İstanbul bu güne kadar birçok romana, uzun hikayeye, öyküye, denemeye, gezi notlarına, gezi rehberine, akademik tezlere, mimari kitaplara, arkeoloji kitaplarına vb… birçok metne konu oldu. Arada konu olduğu bazı türleri yazmadığım olabilir. Neredeyse tüm kültür sanat türlerine bir şekilde eşlik etmiş olan bir şehirden bahsedecek olmak gerçekten güç. Fakat bir yandan da kendinizi ne bu şehirden ne de bu şehri türü ne olursa olsun anlatan kitaplardan alamıyor olmanız tesadüf değil. İstanbul dünyanın en kıymetli mücevheridir. Bu kıymetli mücevher üzerine yazılmış üç kitaptan söz edecek olmanın heyecanını yaşıyorum.

İnkılap Yayınları tarafından  yayımlanan 3 kitap Meri Çevik Simyonidis tarafından kaleme alınan İstanbulum Tadım, Tuzum, Hayatım; Ayşegül Kaya tarafından kaleme alınan İstanbul Bitmeden/Tarihi Yarımada Gezi Rehberi ve Mustafa Seven fotoğraflarından oluşan İnstanbul kitapları bir kez daha nasıl şahane bir şehirde yaşıyor olduğumu ve bir ülke olarak ne kadar şahane bir şehre sahip olduğumuzu, bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm detaylarıyla bizlere göstermesi açısından çok değerli . Tüm dünyayı etkileyen pandemi döneminin akut hali atlatılmasına, normalleşme dönemi birçok ülkede başlamasına rağmen bu çok sevdiğim şehri hala gönül rahatlığıyla gezemiyor olmak özellikle bu üç kitaptan sonra beni daha çok üzdü, yanı sıra tekrar büyük bir özlemle şehri karış karış gezme isteği uyandırdı. Doğma büyüme İstanbullu olmama rağmen kitapları okuyunca tekrar fark ettim ki; İstanbul tüm dünya şehirleri arasında en kıymetli mücevher ve ben henüz -birçok semtini gidip gezmeme ve bilmeme rağmen- şehrin yarısından bir haberim. Tabii ki içinde barındırdığı kültür, yeme – içme alışkanlıkları, temeli oluşturan toplum yapısından da!   

Meri Çevik Sİmyonidis tarafından yazılan İstanbulum Tadım, Tuzum, Hayatım kitabından başlayacağım. İlk önce şunu yazmak istiyorum. Canı gönülden yazılmış ve çok emek verilmiş bir kitap ile karşı karşıyayız. İstanbul’un yeme-içme, yani mutfak kültürünün nasıl oluştuğunu ta Bizans Döneminden, Bizanslıların Osmanlılara bıraktığı mutfak kültüründen ele alarak, (özellikle mekan sahipleriyle yapılan söyleşilerden anlıyoruz bunu) atalardan miras İstanbul mutfağında özellikle Rumların oluşturduğu yeme-içme kültürünü tüm ayrıntılarıyla bizimle paylaşan Meri Çevik Simyonidis “… özelikle de çeşitli mutfak kültürlerinin içinde yer aldığı yemek kitaplarının bu kadar moda olduğu yaşadığımız bu dönemde bile hala Rum insanının İstanbul’da ürettiği tatlarla ve geriye bıraktığı mutfaktaki maharetleriyle ilgili bilgilere pek rastlamadım.” diyerek kitabın ana konusunu bizlere başlangıç kısmında özetlemekte.

