimlerimizi, sosyalleşme tarzımızı, sevme yöntemlerimizi dönülmez bir şekilde değiştirdiler.

Hayatımızın değişen her noktasını anlatmak değil bu yazının amacı. Sadece unutulan, ama internet/bilgisayar/cep telefonu öncesi yaşantımızda büyük öneme sahip olan, belki de aynı bugün yeni teknolojinin yaptığı gibi, o günlerdeki ilişki biçimlerini şekillendiren mektup geleneğinden dem vurmak istiyorum.

Mektup aslen sadece bir iletişim aracı değil, en eski edebiyat türlerinden birisi. Yunan ve Latin edebiyatında önemli örnekleri mevcut. Rönesans ile birlikte yaygınlaşarak oldukça büyük bir edebiyat kolu haline geliyor. Birçok büyük sanatçının birbirlerine ya da bilinen/bilinmeyen sevgililerine yazdığı mektuplar hala kitaplaştırılıyor, beğeniyle okunuyor. Ya da devlet adamlarının, siyasetçilerin, devrimcilerin, bilim insanlarının mektupları…

Balzac’ın kontes Hanska ile, Ingeborg Bachmann’ın şair Celan ile, Napoleon’un Josephine ile, Kafka’nın Milena ile, Aragon’un Elsa ile, Sartre’ın Simone de Beauvoir ile mektupları, Mozart’ın eşi Constanze’a, Beethoven’in bilinmeyen aşkına yazdıkları mektuplar duygu ve hasret yüklüdür. Ya da Nazım’ın eşi Piraye’ye yazdıkları…

Eski filmlerde, klasik öykü ve romanlarda sürekli mektuplaşmalarla karşı karşıya kalırız. Duyguları, düşünceleri uzun uzun, içten şekilde anlatırlar. Kağıdın başında geçirilen süreç aynı zamanda kişinin kendisiyle hesaplaşmasıdır. Düşünür, tasarlar, yeniden yaşar anlatacaklarını. Aynen o zamanlar hayatın da daha düşünülerek, hissederek yaşandığı gibi.

Oysa günümüzde iletişim biçimleri de, ilişkiler de, yaşamın kendisi de hızla üretilip tüketilir halde. Teknoloji mi yaşamı değiştirdi, yoksa yaşamın değişimi mi teknolojiyi bu noktaya itti? Yanıtı zor bir soru. Günümüzde mektubun muadili diyebileceğimiz e-postalar var. Ya da mikrolaştırılmış haliyle kısa mesajlar ve türevleri. Ama hiçbirisinde mektupların içtenliği, emek verilmişliği yok. Değil cümleler, kelimeler bile kısaltılarak, bir nevi şifrelenerek yazılıyor. Duygular, düşünceler hayal gücünü kullanarak ve emekle değil, hazırlanmış bir nevi şablonları aktararak ifade ediliyor. İlişkiler de buna uyuyor. Şablonlaştırılmış, kısa ve hızlı iletişim hasret duygusunu yok ediyor.

Sonuçta üretilen müzik, resim ve diğer sanat kollarında da bir tıkanma mevcut.

Konuyu dağıtmadan mektuplara dönelim iyisi mi…

Yukarıda da bahsettiğim gibi, aşk mektupları en çok bilinen örnekler. Dünyada bilinen ilk aşk mektubu 4500 yıl öncesine dayanıyor ve günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. 1900’lerin başında bulunan tablet 1958 yılında Samuel Noah Kramer tarafından deşifre edildi ve dünyaca ünlü Sümerologumuz Muazzez İlmiye Çığ ve Hatice Kızılay tarafından Türkçe’ye çevrildi.

EN ESKİ AŞK ŞİİRİ

Milattan önce 2300 ila 2500 yılları arasında Mezopotamya’da yaşamış olan Enlil adında Sümerli bir rahibenin Kral Su-Sin ile evliliği üzerine kralına yazdığı bir mektuptu bu.

Güveyi, kalbimin sevgilisi,

Senin güzelliğin fazladır, bal gibi tatlı

Beni büyüledin,

Senin önünde titreyerek durayım,

Güveyi, seni okşayayım,

Benim kıymetli okşayışım baldan hoştur,

Bağışla bana okşayışlarını,

Benim beyim ,

Benim beyim baygınlığım,

Enlil’in kalbini memnun eden Su-Sin’im,

Bağışla bana okşayışlarını.

