Vasıfsız bir Salı akşamı, sevdiği kadınla bir Cumartesi ritüeli olarak geldiği meyhanenin kapısından içeri girer. Onlarca kez geldiği mekânın duvarlarının mavisinin arasında sarı bir leke fark eder. Şaşırır bu lekeyi daha önce görmemiş olmasına. İlk kez ömrünü adadığı bir çift göze kitli değildir gözleri, o dar ve anıları gibi kokan holden geçerken. İçinde bu şerefsiz farkındalığın tarif edilemez boşluğu vardır.

Oturur, sevdiği kadının onu son ziyaretinde unuttuğu çakmağı ve ona bir sonraki gelişinde içmesi için aldığı sigarayı çıkarır.  Önünde hazır duran sek rakının üzerine yavaşça iki parmak su, bir parça da buz koyar. Sigarasını yakar, sol tarafındaki sandalyeyi çevirir, dirseğini sandalyenin sırt kısmına koyar, önce rakısından bir yudum, sonra sigarasından bir nefes alır… Müzeyyen çalmaya başlar…

Önünde duran boş sandalyeye dakikalarca bakakalır… Sigarasının külleri masanın örtüsüne dökülür, elinin tersiyle yere iter külleri… En zehirlisinden bir nefes daha alır sigaradan. Acılı bir gülümseme belirir yüzünde. Beyhude hayallerine dalar gözleri

Sevdiğinin başı göğsündedir, bacakları iç içe geçmiştir. Yazlık bir beldede, gün ağarırken, ayaklarını uzatıp izlediği dalgasız bir denizin verdiği huzurla kıyaslar bu hissi. Göğüs kafesinin hareketleri sevgilisini uyandırmasın diye nefes alış verişlerini denk getirir, bir yandan da saçlarının kokusunu içine çeker. Bu anın büyüsünü çok sevdiği uykuya bile değişemez. Dakikalar sonra sevdiği kadın kocaman gözlerini açtığında, yanağıyla dudağının birleştiği noktaya ufacık bir buse kondurur.

-“Yine uyumadın değil mi?” diye sorar uyku mahmuru.

-“Sen olsan dünyanın en güzel manzarasına bakarken uyuyabilir miydin?” diye cevap verir, ömür boyu senkronize nefes alarak uyuyacaklarından emin bir şekilde. Gülen gözlerinden öper hayatına anlam katan güzel kadını.

“Şalgam almaz mısın ağabey?” diyen garsonun bet sesi böler acı gerçeklerden kaçıp sığındığı hayallerini. Tarifsiz bir nefret duyar günahsız adama karşı. Sanki tam uykuya daldığı anda suratına inen bir tokat gibi gelir bu soru. İstemem dercesine kafasını sallar.

Bu sırada en yakın dostu gelir koşar adım, karşısında duran sandalyeyi çeker, oturmaya yeltenir.

Hışımla elini kaldırır. Yan sandalyeyi gösterir. Ayağıyla karşısındaki sandalyeyi masaya doğru geri çeker. O sandalyenin boş olduğuna inandıramıyordur kendisini.

-“İyi misin?” diye sorar dostu. “Değilsin”.

-Bugün “iyiyim” deyişlerimin son kullanma tarihi.

Tanımadan sevdim ben onu. On yaşındayken, Akçay’da Turban tatil köyünde kamp yapmaya bir kız gelmişti. O yıllarda yazlıkta komşumuz olan, hayattaki ilk ve o zamanki tek arkadaşımla görmüştük onu. İkimiz de görür görmez çocukça bir sevgi duyduk, adını da aşk koyduk. Geceleri, ‘gece dediysem saat dokuz ya da on gibi’, sahilde oturur muhabbet ederdik üçümüz. Kıyaya vuran yosunların kokusu, yüzümüze vuran rüzgâr ve dalga sesleri eşliğinde hayran hayran bakardık kıza. İkimiz de hiç açılmadık tabi. Birbirimize ihanet etmek istemedik. İşte onu ilk gördüğüm anda o yosun kokusu geldi burnuma. Tek kelime etmeden, dokunmadan ve sesini duymadan aşık oldum. İlk günden bu güne kadar hiç şüphem olmadı ömrümün onun kollarında son bulacağından.

Şimdi kurduğum hayallerin yıkıntısının altında toz dumanım. Ağır geliyor. Böylesine bir sevişe, böyle ucuz bir vazgeçiş reva mıdır? Yahu ne olur gözlerimin içine bak ve söyle. Bir daha nasıl böylesine inanarak hayal kurarım ben? Sen benden iyi bilirsin beni. Bir yol göster ne olur. Vazgeç deme sakın, yapamam. Anılarla donattım dört duvarımı, yuvam yaptım ben. Şimdi o anılardan hızlı koşabilir miyim söyle! Kaçabilir miyim göğüs kafesimin içindekinden. Ruhumu bedenimden söküp atabilir miyim? Susma ulan! Bir şey söyle. Allahını seversen kaçırma gözlerini. İçimdeki yangınlara bir bardak da olsa su boca et.

-…

-Şair ne güzel söylemiş be; “Aşk dediğin dört duvardır, boyu göklerde. Yıksan altında kalırsın, yıkmasan içerde.”

Bir sigara daha yakar. Rakısını fondip yapar.

_İkinci Bölüm Sonu_