Yaşadığımız şehir ve o şehri bizim için yaşanılır kılan birçok özellik var. Büyük ölçüde bakış açımızın yönlendirdiği ve çevremizde oluşturduğumuz bir yaşam alanından söz edebiliriz. Algılarımız ve büyük ölçüde onların üzerinde adımlar attığımızı fark ettiğimiz bir süreç, hani adına ömür dediğimiz.

Şehirleri şehir yapan sokaklar hatta binalar vardır. Bazı semtlerin bizim için farklı olan enerjileri ve oraları özel kılan yapıların varlığına hayranlık duyarız. İlla simgesel yapılardan bahsetmiyorum, Boğazkesen civarında alelade cumbalı bir bina ya da peri bacalarına oyulmuş bir ibadethane. Ruhunu yakalayabildiğimiz ve bunu hayatlarımızın farklı birer öznesi haline getirdiğimiz zamanlar yaşarız.

Her binanın veya mekânın bir iç müziği, enerjisi, bir de yaşadığını, nefes alıp verdiğini hissettiren bir dokusu vardır. Dokunmak gelir içimizden bazen taş duvarlara veya çıplak ayakla dolaşmak isteriz Ayasofya’nın zemininde.

Mesela Galata, aslında bir dönem Avrupa para piyasalarının aynı zamanda da ticaretin merkezi olan İstanbul’un nadide semti. Günümüzün Bankalar Caddesi bunun en büyük kanıtı. Civardaki havayı teneffüs ettiğimizde Perşembe Pazarı aslında neredeyse antik dönemlerden beri orada kurulmuş olan ticaret hayatının zamanımıza yansımasıdır.

Günümüzde Bankalar Caddesi’ne yolumuz düştüğünde başka bir değerle daha karşılaşma imkânı buluyoruz. Eski Osmanlı Bankası Genel Müdürlük binasında faaliyet gösteren SALT Galata kentin sanat damarları için önemli öznelerden biri. Algılarımızı harekete geçirecek işlere imza atan kentin dokunulası mekânlarından.

2013 yılına dönmemizi gerektiren bir müzik oluşumuyla karşılaşıyoruz ve tam da o anda konunun baş aktörü oluyorlar. Sumru Ağıryürüyen, Orçun Baştürk ve Şevket Akıncı karşımızdalar ve oldukça kuralsız doğaçlama projeleri Konjo.

 

Sohbetin doğaçlama usulde yürümesi şubat ayına denk gelen güneşli bir günün olumlu etkisi kadar iç açıcı.

Hikâyeleri Kadıköy’de bir performans esnasında tanışmalarıyla başlıyor. Hiçbir plan ve program yapılmaksızın bu zamana kadarki duygularını ve tecrübelerini ortaya koyacak bu projeye derhal başlama kararı alıyorlar.

“Bir araya gelme sebebimiz doğaçlama üzerinden yürüyebilmekti ve sadece bir saat kadar stüdyoya girdik ki bu sadece birlikte çaldığımızda nasıl tınladığımızı görmek içindi. Hepimizin farklı doğaçlama türlerinde deneyimleri vardı ve kendimizi daha da özgür bir noktada görmek istiyorduk,” diyor Sumru Ağıryürüyen.

Orçun Baştürk, oluşumdan bahsediyor.

“Çünkü özgür doğaçlamanın da kendi içinde sınırları var. Aynı yapıda kalmamak, melodi, armoni ve ritmin tamamen reddedildiği bir anlayış. Yani belli ölçülerde kuralları mevzu bahis. Bunlara da bağlı kalmamalıydık. Elbette beslendiğimiz müzik türlerinden bahsetmek mümkün. Aslında kökenleri olan müzikleri seviyoruz, Orta Asya müziği, krautrock, blues ve özellikle Balkan müziği.”

Sumru Ağıryürüyen, “Birbirini dinlemeye ve doğaçlamaya dayalı kendimizi alabildiğine hür hissettiğimiz bir yapı kurduğumuz için provalar yapmaya gerek duymadık,” diyor ve ekliyor “İlk performanstan sonra da konuklu ve konuksuz olarak konserlerimize devam ettik.”

Şevket Akıncı doğaçlama konusunu detaylandırıyor “Öyle ki, aslında serbest ya da özgür doğaçlamayı geçtik diyebilirim. Evet, serbest doğaçlamanın da kuralları var, bu arada “serbest” Farsçada “başıbağlı” anlamına geliyor. Yani bazı kurallardan bahsetmek mantıksız değil. Oysa daha özgür belki de post-modern denebilecek yaklaşımlar da mevcut. Serbestin tınısal form özelliklerini de dahil ederek daha özgür bir alana kavuştuğumuzu düşünüyorum. Bir bakıma biz de çaldıktan sonra tanımladık yaptığımız müziği. Öncesinde oturup tasarladığımız bir şey olmadı.”

