Boğaç Gökmen

Son dönem İngiliz indie folk sahnesinin parlayan isimlerinden Rosie Carney, Radiohead’in The Bends albümünün tamamını yorumladığı yeni albümüyle huzurlarınızda.

Esasen albüm projesinin temelleri Carney’nin İrlanda’da karantinadayken Radiohead klasiği “Fake Plastic Trees”i yorumlamasıyla başlıyor. Carney, bir süre sonra konuyu bir adım daha ileri götürmeyi düşünüyor ve “The Bends” albümünü tamamen yorumlamaya karar veriyor.

Bir yanıyla da zor bir işe kalkışıyor Carney. Bir neslin müzikal beğenisini belirleyip ilham kaynağı olan bir albümü baştan sona yorumlamak gibi bir proje heyecan verici olabileceği kadar cesaret gerektiren bir süreci de beraberinde getiriyor. İnsanların ezbere bildiği, geçen onca yıl çerçevesinde birçok anı biriktirdiği şarkılara kendi soluğunu katmak işi ayrı bir meziyet gerektiriyor.

Ekim ayında albümün duyurusunu yapan ve aynı zamanda da albümden “Bones” şarkısının yorumunu paylaşan Carney, doğal olarak dikkatleri de üzerine çekiyordu.

“Black Star” ve “Just” kayıtlarıyla merak düzeyini bir seviye daha yukarı taşıyan Carney’nin, dinleyiciyi derinlerine çekecek bir bütünle karşımıza çıkacağı iyice kendini belli ediyordu.

Lâkin kulaklarımıza ulaşan albüm, Carney’nin inşa ettiği dingin akustik evren içerisinde hem albümün orijinalinin ruhani dokusunu yansıtması hem de kendisinin özgün, incelikli ve tutkulu dokunuşlarını bir araya getirmesi bakımından nefis bir dinleme seansı sunuyor.

İlk albümü “Bare”yi 2019’un başlarında yayımlayan 1997 doğumlu Carney, karantina sürecinde biriktirdiği enerjiyi ekiyor, biçiyor, ortaya çıkan hamura hayat veriyor ve tam anlamıyla bir sanat eserine çeviriyor.

1995’de hayatımıza dalış yapan ve bu yıl 25. yılını dolduran “The Bends” için leziz bir övgü projesi olan albüme dinleyiciyi, o an neyle uğraşıyorsa bırakıp sesi açmaya davet ediyor.

Peki, Rosie ne mi yapıyor?

Şarkıların ve albümün önemiyle ilgilenmektense kendi iç dünyasına yansıyan The Bends patikasından yürüyor ve bu yolculuk da onu kendine has fırça darbeleri ve renk seçimleriyle en samimisinden bir yorum gücü yakalamasına kadar götürüyor.

Şarkılarla başa çıkmaya çalışmıyor, âdeta uçsuz bucaksız bir kırda onlarla kol kola yürüyüşe çıkıyor, bazen loş odasında uykuya dalmadan önce mırıldanıyor, çay suyunun ısınmasını beklerken ve pencereden bulutların akıp geçişini izlerken fısıldıyor onları. Sadece yüreğinde, parmak uçlarında, göz kapaklarında, cebinde ve bakışlarında gizlediği yerlerden çıkarıyor.

Peki, biz ne yapıyoruz?

“Just”ın tedirgin edici, hipnoz etkili bir atmosfere, “Black Star”ın kadim bir halk ezgisine, “Planet Telex”in açılış jeneriği misali akıp içeriye buyur edişine, “The Bends”in şefkatli dokunuşlara, “Fake Plastic Trees”in cama vuran yağmur damlalarının ansızın akışına, “High And Dry”ın sıcacık, özlenen bir kucaklaşmaya, “Nice Dream”in ‘şu an tam da olmak istediğim yerdeyim’ hissiyatına ve “Street Spirit (Fade Out)”un gecenin köründe arka sokaklarda karşılaşılan bir bilgeye dönüşmesine tanık oluyoruz.

Hani sazını eline alıp mırıldanmakla ilgili bir sihir vardır çoğu zaman, Carney tam da bu noktada bir hatırlatma yapıyor. Gücünü sadelikten alarak, akan sesi olduğu gibi kabul ederek ve onca yılın anılarını, bir dönemi içinde taşıyan 25 yıl öncesinden kalma bir koca koliyi yeniden masaya taşıyarak, dinleyen herkesi de o masa etrafına toplayarak.

Herkese iyi hatıralar.