Evde sabahlıyoruz arkadaşlarla. Üniversitenin ikinci senesi, birçok grubu beraber dinlemekten hoşlandığımız, müzik zevkleri birbirine yakın kafalardayız. Ertesi gün Metallica konseri var, yer İnönü Stadı. Erkenden karşıya geçeceğiz, biraz tribüncülük de var tabii bünyede, sabahlamak adettendir o yıllarda. Her şey tamam fakat bizim için iki katı heyecanlı bir durum hasıl. Alt grup olarak The Cult çıkacak. Ben kendi adıma ‘Ceremony’ albümüne hastayım, ‘Sonic Temple’ı seven arkadaşımla bunu masaya yatırıyoruz. İkna etmek çabasında değiliz birbirimizi aslında, muhabbet bitene kadar yol bitiyor, stadın önündeyiz. Geldik gelmesine de biraz erken olduğu bariz, neyse beklemeyi de biliriz lakin tribüncülük dediğim şey bir yandan da sabır işidir o yıllarda.

İlk stadyum konserleri ve Metallica geliyor İstanbul’a, ne kadar önemli olduğu o yılların içinde yoğrulanların çok iyi bildiği bir haldir ancak.

Çok fazla ayrıntıya girmeden geçecek olursam The Cult ortalığı dağıtıyor ve birçok destekçisi olduğunu görüp daha da bir giriyoruz atmosferin içine. Ardından tabii ki Metallica, bence tarihinin iyi performanslarından birini sergileyerek koca geceyi bir paket halinde hatıralarımıza nakletmeyi başarıyor.

Neyse bunlar güzel hatıralar fakat bıraktıkları izlerden yürümeye devam edilen cinsten olanlarından. O günü yaşayanlar için birçok anı hala sıcak olsa gerek.

The Cult her zaman takip ettiğim ve yerinin bende farklı olduğu gruplardan biri olmaya devam ediyor. Glam Rock tadında giriş yaptıkları ilk albümleri ‘Dreamtime’ ile dikkat çektikten sonra işi ‘Sonic Temple’ ve ‘Ceremony’e kadar taşıyıp onlarca hit parça çıkarmayı başarıyorlar. Örneğin ‘Sacred Life’ dinlediğinizde ‘Sweet Salvation’, Wild Hearted Son’, ‘Sweet Soul Sister’, ‘If’ gibi parçalara denk geldiğinizde sizi de içine alacak bir şeyler bulabileceğiniz duygular bütünün mimarları bu adamlar. Ha! Bir de kesinlikle ‘Indian’ı atlamayın.

1994 tarihli ‘The Cult’ albümünden sonra uzun aralıklar vermeye başladılar. ‘Beyond Good and Evil’ 2001, ‘Born into This’ 2007’de yayımlandı. 2012 yılına kadar yine bir boşluk ve Choice of Weapon’ sırasını devraldı. Birçok köşe başı grubun olduğu bir üst klasman liginde görülmemeleri ya da oraya çıkamamaları hep dikkatimi çekip biraz da hayıflanmama neden olmuştur. Her şeyin yanında bunun için başka kriterlerin, başka unsurların parlatıldığı bildiğimiz de bir olgudur. Oysa o kadar sağlam şarkı ve albüm daha farklı yerlerde olmalarını sağlamalıydı.

Yeni albüm yayımlanıyor, 2016’ya not düşüyoruz bunu: ‘Hidden City’.

Ian Astbury ve -kadim dostu diyebileceğimiz- Billy Duffy bu son çalışmaları ile de The Cult mührünü yerinde kullanmışa benziyorlar. Ayrıca davulda Exodus, Testament, Rob Zombie gibi isimlerle de mesaisi bulunan ve son üç albümde de The Cult davullarına ter akıtan John Tempesta’nın varlığı da başka bir dinamik olmaya devam ediyor.

Astbury’nin bilindik vurguları daha ilk parça ‘Dark Energy’ ile karşılıyor bizi, açılış enerjisini bu tarafa iletiyor, albümden parlayacak şarkılardan. ‘In Blood’, ‘Birds of Paradise’ ardından albümün çıkış parçası ‘Hinterland’ gayet güzel tınlıyor ve akıyorlar. ‘G O A T’, ‘Heathens’ ve ‘Avalanche of Light’ rock n’roll şeridinden gazlıyor. ‘Lilies’, No One Lost’ ve ‘Dance The Night’ The Cult’ın karakteristiğinin birer yansıması. ‘Deep Ordered Chaos’ anlattığı çok şey olan parçalardan ve albümdeki yeri biraz farklı bir ağırlığa sahip. Kapanışı yapan ‘Sound and Fury’ barındırdığı hüznün yoğunluğuyla film bittikten sonra yazılar akarken koltuktan kalkamayan bir izleyici durumunda bırakıyor ki bu sebeple kapanışın da etkili olmasını sağlıyor.

Yayımladıkları onuncu albüm ile klasik rock tavrını, içinde her türlü unsuruyla bulabileceğiniz işlerinden birine daha imza atıyorlar. ‘Hidden City’nin otuz seneyi aşkındır sürdürdükleri kariyerlerinde The Cult ile özdeşleşmiş çoğu lezzeti bulunduran oldukça tatmin edici bir çalışma olduğu aşikar. Tahminen yine uzunca bir ara verecekleri düşünülürse bir süre yeni albümü döndüreceğe benziyoruz.