Kitap beş bölümden oluşuyor. Restoran ve Lokantalar adı verilen birinci bölümde Tarabya’dan Yeniköy’e Pera-Beyoğlu-Galata-Nevizade’den, Çukurcuma ve Dolapdere’ye, Mısır Çarşısı’ndan, Kadıköy’e, Maltepe’den, Prens Adaları ve Büyük Ada’ya,  Gökçeada’dan İmroz’a ve Sefaköy’e uzanan geniş bir alana yayılmış semtlerdeki işletmecisi halen Rum olan mekanları ve bu mekanların işletmecilerini tek tek tanıyoruz. Meri Çevik bu mekanların işletmecileriyle yaptığı söyleşilerin ardına mutlaka bir yemek tarifi ekleyerek aslında bildiğimiz yemeklerin asıl tariflerini bize aktarmış oluyor. Fotoğrafların da eşlik ettiği bu söyleşilerle sanki tarihi lezzet yolculuğuna çıkıyoruz. İkinci bölüm Şarkılı Meyhaneler. Fedon’dan, Despina ve Todori’ye en azından kulaklarımızın aşına olduğu isimler, mekanlar bizi karşılıyor. Üçüncü bölüm Pastaneler. İstanbul’un meşhur pastaneleri. Bebek Badem Ezmecisi, Mayıs Pastanesi, Pelit Pastanesi, İnci Profiterol, Tila, Nil, Baylan Pastaneleri, Golden Çikolata, Mabel Çikolata… Birkaç çok bilenen pastaneleri yazdım sadece. Rum kökenli vatandaşların işlettiği bu birbirinden değerli pastaneler yıllarca aynı lezzeti tutturmayı başararak damaklarımız çatlattılar denilebilir. Dördüncü bölüm olan Söyleşiler ve Adetler, Paskalya Adeti ve tarifler, Noel Adetleri, Hıristiyanlıkta Ölüm ve Ölüm Gelenekleri ile bizleri tanıştırmakta. Beşinci bölüm ise  Rum Mutfağından Seçme Tatlar ve bunların asıl tariflerini bizlerle paylaşmakta. Zeytinyağlılar, et yemekleri, balık yemekleri yok yok…  

Tüm bölümler boyunca İstanbul’un  yeme-içme-eğlence kültürüne büyük katkı sağlayan  Rumları tanıyoruz. Bir şehrin yeme-içme kültürüne büyük katkı sağlamış fakat arka plana itilmiş, yaptıkları görmezden gelinmiş, sesleri pek de duyurulmamış olan bir kültürü tanıyoruz aslında. İstanbul şehri kendisini yaratan tüm köklü kültürlere kollarını ardına kadar açarken, bu kültürleri yaratanları etnik kökenlerine bakmaksızın kucaklıyor hiç şüphesiz. Şehirleri oluşturan toplumlar olduğuna göre geriye sadece politize etmeksizin veya olmaksızın bu kültürler ile kucaklaşmak kalıyor.   Meri Çevik Simyonidis’in merakla, titizlikle ve büyük emek vererek oluşturduğu İstanbulum Tadım, Tuzum, Hayatım girdiği her kitaplığın kaynak kitabı olacak niteliklte.

Yine İnkılap Yayınları tarafından yayımlanan İstanbul Bitmeden/Tarihi Yarımada Gezi Rehberi kitabına geçmek istiyorum. Ayşegül Kaya tarafından kaleme alınan ve karış karış gezilen İstanbul için bitmez tükenmez bir coğrafi ve kültürel zenginlik denilebilir. Tarihi yarımadanın tüm hikayesini okurken yeme-içme-eğlenme kültürünün nasıl bir coğrafyada ve kimler tarafından hayat bulduğuna, yaşatıldığına ve zenginleştirildiğine şahitlik ediyoruz. Ayşegül Kaya onlarca kaynaktan derlediği bilgileri fıkralar, anekdotlar, müzik, yeme-içme önerileri sıralayarak bizleri Hellenistik döneme, oradan Roma’ya, Bizans, Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyetin ilk yıllarına götürerek nefis bir geziye çıkarıyor.

Hemen şunu yazmalıyım: Ayşegül Kaya bir hukuk insanı, aktivist. Merak ettiği ve uğrunda mücadele verdiği her şeyi dönüştürüp, paylaşmakta hiçbir sakınca görmeyen, bu anlamda her zaman üretken olmayı seçen güçlü bir kadından İstanbul şehri ile ilgili böylesine kapsamlı bir kitap okumak tarifi zor bir haz diyebilirim. 

İstanbul Bitmeden 14 farklı rotadan oluşuyor. Tarihi yarımada içerisinde bulunan her bir semti ve bu semtlerdeki her bir tarihi mekanı onlarla ilgili anlatılan birbirinden ilginç ve merak uyandırıcı hikayeyle harmanlayan Ayşegül Kaya İstanbul’un birbirinden farklı kültürünü, inançlarını, mistisizimini de paylaşıyor bizimle. Şu tüm kültür sanat dallarına eşlik eden ve İstanbul’u İstanbul yapan  7 tepeden başlayalım. Gerçek İstanbul’un eski metinlerinde yazılıp çizilen 7 tepe, İstanbul’da Suriçi olarak bilinen Fatih ilçesi sınırları içinde kalıyor. Açık bir havada Galata Kulesi veya Tepebaşı’ndan bakıldığında görülebilecek olan bu tepeler şöyle sıralanıyor.

