Berkay Akbudak

 Hayatın, insan denen varlık cennetten kovulup dünya gezegeni üzerinde yaşamasıyla birlikte başlayarak, bu gezegen ve diğerleri üzerindeki tüm canlılarla yok olup toza dönene kadar devam edecek en büyük değişmezi biz insanların sürekli (artan/azalan) bir sıkıntı içinde olmamızdır. Tamamı sıkıntı çeken insanlar arasında sanatçı diye var olan kişiler bu sıkıntıları somut bir yaratıma, esere dönüştürür. “İyi” sanatçılar ise bu eseri paraya dönüştürür. Bu denklemin sonucunda sanatçının tanımını sıkıntısını satarak geçinen kimse olarak yapabiliriz.

İlk zamanlar adına Büyük Savaş, devamı gelince mecburen 1. Dünya Savaşı denen, dünya kara ve sularına yeniden harita çizmek için insan yok edilen bu etkinliğin barut yakma kısmının bittiği 1918 senesinde İsveç’te doğup büyüyen (bayağı büyümüştür, 90 yaşında öldü) Ingmar Bergman da önce insan sonra sanatçı (yoksa tam tersi mi?) olarak sıkıntılar çekmiştir. Safkan bir İsveçli ne kadar çekebilirse o kadar tabii ki. İşte bu dünyanın en soğuk ülkelerinden birinde yazın ortasında doğan şahıs “kendine” ait sıkıntıların tamamını yazıp filme çekmiş, ortaya çıkan eserler sayesinde yaşamının ilerleyen yıllarında ömrünün sonuna kadar yaşayacağı evi üzerine yaptırdığı araziyi, Farö adlı adayı satın alabilmiştir. Devlet politikaları adaletsizliği manifestosu gibi okunabilecek bu olay bize mutlak olarak ıspatlar ki çekilen sıkıntılar yaşamın sonrasında sürülecek sefaların vaadi değildir. Yoksa Soma’nın mağaralarında yeterince sıkıntı çekmiş 301 insanımız o mağaraların kara topraklarının altında kalarak ölmek yerine birer adada yaşıyor olabilirlerdi. İnsanların çekeceği sıkıntıların hacmini ve olumlu olumsuz karşılığını alma yüzdesini pasaportunu alacağınız ülkenin kaderi belirliyor. Bu kader nasıl ki biz doğmadan başkaları tarafından yazılmışsa yenisini ve tüm insanlık için daha iyisini yazmak da bizim elimizdedir.

Ingmar’ı dünyanın en büyük sanatçlarından biri yapacak olan sıkıntılara şöyle bir göz attığımızda her pembe gözlü Hristiyan beyazda görülen, olmazsa olmaz maddeleri görürüz. Sert, şiddet düşkünü, yasakçı bir baba, aşırı dindar, evlatlarını korku disiplini ile yetiştiren yarı kaçık bir anne bu maddelerin başında yerini alan ikisi. Hemen arkasından gelen diğer madde ise çocukluk ve ilk gençlik yıllarında fakir bir hayat sürmek. Bu maddeler Bergman üzerinde nasıl güzel etki etmişse adam sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi birkaç yönetmenden biri olup çıkıyor. Memleketimin babası sert, annesi dindar fakir çocukları ise Aksaray’da esnaf, Basmane’de komi, Çin Çin’de taksi şoförü olabiliyor.

Yabancı Dilde En İyi Film adı altında, Amerikan yapımı olmayan filmlere verilen Oscar heykelciği, Akademi üyesi yanki milli takımının dünya sinema sanatına olan saygısından, ona verdiği önemden değil, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm dünyaya yavşayarak iğrenç bir Yeşilçam klişesi olan evlilik vaadiyle kandırıp kötü emellerine alet etme amacıyla verilir. Sayın Ingmar Bergman bu heykelcikten birkaç adet kazanmıştır. Hollywood ormanlarında bol miktarda iyi yönetmen olmasına rağmen onun kadar iyisi yoktur, olmayacaktır.