İstanbul ve Ankara Arkeoloji Müzeleri’nde daha yüzlerce tablette aşktan ticarete birçok tablet-mektup var. Hatta kaynanasından şikayet eden bir gelinin mektubu da sergilenmekte.

Diğer bazı aşk mektuplarından örnekler ise şöyle:

  • Franz Kafka’dan eşi Milena’ya

(…)

Dün gece düşümde sizi gördüm. Ayrıntıları anımsayamıyorum, bildiğim tek şey birbirimizin içinde eriyip ağladığımız. Ben sizdim, sizse ben. Sonunda nasıl olduysa alev aldınız. Ateşin kumaşla söndürüleceği aklıma geldi,eski bir ceket alıp üzerinize vurmaya başladım. Ama bu kez görünümümüz de değişmeye başladı, değişti, değişti, sonunda artık görünmez oldunuz. Bu kez ben yanıyordum, ceketle alevleri döven de bendim. Ama dövmemin bir yararı olmadı ve bu tür şeylerin yangını söndüremeyeceğine ilişkin eski korkumu doğruladı.

Bu arada itfaiyeciler geldi ve nasıl olduysa sizi kurtardılar. Ama eskisinden farklıydınız, hayalet gibiydiniz, karanlığa tebeşirle çizilmiş çizgilerden oluşuyordunuz sanki, sonra kollarıma yığıldınız, ölmüştünüz ya da belki kurtarılmış olmanın verdiği sevinçten bayılmıştınız. Ama burada da şekil değiştirmenin belirsizliği devreye girdi,belki de birinin kollarına yığılan bendim.

(…)

  • A. Mozart’tan eşi Constanze’a

(…)

Ama neşelenmeliyim-yakala!-şaşırtıcı sayıda öpücük uçuyor havada. Şeytan! Havada kaynıyorlar!

Ha! Ha!… Üçünü yakaladım. Harikulade lezzetliler! Bu mektuba yanıt verebilirsin, ama mektubunu Linz Postanesi’ne göndermelisin. En güvenli yol bu. Regensburg’a gidip gitmeyeceğimi henüz tam olarak bilmediğimden, sana kesin bir şey söyleyemiyorum. Zarfın üzerine, gelinip alınıncaya dek mektubun bekletilmesini yaz.

Çok sevgili, sevgililerin sevgilisi minik karım. Sağlığına dikkat et; kasabada dolaşmayı aklından geçirme. Lütfen yaz ve yeni yerimizi nasıl bulduğunu anlat bana, Adieu.

Seni milyonlarca kez öpüyorum…

  • Beethoven’dan adı bilinmeyen sevgilisine

(…)

Hala yatakta olmama rağmen düşüncelerim sana gidiyor, ölümsüz sevgilim, şimdi ve sonra neşeli, sonra kederli kader bizi duyacak mı diye öğrenmek için – sadece tamamen seninle yaşayabilirim ya da hiç yaşayamam; evet, en sonunda gerçekten kollarına uçarak seninle evdeyim diyene kadar senden çok uzakta dolaşmaya kararlıyım.

Ruhlar ülkesinde sana sarılı ruhumu yollayabilirim. Evet maalesef böyle olmalı; sana olan sadakatımı bildiğin için daha çok içereceksin. Başka kimse kalbime sahip olamaz; asla asla.

Oh, tanrım, birini bu kadar seven insan neden sevdiğinden ayrı kalmalıdır ki. Ve şimdi benim yaşamım çok aşağılık bir hayat; aşkın beni hemen insanların en mutlusu ve en mutsuzu yapıyor; bu yaşta sakin ve düzenli bir hayata ihtiyacım var; ilişkimiz de böyle olabilir mi?

(…)

  • Victor Hugo’dan Juliette Drouet’ye

(…)

Bütün bu karanlık ve şiddet dolu günler boyunca harikuladeydiniz, Juliette’im.

Sevgi istedim getirdiniz, sağ olun!

