Okuyacak çok kitap var seçmek zor diyorsanız yeni çıkan kitaplar arasından yaptığımız derlemeye bir göz atabilirsiniz.

KIZIL TARLALAR – JORGE AMADO

Kızıl Tarlalar

Ancak en vahşi hayvanların ve onların da en vahşisi olan insanın sağ kalabildiği, bir damla suya hasret, çorak ve haşin topraklar. Mülksüzleştirilerek açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilen köylülerin, güçlünün adaleti karşısında ya eşkıyalar ya da azizlerden medet umduğu çetin bir coğrafya. Ve hayata tutunabilmek için, daha pek çokları gibi evini barkını terk eden, daha iyi bir hayat ümidiyle SãoPaulo’ya doğru yollara düşen bir ailenin hazin göç hikâyesi.
Brezilya’nın dünya edebiyatındaki güçlü kalemlerinden JorgeAmado, aynı zamanda Komünist Parti üyesi olan radikal bir solcuydu. 1946 yılında yazdığı bu roman, 1929 Buhranı ve 2. Dünya Savaşı’nın ardından kırsal ekonominin varlıklı toprak sahipleri lehine yeniden düzenlendiği bir devirde, daha da yoksullaşan köylülerin dramını ve yükselen siyasal başkaldırısını yansıtıyor.

HİKAYENİN SONU – LYDIA DAVIS

“Amerikan edebiyatının sessiz devlerinden.”
Los angeles times book review

“Davis özbilinç konusunda adeta bir sihirbaz. 
Sayfaya düşen kelimelerin hakkını böylesine veren bir yazar günümüzde az bulunur.”                
Jonathan Franzen

Hikâyenin Sonu Amerikan edebiyatının sessiz devlerinden, 2013 yılında Man Booker Ödülü’ne layık görülen öykücü, denemeci ve Proust çevirmeni Lydia Davis’in ilk romanı.

Her şey, unutamadığı erkek arkadaşını zihninde ve sokaklarda aramaktan yorgun düşen bir yazara, uzak bir şehirdeki kitabevinde bir fincan çay ikram edilmesiyle başlar. Bu, yazdıklarına bir başlangıç ve son arayan bir yazarın, hikâyesinin başı ve belki de sonudur.
Adının çoğu zaman yittiği, yalnızca “O” olarak anılan bir adamın zaman parçalarına, her satıra, her uykusuzluğa ve uyanıklığa sızdığı bir anlatı Hikâyenin Sonu. Yazma uğraşının yaşama uğraşına karıştığı, arayışın ve vazgeçişin anlatısı. Geçmişin kırılgan yapısıyla birlikte, kendini dönüştürmeye, anlayış ve algıyı tekrar gözden geçirmeye muktedir olan sevmenin etkilerini ve olanaklarını ortaya seren bir roman.
 “Bir yazarın, insanlar ile görünüşleri arasındaki mesafeyi nasıl da sabırla açtığını görmek için Lydia Davis okursunuz; mesafeyi önce iki katına çıkarır, sonra dört katına, sekiz katına,  on altı katına, ardından sonsuzluğa…” – Zach Baron, The Village Voice

TANRIÇALAR VE TANRIÇANIN DÖNÜŞÜMLERİ – JOSEPH CAMPBELL

Karşılaştırmalı mitoloji sahasının önde gelen isimlerinden Joseph Campbell’ın Tanrıçalar isimli çalışması, tarihöncesinden Rönesans’a kadar tanrıça kültünün doğuşu, gelişimi ve dönüşümü üzerine ayrıntılı bir kitap. Hazırlanış sürecinde Campbell’ın geniş bir dinleyici kitlesine verdiği konferansların notlarından yararlanılan kitabın asıl amacı, günümüz kadınına rehberlik edebilecek ezeli ve ebedi bir kadın figürü sunmak. Bu doğrultuda sık sık çağdaş dünyaya dair yorumlar da yapan Campbell’ın metnine çok sayıda görsel materyal eşlik ediyor.

“Günümüzde kadınların karşı karşıya bulunduğu zorlukların birçoğu, dünyada önceden erkeklere ayrılmış olan ve mitolojik bir kadın modelinin yer almadığı bir eylem alanına girmelerinden kaynaklanıyor… Yaşanmakta olan hiçbir şeyin modeli yok. Her şey değişiyor, erkeklere ait vahşi ormanın kanunu bile. Geleceğe serbest düşüş dönemindeyiz ve kadın erkek her birimizin kendi yolunu çizmesi gerek.”