Performans sırasında dinleyici ile ilişkilerinin nasıl kurulduğunu merak ediyoruz. Sumru Ağıryürüyen, “Sahnede iyi bir performans olduğunda, yani siz canınızı ortaya koyduğunuzda bunun dinleyiciye de geçiyor,” diye ifade ediyor bu ilişkiyi.

“Daha önce bu tür müzik dinlememiş dinleyicilerden çok etkilendiklerini ifade eden dönüşler aldık. En azından kendimiz için bunu sağladığımızda karşıya da aktarıldığını düşünüyorum.” diyor ve sonrasında sohbete kaptırıyoruz kendimizi.

Projenin de bir parçası olan mekân için müzik yapmak nasıl şekilleniyor?

S.A. Konjo esasen mekân için müzik yapan bir topluluk değil. Doğaçlama yaptığınız zaman birbirinize o anı, bulunduğunuz mekânı ve içinizden gelenleri çalar ve bunu oradaki enerjiyi hissederek yaparsınız. O an var olan hissedebileceğiniz, algılayabileceğiniz her şeyin direkt etkisi olur. Bu enerji her müziği etkiler fakat doğaçlamayı daha fazla etkiliyor. Konjo’nun var olmasında böyle bir durum var.

O.B. Aslında olayı konser salonundan çıkartmak meselesi. Çünkü orada kısıtlı ve belirgin bir deneyim yaşanıyor. Oraya gittiğinizde duyacağınız ses belli. Bunu aslında bir sergi salonunu farklı düzenlemek, hiç olmayacak bir yerde gerçekleştirmek gibi de düşünebiliriz. Eskiden Dadacıların tuvaletlerde sergi açması gibi. Müzik yapmanın ve mekânın bağlamını değiştirmek gibi bir düşüncemiz vardı. Bir de SALT Galata gibi hoş bir bina bulunca her tarafını kullanarak konseri gerçekleştiriyoruz. 

S.A. Esasen binanın mimarisinin de katkısı çok oldu. Bu olanaklarla yapının tüm katlarını kullanabildik. Her katta başka bir müzisyen var oldu, izleyenin etrafında dolaştık. Aslında bunlar ilk defa yapılmış şeyler değil fakat bizim için burada ilk deneyim oldu. İlk konseri Alper Maral ile yaptık. Sonrasında izleyiciden çok güzel bir tepki ve yoğun ilgi aldık ardından SALT yönetimi tekrarlama isteğimizi olumlu karşıladı ve bir konser daha verdik. Bu konserleri de küçük bir kayıt cihazıyla kaydettik. Sonra bu kaydı bir albüme dönüştürmeyi düşündük. Serdar Ateşer ile Roxy’de yaptığımız kaydı da ekleyerek ikili bir albüm çıkarttık. Albüm lansmanının ilk ayağını da Alper Maral ile yine burada yapmaya karar verdik. Serdar Ateşer ile de 22 Mart’ta Salon İKSV’de yapacağız. Alper ve Serdar, sıra dışı iki müthiş müzisyen dostumuz.

O.B. Dinleyicinin bir simetri içerisinde dinlememesi de çok etkili oluyor. Kimisi merdivenlerde dinliyor, kimi üst kata çıkıyor sonra alt kata inip oradan deneyimliyor. Sesin kaynağı tek olmasına rağmen yer değiştirerek çok farklı deneyimler yaşayabiliyor insanlar. Bizim karşımızda da çok resmi, konser salonundaki gibi bir izleyici olmaması hoşumuza gidiyor. Herkes istediği gibi kuralsız dolaşabiliyor.

Ş.A. Mekânın kompozisyonun bir parçası olması fikri aslında yeni bir fikir değil. Mekânın içindeki insanların etkin olması, enerjisi, yerleşimi, duruş şekli bunlar da etkiliyor bizi. SALT Galata’daki ve Roxy’deki performanslar çok farklıydı. Oradakini burada, buradakini orada çalamazdık. SALT Galata’da seslerin daha fazla yayıldığı bir ortam var. Bu da kayda yansımıştır. Alper Maral ve Serdar Ateşer gibi iki iyi müzisyenle çaldığımız için de şanslıydık.

Performans sırasında müzisyenler arasındaki etkileşimi de sormadan edemiyoruz.

O.B. Standart bir parça çalmadığımız için iyi ya da kötü çalmak gibi bir durum yok, o ana dair bir şey yapıyorsunuz sonra da bitiyor.  Daha çok sesler arasındaki ilişkilerle ilgileniyoruz. Antenler açık oluyor, kompozisyonu o an yarattığımız için dikkatli de olmak gerekiyor.