Daha sonra İsveç kralının özel papazı olarak görev yapacak olan Luteryen bir din adamının oğlu olarak İsveç’e yönetmen değil de prens olmaya gelmiş bu asil, elit insan, filmlerinde derin manzaraları, uzak ufukları bol bol kullanarak ölüm, yaşam, aşk, nefret, faşizm, inanç, var olmak, yok olmak, anlaşılamamak, yalnızlık, yabancılaşma gibi derin kavramları hiç de basit, direkt, net olmayan bir biçimle ele alır. Bu kadar ağır mevzuları ağır filmlerle anlatmış ve kabul görmüş, hayranlık uyandırmıştır. Avrupalı rahat adam kaygıları taşıyan bu filmleri yazıp yöneten Bergman sinemacıların en sanatçısıdır, sanat, karatı en yüksek elmasdır. Bir (1) Picasso tablosunu on milyonlarca dolara alamazken, herhangi bir Bergman filmini internetten bedava seyredebilirsiniz, iki eser de aslında aynı pahadadır.

Dünya sinema yığınını uzun yıllardır istediği gibi yönlendiren Amerikan’a karşı diğer milletlerin yapması gereken tek şey ulusal bir dil oluşturmak, bu dili geliştirmek, geçmişten kalan mirastan faydalanmak ve onu zenginleştirmektir. Bu da kendi inanç ve (zaman ve tecrübeyle süzülmüş) gelenekleriyle temellendirilen kültürlerine tüm birikimi, efsaneler, masallar, şiir, resim, mimari hatta dedikodu ve skandalları dahi üst üste koyarak olur. Bir büyük sanatçı bu çabadan başarıyla çıkar ve memleketinin hazinesini, toplum refahına harcanmak üzere elmaslarla doldurur. İsveç için bunu yapabilenlerden biri olan Bergman gibi yerli ve milli bir kahramanı en kısa zamanda görmeyi dilerim.

Eğer birden fazla gerçekten başyapıta imza atmışsa bir yönetmenin çektiği bütün filmlere başyapıt gözüyle bakılabilir. O yönetmen büyük sanatçı sıfatını hak ederek, adilce kazanmıştır. Bergman böyle biridir, yoksa zayıf bir sürü filmi var ama o filmlerin de arkasında dev, istisnai bir şahsın olduğunu biliyoruz, bu da bize yetiyor.

Sanat kariyerine kız kardeşiyle birlikte bir kukla tiyatrosunda çalışarak başlar, çeşitli tiyatrolarda yönetmen ve yazar asistanlığı yaparak devam eder. Daha sonra kendi tiyatrosunu açıp prestijli bir tiyatrocu olan Bergman bu sayede oyuncularla iletişim kurup onları en iyi şekilde yönlendirmeyi ve yazarlık yeteneğini inceltmeyi öğrenmiştir. Sayısız radyo oyunu da yazıp yöneten Bergman görsel ve işitsel yoğun bir kampın sonunda tamamen sinemaya konsantre olmaya başlar ve ardı ardına senaryolar yazar.