Gizlendiğim yerlerde, sürekli tehlikede beklemekle geçen gecelerin sonunda, kapımda parmaklarınızda titreyen anahtarın sesini duyduğumda, kötülükler ve karanlıklar yok oluyordu; içeriye ışık giriyordu! Çatışmalara ara verildiğinde yanı başımda olduğunuz o korkunç, ama müthiş tatlı saatleri asla unutmamalıyız. O küçük karanlık odayı, tavandan, duvarlardan sarkan o eski eşyayı, yan yana duran iki koltuğu, masanın bir köşesinde yediğimiz yemeği, getirmiş olduğunuz soğuk tavuğu yaşamımız boyunca unutmayalım; tatlı konuşmalarımızı, okşamalarınızı, kaygılarınızı, adanmışlığınızı hep anımsayalım.

Beni sakin ve dingin gördüğünüze şaşırmıştınız. Bu sakinlik ve dinginlik nereden geliyor, biliyor musunuz?

Sizden…

11-Nisan-1941-günü-Çekirgedeki-Servinazın-bahçesinde-Selma-Taşkın-Leyla-Nâzım-Piraye.-Nâzım-banyo-izniyle-gelmiş.

  • Nazım Hikmet’ten Piraye’ye

Karıcığım,

Bu seferki ilk mektubuma senin için yazdığım bir şiir ile başlıyorum:

Saat dört yoksun, Saat beş yok

Altı,yedi ertesi gün ve belki kimbilir

Hapishane avlusunda bir bahçemiz vardı.

Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı.

Gelirdin,yan yana otururduk,

Kırmızı ve kocaman muşamba torban dizlerinde

Kuzum karıcığım, bu şiirleri iyi oku. Yazdıklarımın en ustaları değilse de en yalansızlarıdır. Seni nasıl yalansız, süssüz, sanatsız seviyorsam, bunlar da öyle

  • Stendhal’den Mathilde’e

(…)

Çok mutsuzum, gün geçtikçe sizi daha çok seviyorum, sizse artık bana eskiden gösterdiğiniz en basit dostluğu bile göstermiyorsunuz.

Aşkımın son derece çarpıcı bir kanıtı var; sizinle birlikteyken içine düştüğüm, kendime kızmama neden olan ama üstesinden gelemediğim sakarlık. Salonunuza gelene kadar cesaretim yerinde, ama sizi görür görmez titremeye başlıyorum.

Yarın gidiyorum, sizi unutmaya çalışacağım, eğer elimden gelirse, ama pek başaramıyorum. Bugün, en büyük işim ihtiyatı elden bırakmadan sizi görebilme yollarını aramak oldu. Sizi yanınızdayken değil de sizden uzaktayken daha çok seviyorum. Sizden uzaktayken bana karşı iyi olduğunuzu düşünüyorum, oysa yanınızdayken varlığınız bu tatlı hayalleri yok ediyor.

(…)

  • Orhan Veli’den Nahit Hanım’a

(…)

Ben senin hayranınım, esirinim. Her şeyinin hayranı, her şeyinin esiri. Yüzünün, saçlarının, vücudunun, kokunun, sıcaklığının, her şeyinin. Senin için neler duyduğumu anlayabilmeni hakikaten çok isterim. Ah buna bir inanabilsem. İnanamıyorum. İnanmama mani olan da senin kendi sözlerin. Diyordun ki Ben başkalarından ne mektuplar aldım. Ama ne çare ki onlar mektup, benimki hakikat. İş mektup yazmaya kalsa, yani mesele sadece bir edebiyat meselesi olsa ben de bir şeyler söyleyebilirim. Ama ne yapayım ki mesele benim için bir edebiyat meselesi değil. İşte bunun için değil mi zaten mektup yazmaya kalktığım zaman, elimden duyup düşündüklerimi çırılçıplak söylemekten başka hiçbir şey gelmiyor

(…)

  • Cemal Süreya’dan eşi Zuhal’e

Zuhal’im, hayat!

Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. Bir de şeyi bilmeni isterim: benden yanlış yere, yok yere kuşkulanıyorsun. Sana hiçbir zaman hayınlık etmedim ben. Edemem. Kaç yıldır evliyiz, yan yanayız. Hâlâ başım dönüyor senlen, esrikim senlen, seviyorum seni. Her geçen gün daha büyük bir aşkla. N’olur, akkavakkızı, anla beni. Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır. Bu satırları ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum. Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum. Biz iki ayrı ırmak gibi ayrı yerlerden kopup geldik, kavuştuk bir noktada, yanıbaşımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik; birlikte akıyoruz şimdi. Nicedir bu böyle. Hep de böyle olacak. Denize dökülene, ölene dek. Bizim için tek koşul mutluluk olabilir. Hiçbir şey bozamaz birliğimizi. “Üçüz, gözüz biz. ” Sen de öyle düşünmüyor musun? Ne tuhaf, son bir iki ayda seni, benden biraz uzaklaştın, araya mesafeler, tedirginlikler sokuyorsun diye düşünürken, o sırada sen de aynı şeyleri düşünüyormuşsun. Bunlar aşkın halleri, aşkın zaman zaman kişinin önüne çıkardığı ezinçler, üzünçler herhalde. Bunu böyle yorumlamak gerekir. Bir de seviyorum seni. Tek dalımsın. Memo’yla birlikte, ama ondan da öncesin. Bunu böylece bilesin. Bilinmelidir bu.

(…)

Bir tek günüm bile geçmedi yüreğimde sevgin olmadan, bir tek gecem bile geçmedi seni kollarımla sarıp sarmalamadığım, beni yaşamımın ruhundan uzaklaştıran zafer ve tutkuya lanet etmeksizin bir tek fincan çay bile yudumlamadım. Orduları komuta ederken, savaş meydanlarını aşarken; benim tapılası Josephineim, hep kalbimin tahtında oturuyor, düşüncelerimi alıp uzaklara götürüyorsun… Eğer gece yarıları çalışmak için kalkıyorsam bunu tatlı sevgilim belki birkaç gün önce gelir diye yapıyorum. Ama mektubunda bana Siz diye hitap ediyorsun. Sensin Siz! Ah, kötü kız! Nasıl yazabildin böyle bir mektubu? Ne kadar da soğuktu! Siz! Siz! Bu 15 gün nelere gebe? Ruhum üzgün, yüreğim köle, hayal gücüm beni korkutmakta. Beni fazla sevmiyorsun. Ve belki de bir gün gelecek beni hiç sevmeyeceksin. Bunu söyle bana, hiç değilse acıları hak etmiş olurum… Seni eskisi gibi sevmiyorum diyeceğin gün, yaşamımın son günü olacak. Hoşça kal!

  • Albert Einstein’dan eşi Mileva’ya

(…)

Sevgili Pisiciğim, az önce, Leonard’ın ultraviyole ışıktan katot ışınlarının elde edilmesine dair muhteşem bir makalesini okudum. Bu güzel yazının etkisiyle öyle bir mutlulukla doldum ki senin de bundan mutlaka payını alman lazım. Moralini bozma sevgilim ve kuruntulara kapılma. Seni bırakmayacağım ve her şeyi mutlu sona vardıracağım. Sadece birazcık sabır.

(…)

Aşk mektupları dışında politik mektuplar da var elbette. Nazım Hikmet’in hapisten Atatürk’e yazdığı mektup gibi:

Cumhur Reisi Atatürk’ün Yüksek Katına,

Türk Ordusunu ‘isyana teşvik’ ettiğim iddiasıyla 15 yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk Donanmasını ‘isyana’ teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum. Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Askeri isyana teşvik etmedim… Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki bunu bir an olsun düşünebileyim. Askeri isyana teşvik etmedim. Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilebilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim. Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu ‘inkılap askerini isyana teşvik’ damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır. Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin. Kemalizm’den ve senden adalet istiyorum. Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum.

Aynı tarihlerde Nazım’ın annesi de Gazi’ye yazar:

(…)

Gazimiz… Size iki kez geldik. Teyzezademin ve Fuat Paşa’nın çok selamı var. Sizin çok merhametli olduğunuzu söylüyorlar. Affı hususinizi istiyoruz. Yarattığınız Türk lisanının kıymetli bir hizmetkârı olan Nâzım’ı bağışlayın! Hapislerde her gün ah alarak üzülmesine mani olun. Bu husustaki delaletinizi bizden esirgememenizi rica ederiz.