S.A. Hepimizin müzik ve kompozisyonla ilgili fikirleri var. Parçanın sonlanacağı nokta kendini hissettiriyor. Ayrıca biri biter gibi hissederken diğeri öyle hissetmeyebilir bunda da bir sorun yok. Orçun’un bir lafıydı “doğaçlama sorumluluk demektir”. Ortaya koyduğunuz sesin, arkadaşınızdan gelen sesin, dinleyiciyle olan ilişkinizin sorumluluğunu yaşıyorsunuz. Bir kişi beklenmedik bir şey yaptığında bakalım arkasından gidebiliyor muyuz, ona ne ekleyebiliyoruz gibi. Düşerken tutabilecekler mi hissi. Bir bakıma güvenle de ilgili.

Ş.A. Dolayısıyla doğaçlama kabul etmektir de.

O.B. O an oluşan bir dil var ve sohbeti ona göre sürdürüyorsunuz, yaptığımız bu. Sohbet eder gibi; dikkatli, karşındakini destekler şekilde  dinleyerek.

Eminim bu sürecin ruh halinizdeki etkileri bambaşka oluyordur.

Ş.A. Âdeta içimdeki eve giriyorum. Çünkü bütün tecrübelerime temas etme olanağı veriyor. Ortaya çıkan güven hissini yaşamak da ayrı bir duygu.

Müziğinizi yurt dışına taşımayı düşünüyor musunuz?

S.A. Berlin’de eski bir elektrik fabrikasında çaldık. İçinde bulunduğumuz süreçte tüm iletişimleri kendimiz kurmaya çalışıyoruz. Farklı müzisyenlerle ve değişik coğrafyalarda da bu deneyimi yaşayıp paylaşmak istiyoruz. Çıkardığımız albümün bu konuda da faydası olacaktır.

Ayrıca yapılandırılmış doğaçlama tarzında bir Küçük Prens projemiz olmuştu. Küçük Prens’in kendi yaptığım çevirisi üzerinden dört bölümünü ele alıp ressam arkadaşımız Erkin’in o süre boyunca dört ayrı tuvale yaptığı tablolarını da içeren bir buçuk saatlik bir performanstı. Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleşen bu proje epey ilgi gördü. Bunu da bir yerlere taşımak istiyoruz ve girişimlerimiz sürüyor.

Söyleşinin sonunda etkinlikte bir kez daha buluşacağımız için heyecanlıyım. Performansı izleyecek kişilerden biri olmanın hissiyatıyla bir süre çıkamıyorum SALT Galata binasından.

Bir an dışarıdan mekâna sızan güneş ışınları gözümü kamaştırıyor ve az önce konuştuğumuz performansın seslerini takip edebilmek dürtüsüyle üst katlara doğru yöneliyorum. Merdivenlerden yukarı çıkıp koridorlarda zaman geçirmeye başlıyorum. Yapıda yankılanan bazı seslerin izinde dedektif rolüne soyunmuş biri gibiyim âdeta.

Aşağıya doğru bakıyorum, ışık huzmelerinin katmanlar atıp ortaya çıkardığı görüntü beni tekrar merdivenlere yönlendiriyor. Bu kez kütüphane bölümünde alıyorum soluğu ve zihnimde ilk beliren fikir bir an önce tekrar gelip burada daha uzun zaman geçirmek oluyor.

Binadan çıkıp karşı kaldırıma geçiyorum, Kamondo merdivenlerini adımlayıp, Galata Kulesi meydanında biraz soluklanmak düşüncesiyle.

Aklımda mekânlar, yapıların geçmişi, seslerle kurdukları etkileşimler ve daha birçok şey. Bir yandan da gelecek Konjo performansını hayal ediyorum. Sumru Ağıryürüyen’in dediği söz geliyor aklıma “Sanırım performans anını bir tür ayin ve ruh bütünlüğüne dönüştürebiliyoruz”, sonrasında Orçun Baştürk’ün “Doğaçlama sorumluluk ister” aforizması. Ardından Şevket Akıncı’nın bu deneyimin ruh hallerine etkisiyle ilgili söylediği cümle beliriyor zihnimde “Âdeta içimdeki eve giriyorum”.

Tünel meydanına doğru çıkarken o gün orada olmak için bir dolu heyecanla doldurduğumu fark ediyorum ceplerimi.

Güneşi sırtıma alarak yürümeye devam ediyorum, biraz da doğaçlama, olabildiğince.

Doğaçlama performans projesi Konjo, besteci ve müzikolog Alper Maral ile SALT Galata’daki üçüncü performansını, Uzun Perşembe kapsamında 23 Şubat’ta saat 20.00’de gerçekleştirecek. Müzik Hayvanı etiketiyle yayımlanan Konjo feat. Alper Maral // Konjo feat. Serdar Ateşer ikili albümünün lansmanı niteliğindeki performans, SALT Galata yapısında “o an”a odaklı akustik bir doğaçlama şeklinde gerçekleştirilecek.

SALT 23 Şubat’ta saat 22.00’ye kadar açık.