1941 yılından başlayarak yazdığı tiyatro oyunlarındaki dramatik güçle fark edilen Bergman bu yeteneğini sinemada görmek isteyen yapımcılar tarafından transfer edilir. Sinemada ilk işi kariyer sahibi senaristlerin yazdıklarını daha iyi hale getirmektir. Genç yaşlarda yazdığı romanını uyarlayarak ilk senaryosunu yazar. Filme çekilen ilk senaryosu olan bu çalışma, dev filmci Alf Sjöberg yönetmenliğindeki Hets (1944)’dir. Sjöberg’in zaman zaman başka işlerle ilgilenmesinden dolayı filmin bir kısmını yöneterek yönetmenliğe de başlamış olur. Bu film Venedik Film Festivali’nde adaylık alınca Bergman ismi yayılmaya başlar. 1946 senesinde kendi yazdığı Kris adlı filmle ilk yönetmenliğini yapar. Çalışkanlığı ile arka arkaya yazdığı senaryoları filmleştirerek memleketine ismini iyice duyurur. Filmlerinin en dikkat çeken özelliği ise diğer “medeni” memleketlerin filmlerine göre çıplaklığı daha doğal, daha cesur ve sonuç olarak daha bol kullanmasıdır. O yıllarda (1940’ların sonundan 50’lerin sonuna), hele Hollywood için çok büyük tabu ve tabii ki koca bir sansür sebebidir çıplaklık. Bergman ise kimseye sormadan, hesap vermeden bildiğini okumuş, nasıl olmuşsa olmuş çıplak kadın görünce yüzleri kızaran otoriter büyüklerini susturmuştur. İsveç aile yapısına ters, bir daha asla çıplaklık göstermeyeceğim, tövbe ediyorum dememiştir. Filmlerinin gerekli içeriklerinin arkasında kaya gibi durmuş, özgürlüğünü söküp almıştır.  Bergman, bu özgürlüğü sömürmeden kullanarak da kabullenişi sağlamlaştırmış ve ardıllarına temiz bir örnek olmuştur.

Elliden fazla sinema filmi çekmiş olan Bergman, muhteşem Liv Ullmann, dev Max von Sydow, harika Bibi Andersson, tanrıça Harriet Andersson, büyük Gunnar Björnstrand ve Tarkovsky’nin delisi[1] en büyük Erland Josephson gibi oyuncularla bu filmlerde defalarca çalışmış, hep birlikte dünyayı biraz da olsa daha iyi bir gezegen haline getirmiştir. Bu elli küsür filmden kaçırılmayacak olanlar elli küsür tanedir, bazıları ise daha yüksek sesle izlenmelidir (içinde ses olmasa bile.)

Uluslararası çapta ilk büyük ilgiyi çeken (daha çok az önce bahsi geçen o tarihe kadar ana akımda görülmemiş bir kadın çıplaklığından sebep olsa da) Sommaren med Monika (1953) filmidir. Ergen, hetero bir çiftin bilikte yaşamak için evlerini, ailelerini terk etmelerini anlatan bu film aşırı basit yapısına karşın çok derin ve büyük bir aşk hikayesidir. Truffaut’nun başyapıtı Les 400 Coups (1959) filminin kahramanı Antoine’ın sinemaya gidip çaldığı afiş bu filmin afişidir. Ustalara selam vermeyi aksatmayan herkes usta olur.

Diğer bir film 1955’de çekilen Sommarnattens Leende filmidir. 19.yy. sonlarında yüksek sosyete üyelerinin, uşaklarının, üst düzey subayların etrafında gelişen ve her sınıfı kara mizahla birbirine karan, dönemi için aşırı modern ve yüksek tempolu bir filmdir. Harriet Andersson’la ilişkisi bitmek üzere olan yönetmenin gizlice ilişki yaşadığı Bibi Andersson’la karışan özel hayatından da ipuçları taşıyan filmde iki kadın da oynayarak filmin karmaşasına karmaşa katmış ve film o sene Altın Palmiye’ye aday olmuştur.

Sineması iyice olgunlaşan ve daha da özgürleşen Bergman’ın bombaları bundan sonra gelir. İlki Det Sjunde Inseglet (1957) olan film, dünya listelerinin ilk 10 sıralamasından hala düşmemiştir. Bergman’ın büyük hayranı olduğu büyük Kurosawa’nın tarihi filmlerinden etkilenerek kurduğu, dünyanın en iyi filmlerinden biri olan bu eser Cannes’da Jüri Özel Ödülü’nü alır. İncil’den bir alıntıyla isimlendirilen (Yedinci Mühür) filmde yönetmenin babasının görev yaptığı, vaazlar verdiği kilise de bol bol görülür.