Topkapı Sarayı, Ayasofya Camii’nin bulunduğu tepe.

Çemberlitaş ve Nu-u Osmaniye Camii’nin bulunduğu tepe.

Beyazıt Camii, İstanbul Üniversitesi ve Süleymaniye’nin bulunduğu tepe.

Fatih Camii’nin bulunduğu tepe.

Yavuz Sultan Selim Camii’nin bulunduğu Haliç’e bakan tepe.

Edirnekapı, Mihrimah Sultan Camii’nin bulunduğu tepe.

Kocamustafapaşa semtinin bulunduğu tepe.

Sadece bir rota belirleyip semtleri ve içlerindeki tarihi binaları gezmiyoruz. Mimar Sinan’a ait efsane  hikayeler de dinliyoruz. Edirnekapı’da kutlanan bir Ayyaşlar Bayramı olduğunu öğreniyoruz mesela. Sarayburnu’ndan denize bakmanın keyfini yaşarken Sarayburnu açıklarında trajik sonla biten hikayeleri diniliyoruz. Ayşegül Kaya  İstanbul şehrini müzik ve kadın varlığını konu edinmeden anlatılmayacağının altını çiziyor. Kentin büyük ve gizli bir müzik hazinesi var çünkü ve kentin kadınlarından bahsederken son derece titizleniyor. “…çünkü kadınlardan bahsetmeden İstanbul’a dair çok fazla şey yazılamaz. Ne yazık ki kadınlar hayalet gibi, bir varlar bir yoklar ve biz bu kentin kadınlarını bilmiyoruz. Suriçi İstanbul’dan kadınlarla ilgili eserleri bir çırpıda kaldırırsanız Bizans ya da Osmanlı ile ilgili hiçbir eser bulamayacağımız gibi topografya maazallah bomboş bir araziye dönüşebilir.” diyen Kaya şöyle devam ediyor. “ Düşünsenize gezeceğimiz en önemli eserler ya kadınlar tarafından yaptırılmış ya onlar için ya da onların etkisi ile. Mesela, şehrin baş tacı Ayasofya. Aleyhinde o kadar konuşulan, kötü söz söylenen Teodora olmasa yapılır mıymış?” Tüm bu bilgilere istinaden bu muhteşem şehir ile ilgili rotanın sizi nerelere götüreceğini, nelerle karşılaştıracağını ve neleri keşfedebileceğinizi varın siz hayal edin!    

Hayal ederken Mustafa Seven kitabı İnstanbul / İnstagram’da İstanbul Fotoğrafları yanınızda olsun. Hatta İstanbul’da gezerken de bir cep kitabı büyüklüğünde tasarlanan kitabı yanınıza rahatlıkla  alabilirsiniz. Mustafa Seven bu kitapla 2010 yılından itibaren İstanbul’un sokaklarında çektiği birbirinden güzel anlar yakaladığı ve instagram hesabında paylaştığı İstanbul fotoğraflarının derlemesini bize sunuyor. Fotoğrafları için Mustafa Seven,  “Fotoğraflarım İstanbul’un duvarları, sokak mobilyaları, meydanları, güvercinleri, pencereleri, hala yıllar öncesinde yaşandığı izlenimi veren sokakları, anıtsal yapıları ve elbette insanları ile kurulu hikayeler için birer ipucu.” diyor.

Her bir anın titizlikle yakalandığı bu fotoğraflar hangi dönemde çekilmiş olurlarsa olsunlar hala canlılıklarını koruyorlar. Öyle ki, şimdi, içinde bulunduğumuz şu zaman diliminde o sokaklara, mekanlara, meydanlara gittiğinizde aynı güvercinlere, pencerelere ve insanlara rastlayacağınız hissine kuvvetle kapılıyorsunuz. Sadece bir anı yansıtmasına ve bir kadraja sıkıştırmasına rağmen sanırım fotoğrafın büyülü olan ve vazgeçemediğimiz tarafı bu.

İstanbul için hazırlanmış bu üç değerli kitabı kaynak kitaplar olarak edinmenizi canı gönülden dilerim. Sadece İstanbullu olmanız veya İstanbul’da yaşamanız da gerekmiyor. Peygamberler  tarafından müjdelenen, fethi adına bayağı uğraşlar  verilen, sahibi olduğu toplum için mücevher değerinde olan İstanbul hiç şüphesiz ki dünya şehirleri arasında en gezilip görülmesi ve tarihinin hakkıyla bilinmesi gereken şehirlerinden biri olduğu için.