_

Bir varmış, bin yokmuş…

Onsuz zaman içinde, kalbi yangın içinde…

Yeminler boş, deliler aşık iken…

Tenha günler tıngır mıngır geçer iken…

 

Gözleri kutup yıldızı, saçları buğday tanesi, yoluna canlar verilesi bir güzel varmış… ve bu güzele sevdalı, kalbi ağır yaralı bir de genç…

Mutlu sonlara küsmüş, beyhude hayaller mezarlığının tam ortasında…

İyi niyetli ya da delice sevdalı olmanın yetmediği yegâne masalımız “umut” ile başlamış, “unut” ile bitmiş dostlar…

_

“Bazı ışıltılı yalanlar sadece karanlıkta görünür ve sahici bir aydınlık için bir süre karanlığa gömülüp bu yalanları elemek güzeldir.”

Beş saniye…

Sana söylemek isteyip de boğazıma düğümlenenleri yutkunurken, ya da şu iki cümleyi aciz parmaklarımda kalan son enerji ile klavyenin tuşlarına akıtırken geçip gidecek kadar kısa, zavallı bir yaşanmışlık parçası.

Ve beş saniye…

Yaşanan iyi, kötü her anın ya da yaşanamamış bütün güzelliklerin izlerini sığdırabildiğim kocaman bir ömür kadar uzun.

Gittiğinden beri, bin bir zorlukla daldığım uykularımdan her uyanışım; bir zulme dönüşen ömürlük pişmanlıklarımın ve parmak uçlarıma kadar hissettiğim karıncalanmaların beş saniyelik fragmanları gibi.

_

İlk kez yekvücut olmanın çocuksu heyecanı, bir ömür birbirlerine ait oldukları inancının tarifsiz ikna ediciliği, göğüs kafeslerini delercesine atan kalplerinin titretici tesiri ve teri birbirine karışmış vücutlarının masalsılığı ile dilleri suskun, gözleri çığırtkan, elleri kenetlenmiş uzanıyorlardır.

 

-“Bu benim sana bir ömür bağlılık yeminim” diye fısıldar genç kadın, genç adamın kulaklarından ruhunun derinliklerine doğru akıtarak sözcükleri.

Ve verilen hiçbir söze inanmadığı kadar büyük bir inançla tutunur, yalan olduğunu henüz bilmediği bu yalana, genç adam…

Nasıl inanmasın?

Kenetlendiği gözlerin derinlerden gelen gülümsemesi mi, göğsünde atan kalbin kendi kalp atışlarını kovalayan ritmi mi, yoksa ömrübillah bir türlü tamamlayamadığını düşündüğü puzzle’ın eksik parçasını sonunda bulmuş olduğuna dair olan hissiyatı mı yalan olabilir?

Ne münasebet!

Suyun kaynama kuvveti var ise, aşkın kanı kaynatma kuvveti neden olmasın? Bilim konuşuyor, dilim değil.

Hayatı boyunca inandığı ne varsa yerle yeksan olmasın da ne olsun?

Hiç görmeden varlığına körü körüne inanılan tanrılar hemen her coğrafyada böylesine kabul görüyorken; bakışları ile ruhunu, dokunuşu ile bedenini besleyen bu kadına inanmamak hangi akla sığabilir?

-“Seni hiç bırakmayacağım. Sana söz! Beraber yaşlanacağız sevdiğim.” diye cevap verir. Belki de tutamadığı ilk ve tek sözü de bu olur.

Göz yanılması değil, gönül yanılması bu. Yeni doğmuş bir bebeği okşar gibi kurduğun hayallerinin yerinde yeller esiyor. Yalancı şahitlerin sahte ifadeleriyle hapsolmuşsun, gözünden sakındığın bebeğin elinden alınmış, zaman geçmiş ve saçının telinden ayak tırnağına kadar saflık akan evladın serserinin teki olmuş.

Artık çok geç! Ne yaralar kapanır, ne giden zaman geri gelir.

Hayat öyle acımasız ki; içtiği sigaranın izmaritini atmaya kıyamadığın kadının fotoğraflarını yaktırır.

_

“Sevmek, ufacık bir karıncanın koca bir ay çekirdeğini sırtlanışından farksız. Çok zor, çok ağır ama hayatta kalmak için gerekli.”

Oysa hayata dair bütün “Umut”larım senin dudaklarından ağzımın içine akıp giden tomurcuklardı. “Unut” diyen sen olmasaydın keşke.

Aynı şarkının farklı mısralarına aşık olmuşuz meğer…

 

Ve üstat benden bile güzel anlatmış sana olan hislerimi;

“Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,

Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim. Başlangıçta doğruydu belki.

Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,

Gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan, benliğimi kavrayıp varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.

Ve hala bilmiyordun sevgilim,

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim.

Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana,

Bütün kazananlar gibi;

Terk ettin…”

 

Selam olsun…

 

_Üçüncü Bölüm Sonu_