Ağır sağlık sorunları yüzünden yattığı hastanede senaryoyu yazan, ciddi seviyede ölüm korkusu olan Bergman, tüm konusu ölüm olan bu filmle bu korkuyu aştığını söylüyor. Başyapıt yazdıran korku.

Yönetmen, daha sonra defalarca çalışacağı dünya devi Max von Sydow’la bu filmde ilk kez çalışır. Filmde başrol oynayan Sydow film boyunca iki (2) kez konuşur.

Dünyaya ateist olduğunu en yüksek sesle söyleyenlerden biri olan Bergman’ın bu filmi Vatikan tarafından seçilen en değerli 45 filmden biridir. Film, hayata dair cevapları çok derinlerde arayan, hayatın anlamını ararken ölümü bulan, onunla satranç oynayan, aradıklarını bulamayan, varoluş, inanç, tanrı gibi ciddi dertlerle ilgilenen adamın hikayesidir.

Aynı seneye ikinci başyapıtı da sığdıran Bergman, Det Sjunde Inseglet ile Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ına aday olurken Smultronstallet filmiyle direkt en iyi senaryo Oscar’ına aday olur, Berlin’de Altın Ayı ve Venedik’te özel ödül alır.

Hayatının sonuna gelmiş ruhsuz bir profesörün tüm geçmiş yaşantısının boşluğuyla yüzleşmesinin anlatıldığı film, edebiyatın da o dönem sıkça ilgilendiği varoluş akımıyla beslenmiştir. Yönetmenin büyük takıntılarından olan çocukluk, geçmiş ve nostaljik melankolinin her yerine sindiği bu muhteşem filmi kaçırmak insanı hasta edebilir.

Vatikan’ın seçtiği en önemli 45 filmden bir başkası olan bu film de yönetmen tarafından aynı hastanede yazılmıştır.

1960 senesi geldiğinde çektiği Jungfrukallan filmiyle Yabancı Dilde En İyi Film Oscar Ödülü’nü ve Cannes Film Festivali Özel Ödülü’nü alır. Film, adından da anlaşılacağı gibi (Genç Kız Pınarı) genç bir kızın bakire oluşunun, bunun baskın erkek ahlakçılığının (günümüzde de utanç verici şekilde var olan) bir “değeri” olarak görülmesinin ve bekaretin kadın namusunun saflığını, temizliğini (maddi, manevi) sembolize edişinin alnına, kaldırabileceği en büyük kayayı alıp vurması üzerinedir. Film, ahlakçılığı yerle bir eden, özellikle 2000’li yıllarla tekrar gündeme gelen bu konuyu sert işleyen filmlerin en büyük öncüsüdür. Hemşehrisi sayılan Lars von Trier ve Thomas Vinterberg’in Antichrist (2009), Dogville (2003), Nymphomaniac (2013), Jagten (2012), Submarino (2010) gibi müthiş filmleri, beyaz, zengin ve dünyanın kalanını namussuz, suçlu, terörist gören Hristiyan dindarı Avrupalı’nın aşırı iğrenç iki yüzüne tokat gibi patlar. En temiz, en namuslu, en dürüst, en adil, en demokrat biziz diyen bu bu kıç kadar ülkelerin kutsal toplumu, Afrika madenlerine diri diri insan gömerek zenginleşip semirirken kiliseden çıkmıyordu ve başında beyaz dumanlar tüten papaya vergilerini aksatmayarak fikri hür vicdanı hür olarak uyuyup çocuk yetiştiriyordu ve bu çocuklar büyüyünce, ülkesi yok edilmiş, kucağında bebeğiyle ölümden koşarak kaçan bir babaya çelme takacaklardı. O çelme takan ayağı kırmadıkça sanatın insanlık için hiçbir manası yoktur.

