Oldukça kendine özgü iki iyi çalışmadan sonra geçtiğimiz yıl çıkardığı üçüncü albümüyle bir yenisini yapana kadar beklenecek ve üzerine konuşulmaya devam edilecek bir albüm Finnari Kakaraska.

‘Aslında bir konu var’ dediğinden beri takip ediyoruz kendisini ve o andan bu zamana gittikçe kendi dünyasının girdabına çekmeyi başarıyor bizi. Başladığından itibaren içini dışına anlatarak deneysel bir sürü hatlar çizmeyi başarıyor Yasemin Mori. Hayal dünyasının derinliklerini yaptığı her çalışmayla biraz daha genişleterek masallaştırmayı sürdürüyor. Kafanda kurguladığın hikayeleri kendine has yöntemlerle söze aktarmak ve şarkı formlarında dinleyiciye aktarmak önemli bir hünerdir ya işte bu onun doğasında var.

Metaforlar, istem dışı görüntüler, gördüğün rüyaları sabah kalktığında hemen kağıda dökmek istemeler. Bütün bunları hissediyorum onun söylemlerine kulak kabarttığımda. İş şarkılara geldiğinde de kompozisyonlardan, altyapılardan, aktarımlara kadar parıltılar yaymaya devam ediyor. Anlattıklarına kulak vermek gerek.

Mevzu bahsimiz olan öyküsel bir yapıya sahip üçüncü stüdyo albümü Finnari Kakaraska. Elektronik unsurlar ve nefeslilerin ince bir ayarla hizalandığı yenilikçi tınılara sahip. ‘Ellerimin Karası’ ile açılışı yaparak yolculuğa adım atıyoruz, ne kadar gidersek gidelim bazı şeyler hep bizimle, silinmiyor diyerek. ‘Oyna’ albümün çıkış parçası. ‘Gel’ şarkısı yeni bir solukla Ajda Pekkan’dan buralara aktarılıyor. Bu kadar yoğunluğun arasında Nazım’ın ‘Kanatları Gümüş Yavru Bir Kuş’ şiirini yorumluyor ki oldukça hassas bir şekilde altından kalkıp karşımıza çıkarıyor. Ardından ‘Avcı’ önümüzde beliriyor ki müzikte hikaye anlatımınınşifreleriyle baş başa kalıp yara almadan hoşnut ayrılıyoruz. ‘Bitli Kaptan’, ‘Kadınlar’, latin melodilere de temas eden ‘Çınar’, biriktirdiklerini farklı kulvarlarda paylaştığı parçalar. ‘Elim Tetikte’ ile belki de sadece sabaha çıkmayı umut ediyoruz. İçten içe çılgın, zaman zaman da bir an sonra ne yapacağının kontrolünü bilememenin özellikli bir durum olduğunu hissettiriyor sanki. ‘Kim Var’ dediğinde Bukowski’yle birlikte bir karnavalın ara sokaklarında, yüzlerin neden gülmediğine, ötmeyen kuşlara kafa yorup belki de yarattığımız canavarlarla arkadaş oluveriyoruz. Fena da etmiyoruz hani.

Sonrasında başladığımız noktaya doğru bakıyoruz. Ortaya konulmuş farklı bir açılım var ve peşinden arşınlamayı sürdürüp az da yol yapmamışız. Belli ki tarzıyla, oluşturduğu kimyayla söyleyeceği daha çok şey var. Olabildiğince açabilmeliyiz algıları, ne diyordu en başta, aslında bir konu var ve anlamalıyız zamanla.

Bir Yorum Yazın