Enver Paşa Kızı Celile

18 Ağustos 1938 tarihli bu mektupları Atatürk’ün görüp görmediği bilinmiyor. Zira o dönemde ciddi sağlık sorunlarının olduğu biliniyor. Mektuplar

  • Albert Einstein’dan Atatürk’e

Ekselansları,

OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler. Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler. Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etmek cüretini buluyorum

Ekselanslarının sadık hizmetkarı olmaktan şeref duyan

Prof. Albert Einstein

  • Che Guevara’dan Castro’ya

Fidel,

Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazı çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkan vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi.

Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu, benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı, halkımın devrimci ruhunu, görevlerin en kutsalı olan nerede olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.

Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım, örneğin için sana teşekkür ettiğimi, Devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi, sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı, çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı, aksine sevindiğimi, onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.

Her zaman zafere kadar!

Ya Devrim ya ölüm!

Ernesto Che Guevara

Aşk ve siyasi mektuplar dışında farklı konularda mektuplar da var elbette. Mesela;

  • Fyodor Dostoyevski’den babasına

10 Mayıs, 1838

Benim aziz ve iyi Babam,

Oğlunun senden harçlık istemesi için sana başvurmasını bir fazlalık olarak kabul edebiliyor musun? Tanrı tanığım olsun ki, bu ne kişisel ihtiyaçlarım, ne de imkânsızlıkların sonucu. Herhangi bir şekilde seni nasıl soyabilirim? Onları sıkacağını bildiğim halde, kendi et ve kanıma bana bir iyilik etmelerini rica etmenin ne kadar buruk bir tadı var. Kendi kafam ve ellerim var. Özgür ve bağımsızım. Aslında senden bir kopek bile, istememem gerekir. Kendimi acı fakirliğime gömmem gerek. Ölüm yatağımdan bana destek olmanı istemekten utanmam gerek aslında. Olaylara bakacak olursan seni ancak gelecekle teselli edebilirim. Gelecek ki artık uzaklarda değil ve zaman seni gerçekleriyle ikna edecek.

Şu anda kelimenin tam mânâsı ile beni anlaman için sana yalvarıyorum sevgili babacığım. Hizmet etmekteyim, istesem de istemesem de en yakın çevremin zorunluluklarına uymam gerekiyor. Neden bir istisna olayım? Böylesine istisnai davranışlar genellikle en büyük hoşnutsuzluklardan doğmaktadır. Bunu şimdiden anlamış olman lâzım sevgili babacığım. Bunun için de insanlara gerektiği kadar karışmış durumdasın. Ve bundan dolayı lütfen söyleyeceğim şeylere önem ver: Askerî Akademinin her öğrencisinin, kamp hayatı en azından kırk Ruble’ye ihtiyaç gösteriyor. (Bunu babam olduğunuz için yazıyorum. ) Bu kırk Ruble’ye çay, şeker ve saire gibi ihtiyaçlar dahil değil. Rahatım için değil, ama en zaruri ihtiyaçlarım için bunlara sahip olmam gerekiyor. Yağmurda ve rutubette bezden bir çadırda yatmak gerektiği zaman, hele insan, böyle bir havada eğitimden üşümüş ve yorgun dönerse, bir bardak çaya ihtiyacı olacak kadar hasta olabilir ki, bu son yıllarda sık sık tecrübe ile başımdan geçmiştir. Senin sıkıntılarını da gözönünde tuttuğumdan ötürü, çay ve diğer şeylerden vazgeçip, senden sadece en zaruri ihtiyacım olan 16 Ruble’yi istiyorum. «İki çift adi postal için. » Tekrar ediyorum, kitaplar yazı malzemeleri, kâğıtlarım, çorap ve ayakkabılarım gibi eşyalarımı bir yerde muhafaza etmem gerekiyor. Bunun için bir sandığa ihtiyacını var. Zira kampta çadırdan başka hiç bir barınak yok. Yataklarımız kılıfsız üzerine çarşaf örtülmüş samandır. Şimdi sana soruyorum, sandığım olmazsa, nerede saklayabilirim eşyalarımı? Şunu bilmen gerekir ki, benim bir sandığımın olup olmaması Hazineyi ırgalamıyor. İmtihanlar yakında biteceği için artık kitaba ihtiyacım olmayacak. Bundan böyle giyimimle ilgilenecekleri için ayakkabı vesaire istemek zorunda kalmayacağım. Oysa boş vakitlerimi kitapsız nasıl geçirebilirim? Bize verilen postallar öylesine kötü ki, üç çifti, şehirde bile giyilecek olsa, altı aydan fazla dayanmıyor. (Burada gerekli ihtiyaçların bir listesi var. )