Hiç hız kesmeden film çekmeye devam eden Ingmar ertesi sene bir kez daha En İyi Senaryo Oscar’ına aday olup Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını bir kez daha kazanarak ülkesini dünya sahnesinde coşturur. Sasom I En Spegel adlı bu film, akıl hastanesinden çıkan (Harriet Andersson’un kusursuz canlandırdığı) Karin’in ailesinin yanına dönüp dış dünyayla tüm ilişkisini kesip sadece tanrıdan kendisine gelen mesajlarla ilgilenmesi, modern yaşam, toplumsal ahlak, şehirli hayatı, öğretilen, ezberletilen, dayatılan dogmalar üzerine eleştirel, sert bir filmdir.

Daha sonra satın alıp ömrünü geçirdiği Farö adlı adada dört kişilik bir oyuncu kadrosuyla çekilen film, Bergman’ın eskiden beri çok iyi bir tiyatro ustası olduğunu bir kez daha ıspatlıyor.

Bir tanrıtanımaz olarak dinle aşırı ilgilenen Bergman arka arkaya çektiği dini temelarla dolu filmlerden sonra 1966’da yine koca bir başyapıt olan Persona’yı çeker. Bibi Andersson ve Liv Ullmann’ın tanrıçalıkta yarıştığı bu eser, dilsiz kalan bir oyuncunun kendisine bakması için gelen hemşireyle olan ilişkisini ve sonunda birbirlerine dönüşmelerini neredeyse gerçeküstücü, mistik bir biçimle çeken Bergman insani bir gerçekliği resmeder. Bir başka ağır hastalıktan yine yataklara düşünce yazdığı bu filmle dünya sinemasının gelmiş geçmiş en büyük sanatçısı olarak kabul edilir.

1971 senesinde özel bir Oscar ile ödüllendirilir. Ödülü beyefendi adına Liv Ullmann alır çünkü olması gerektiği gibi Bergman settedir, ödül törenine katılacak vakti yoktur. Sanatçılar ödül törenlerine katılmamalı, ödülü başkaları vekaleten almalı. Organizatörler bu etkinlikleri her sene birbirlerinin sülalelerine sövüp kadife kıçlarını okşamak için yapıyorlar. Bu kültür ve eğlence festivalleri sadece halk için ve ücretsiz yapılmalıdır. Ha isteyen sanatçımız güzel Antalyamız’a tatile gelebilir, buyursunlar.

Ertesi sene en iyi yönetmen, en iyi film, en iyi senaryo hatta en iyi kostüm dallarında Oscar’a aday olan Viskningar och Rop filmi, üstün bir bir iş çıkaran eski dost, büyük ortak Sven Nykvist’e en iyi görüntü yönetmeni dalında bu ödülü kazandırır. Bergman, Cannes Film Festivali’nde bir başka özel ödül alan bu başyapıtı tamamen kendi parasıyla çekip, özellikle ABD’de gösterime sokamayınca o paranın büyük bir kısmını kaybeder. Artık ne kadar ise o kadar kaybedecek parası vardır. Siyah beyazla anılan usta renkli hem de baya renkli çektiği bu filmi için sanki daha önce başka konularla ilgilenmiş gibi “insan ruhu, yalnızlığı ve ölümü ile ilgili bir film yaptım” demiştir.

1976 senesinde Ansikte mot Ansikte filmiyle başyapıt koleksiyonunu genişletir. İkisi de psikiyatr olan karı kocanın ruh sağlıklarının bozulmasından sonra ilişkilerini yaşayış şeklini incelemesiyle Trier’in Antichrist filminin babası olan bu filmle Liv Ullmann en iyi kadın oyuncu Oscar’ını Network filmiyle Faye Dunaway’e, Ingmar da en iyi yönetmen Oscar’ını Rocky’le John G. Avildsen’e kaptırıp adaylıkta kalır.

Tam bu zamanda (1976-77) meşhur vergi krizini yaşamaya başlayınca önce Paris’e, oradan hiç hoşlanmayınca Batı Almanya’ya giden yönetmeni sıkıştıran Hollywood ormancıları onu ABD yapımı, İngilizce bir film yapmaya ikna ederler. ABD, düşmüşe bir de kendi vurma virtüözüdür, utanması gereken ABD değil düşürendir. Bergman bu filmi yaşadığı şehirde çekmekten başka bir şey istemez, bir sinema tanrısı da olsa paraya ihtiyacı vardır.