SAVAŞ SONRASI GÜNLÜKLERİ/GÜNLÜKLER 3 – GEORGE ORWELL

Çağının en etkili İngiliz yazarlarından George Orwell’in günlükleri, onun gündelik yaşamını yakından tanımamıza olanak sağladığı kadar, bu büyük yazarın döneminin politik çalkantılarına dair gözlemlerine de ışık tutar. Tarafsız bir yorumcu değildir Orwell; Burma’dan Paris banliyölerine, Londra’dan iç savaşın kasıp kavurduğu İspanya’ya, Marakeş’ten İkinci Dünya Savaşı İngiltere’sine ve nihayet İskoçya’ya dek karşılaştığı bütün adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri teşhir etmekten çekinmez.

Savaş Sonrası Günlükleri, Orwell’in son yıllarını geçirdiği ve büyük yapıtı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü tamamlama fırsatı bulduğu İskoçya’nın sakin Jura Adası’ndaki yaşantısından zengin ayrıntılarla doludur. Çalkantılı yılların ardından sığındığı bu huzurlu adada, yazarın üretken zihninin, günden güne ilerleyen hastalığa rağmen hayatı bütünlüğüyle kavrama çabasına da günbegün şahit oluruz.

Orwell’in günlükleri, 1930’lu yıllardan başlayan Savaş Öncesi Günlükleri, Savaş Günlükleri ve erken ölümüyle nihayet bulan Savaş Sonrası Günlükleri’yle böylece Türkçede ilk kez tamamlanıyor.

GÜRÜLTÜ ÇAĞINDA SESSİZLİK – ERLING KAGGE

Norveçli kâşif Erling Kagge’den sessizlik üzerine büyüleyici bir anlatı…

Kagge Gürültü Çağında Sessizlik’te şehrin gürültüsünden, kalabalıklardan, teknolojiyle çevrelenmiş hayatlarımızdan ve yorulmak nedir bilmeyen zihinlerimizden sıyrılıp sessizliğe nasıl sığınabileceğimizi anlatıyor. Sessizlik nedir? Nerede, nasıl bulunur? Ve neden önemlidir? Kagge bu soruların cevaplarını bulmak için kendi deneyimlerinden yola çıkarak bizlere dünyayı dışarıda bırakmanın keyfini öğretiyor, sessizliğin gücünü hissetmemiz için çağrıda bulunuyor.

CEBELAVİ SOKAĞININ ÇOCUKLARI/AŞK ZAMANI/MİDAK SOKAĞI/KAHİRE MODERN – NECİB MAHFUZ

Resim

Kırmızı Kedi Yayınevi, Necip Mahfuz’un dört kitabını yenileyerek bastı.

Cebelavi Sokağı’nın Çocukları:

Mukattam Çölü’nün kıyısında, adının verildiği sokakta, yüksek duvarların çevrelediği muhteşem konağında yaşayan kudretli Cebelavi, topraklarının ve mülklerinin idaresini beş oğlundan biri olan Edhem’e bırakır. Ancak Edhem’in babasına ihaneti, konaktan kovulmasıyla sonuçlanır. Cebelavi’nin oğulları ve torunlarından Cebel, Rıfat ve Kasım, ondan aldıkları işaretler ve manevi güçle, sokağın yönetimini ele geçirir, çetelerin elindeki yoksul halklarına yardımcı olmaya, barış sağlayıp adil bir düzen kurmaya çabalarlar. Amaçları aynı olsa da yolları farklıdır. Cebelavi’nin çocukları ve torunlarının hikayeleri, birbirine geçerek ilerler. Sokaktaki herkesin ve her şeyin sahibi olan, adı efsaneleşen Cebelavi’nin sırrını çözmeye çalışırken beklenmedik olaylara yol açan torunu Arif’in dönemi, bu tuhaf sokağın ve sakinlerinin hayatında farklı ama kalıcı bir sayfa açacaktır.

Mısır’da yıllarca yasaklanan Cebelavi Sokağı’nın Çocukları, hem bütün bir soyun hem de peygamberleri, efsaneleri ve günümüze göndermeleriyle, aynı soydan gelenlerin düşmanlıkları, savaşları, iktidar hırsları, aşkları ve mucizeleri üzerinden insanlığın evrensel ve ruhani öyküsünü anlatıyor.