Son para havalenden 15 Ruble ayırdım. İşte görüyorsun sevgili Babacığım, en azından 25 Rubleye daha ihtiyacım var. Haziran başında kamp bitiyor. Eğer oğlunun bu acı ihtiyaçlarına destek olmak istiyorsan, Haziran’ın başında ona bu parayı gönder. Bu dileğimde ısrar etmeye cesaret edemiyorum: Fazla bir şey istediğim yok ama şükranım sınırsız olacaktır.

Fyodor

Bazı mektuplar ise şehir efsanesi şeklinde kulaktan kulağa yayılıyorlar. En meşhur olanı da muhtemelen Mimar Sinan’ın yazdığı iddia edilen mektup. Rivayete göre Şehzadebaşı Camii 1990’larda restore edilirken şişe içinde bir mektup bulunuyor. Mektupta şunlar yazılı:

Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşaa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum.”

Ancak bu mektubu bugüne kadar ne bir gören var ne de gösteren. Sadece “şundan duydum, bundan duydum” şeklinde rivayetler mevcut. Bunun latif bir anektot olması ihtimali daha yüksek.

Koleksiyonerlerdeki mektuplar zaman zaman açık arttırmalar ile el değiştiriyorlar ve oldukça yüklü meblağlar ödenebiliyor. Marilyn Monroe’un akıl hocası, yönetmen Lee Strasberg’e yazdığı mektup, Eisenhover’ın 1942-1945 yılları arasında yazdığı mektuplar, John Lennon’a ait bir mektup 2013 yılında binlerce dolara el değiştirdi.

Tarihe malolmuş mektuplar sıklıkla kitaplaştırılarak geleceğe aktarılıyorlar. Nazım’ın Bilnmeyen Mektupları, Kemal Tahir’e Hapishaneden Mektuplar, Bursa Cezaevi’nden Va-Nu’lara Mektuplar, Piraye’ye Mektuplar, Virginia Wolf’un mektupları, Behçet Necatigil’in eşine mektupları, Cemal Süreya’nın eşi Zuhal’e mektupları gibi birçok mektup kitapçılarda yerini almış durumda.

Bir de dünya tarihinin en ciddi “CV’sinin” cevapsız kalması hikayesi var.

Leonardo da Vinci, 1502′de dünyanın en büyük ve en güzel köprüsünü inşa etmek için Sultan 2. Beyazıt’a bir mektup gönderir, ama cevap alamaz.

Ben kulunuz değirmen konusunu düşündüm ve Allah’ın inayeti ile suya gerek kalmadan, sadece rüzgârdan güç alan bir değirmen yapmanın yolunu buldum. Şükürler olsun ki, gemilerden ip yada halat kullanmadan, sadece kendi kendine devir yapan bir hidrolik makine kullanarak, su çıkarmanın yolunu bulmayı Allah bana nasip etti.

Ben kulunuz, İstanbul’dan Galata’ ya uzanan bir köprü yapmak isteğinizi, yapabilecek biri bulunamadığı için köprüyü yapamadığınız duydum. Ben kulunuz nasıl yapılacağını biliyorum. Köprüyü bir bina kadar yüksek yapacağım. Çok yüksek olduğu için, üzerinden kimse geçmeye razı olmayacak. Öyle bir köprü yapacağım ki, yelkenleri fora olsa bile, bir gemi altından geçebilecek. İsteyenleri Anadolu kıyısına geçirecek bir asma köprü yapacağım. Allah sizi bu sözlere inandırsın. Bu kulunuzun, her zaman hizmetinizde olduğunu bilin…”

Evet, çoğumuz el yazısı yazma yeteneğimizi kaybettik maalesef. Ama siz siz olun, e-posta yazarken de düşünerek, zaman ve emek harcayarak yazın. Zira muhatabınız bunu hak ediyor.

What's your reaction?

tr_TRTurkish