İşte adı Serpent’s Egg (1977) olan bu filmde bir atın öldürülüşünü çekmek isteyen tanrıyı, başrol oyuncusu David Carradine, böyle bir şey yaparsa filmi bırakacağını söyleyerek vaz geçirmiş, yerine ölü bir at kullanılınca bir hayvanın hayatını kurtarmıştır. (Bu kahramanlığı gösteren Kung Fu’nun efsanesi, Kill Bill’in Bill’i, maalesef “kaza sonucu”, Bangkok’ta intihar etmiştir.)

Herhangi biri çekse başyapıt olacak, fakat Bergman filmografisinde zayıf duran bu film, Hitler’in iktidara yürümek için yola çıktığı zamanların paranoyasından bahseder.

Ertesi sene, efsane oyuncu, soyadaşı Ingrid Bergman’a ve senarist olarak kendisine Oscar adaylığı getiren Höstsonaten filmini çeker. Çocukluğunu, özellikle annesini özleyen bir kadının bu ruhsal arayışında manevi derinlikler bulması gibi gayet tanıdık bir konusu olan film, Liv Ullmann’ı da yanına alarak Ingrid’le bir sinema perdesinde görülebilecek en güzel resimleri izletir. Sürgün yaşamına devam eden yönetmenin bu sefer Norveç’te çektiği bu film ayrıca, çekimler sırasında ölümüne sebep olacak kansere yakalanan Ingrid’in son filmidir.

Artık bir efsane sayılan Ingmar Bergman, 3 saat süren Fanny och Alexander filmiyle, 1982 senesinde sinema filmi çekmeyi sonlandırır. İki çocuğun gözünden aile ilişkisi özelinde genel olarak modern aile yapısını konu alan film, en iyi görüntü yönetmeni ve bir adet daha Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ı dahil dört Oscar kazanır. Bu etkileyici son filmden sonra Bergman, vefatına kadar TV filmleri, mini diziler ve belgeseller çekerek çalışmaya devam eder. Bin (1000) sayfalık el yazması senaryodan çektiği beş (5) saatlik jübile filmini kısaltabilen sanatçı, 1973 senesinde yine beş saat süren, bir çiftin on yıllık evliliğine dalan Scener ur ett Aktenskap filmini kesememiş ve altı bölümlük TV dizisi olarak yayınlamıştır. Film hali ise bir Altın Küre ödülünü Bergman müzesine kaldırmıştır.

1980’lere gelindiğinde, çeşitli indirimler, aflar, ödeme kolaylıkları derken vergi sorunu çözülmüş, ihtiyar Bergman memleketine daha doğrusu adasına dönmüştür.

1997’de üstün başarısı için özel bir Altın Palmiye, 1998’de tüm eserleri için, daha özel bir Altın Palmiye alır: Palmiyeler Palmiyesi.

Çocukluğundan beri sürekli bozuk bir sağlıkla mücadele eden, sık sık hastanelik olan bu Olimpos’tan kaçmış yarı insan, kendi kadar dev olan M. Antonioni usta ile aynı gün, doksan (90) yaşında, buzul dağlar gibi eriyerek, okyanusları taşırarak, adaları batırarak göçmüş gitmiştir.

 

Işığı söndürüyorlar ve lambanın beyaz gölgesi

Bir süre daha ışıyor tümüyle yok olmadan önce

Karanlık dolu bir bardakta çözünen bir tabletmişçesine.

Tomas Tranströmer (İsveççe çev.: Gürhan Uçkan)

[1] Bknz. “Tarkovsky’nin Şair Babası-Andrei Tarkovsky” Yön sayı:09

Bu yazı daha önce Yön Dergisi’nde yayımlanmıştır

Bir Yorum Yazın