Kahire Modern: 1922 yılında Mısır İngilizlere karşı tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eder. Kral Faruk yönetimi altında bağımsızlık fikrine alışmaya çalışan bir toplumda, yeni çelişkiler yaratacak fikirlerin, köktenciliğin ve Arap milliyetçiliğinin tohumları atılmaktadır. Bu ortamda yoksul bir aileden gelen ve kısa yoldan zengin olma hırsıyla yanıp tutuşan bir üniversite öğrencisi olan Mahcub, yükselme tutkusuyla her türlü ödev duygusuna ve ahlaki ilkeye sırt çevirir. Açlığın pençesinde geçen yılların ardından, hiç düşünmek sizin karşısına çıkan ilk memuriyet fırsatına tutunur. Ancak hayata ve toplumu oluşturan değerlere karşı sinik bir tutum benimse yen bu genç adamın ödemesi gereken büyük bir bedel olacaktır. Necib Mahfuz, 30’lu yılların başında devrimlerle çalkalanan, yol ayrımındaki Mısır toplumunun ek siksiz bir panoramasını sunuyor. Kahire Modern, bir grup üniversite öğrencisinin kesişen hayatları üzerinden Kahire’nin zengin ve yoksul kesimlerini, sosyal ve düşünsel dokusunu, bürokrasi aygıtındaki yozlaşmayı, açlığı ve öfkeyi, sınıf atlama tutkusuyla körleşen karakterleri olağanüstü bir canlılıkla gözler önüne seriyor.

Aşk Zamanı:

Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Kahire; varlıklı, dul bir kadın: Ain hanım. Şımartarak büyüttüğü oğlu İzzet, arkadaşı Hamdun, ikisinin de âşık olduğu güzel Bedriye ve bahtsız Seyyide; bütün bir mahalle ve o mahallede Mısır’ın saklı yüzü. Necip Mahfuz, Aşk Zamanı’nda okurunu umutsuz bir aşkın çevresinde ördüğü entrikalara, yeraltı örgütlerine, örtünmeye mahkûm kadınların cesaretle adım attığı tiyatro ve gösteri dünyasına götürüyor. Gerçekleşmeyecek hayallerin peşinde koşan, yolunu tesadüflerle ören ve kendi tercihi olan yalnızlığın içinde avunmaya çalışan amaçsız ve hedefsiz İzzet, en yakınlarının kaderini değiştirecek adımı attığında bu seçimin yalnız onlara değil kendine de ihanet olduğunu çok sonra anlayacaktır.

Kulüpteki odasına kapanıp hayatını gözden geçirmeye başladı. İlk kez değildi, ancak duyguları altüst olmuştu. Önceleri boşluktan bunalırdı, fakat sonra o boşluğu inanmadığı bir işle doldurmuştu. Doldurmamış mıydı? Oysa İzzet ne tiyatro adamıydı ne de gece kulübü ona göreydi. “Ömrümde yaptığım işler bir şeylerden, arzuladığım şeylerden ya da intikam duygularından kaçış oldu hep,” diye geçiyordu zihninden. “Beni yoldan ilk çıkaran annemdi, tamamen iyi niyetle hareket etmişti oysa. Böyle şeyleri anlama ya da sindirme yeteneğinden yoksunum. Tek istediğim biraz huzur. Kendimle barışık olmaya ihtiyacım var.”

Midak Sokağı:

“Sokak benim için bütün bir dünyanın sembolüdür, dünyayı nasıl görüyorsam sokağı da öyle biçimlendirdim.”

-Necib Mahfuz-

Kahire’nin yoksul bir semtinde bir arka sokak ve bu sokağın sakinleri, Necib Mahfuz’un bu çok sevilen romanının dokusunu oluşturuyor.  Para hırsıyla fahişeliği seçen güzel Hamide’nin  çevresinde dönen romanda Necib Mahfuz,  Midak Sokağı’nın insanlarını  kuşatan acıları, sevinçleri, kinleri, heyecanları ve aşkları canlı tablolarla, bir Doğu masalının büyülü havasıyla veriyor. İngiliz egemenliğinin hüküm sürdüğü dönemde yaşanan olaylarda, Kahire’nin bu arka sokağı her sayfada kendini hissettiriyor, ruhuyla, atmosferiyle, karakterleriyle okurun belleğine kazınıyor. Halkın telaşlı, kavgalı-gürültülü yaşamı sesini duyuruyor.  Mahfuz’un da içinden geldiği bu hayat, romanı besleyen malzeme oluyor.

Mahallenin Şeyh Derviş’i, dilenci olmak isteyenleri para karşılığı sakatlayan Zaita, genç berber Abbas, zengin ve kadın düşkünü Elvan Salim, eşcinsel kahveci Kirşa,  arabulucu Ümmü Hamide ve kızı Hamide ile Midak Sokağı,  büyülü bir dünya ama bir cennet değil; Mısır’ın küçük ve eksiksiz bir kopyası.