‘’lncredible India.” Hindistan Konsolosluğuna vize almaya gittiğim gün bir afişte okudum bunu. Öylesine okudum, geçtim.

Beni ne maceraların beklediğinden habersiz… Ne bileyim, Hindistan’a ayak basar basmaz nefes almaya bile vakit bulamayacağım günlerin olduğunu ya da uyursam bir şeyleri kaçırabilirim endişelerini duyacağım günlerin beni beklediğini… Ya da aşka yolculuğumu,  gerçek anlamda inanılmaz bir ülkeye gittiğimi…

Mert Hocam ve grup arkadaşlarımla sabah vize için buluştuğumuzda, hepimiz çok heyecanlıydık. Mert Hocam bizi nelerin beklediğini araştırıp, araştırmadığımızı sordu. Uçan halıdaki Mihraceleri, havada oturan guruları, kaftanlı filleri, rengârenk masalsı sokakları ve Ganj nehrindeki törenleri ne kadar heyecanla beklediğimi hiç çaktırmıyordum. İflah olmaz bir hayalperest olduğum belli olmasa iyiydi hani en baştan =)

Bir tavsiye, vize randevunuza güvenmeyin, sabah 09.00 da numaranızı almanızı tavsiye ederim. Shengen evrakları ile aynı olan dosyanız hazır ise aynı gün vizenizi alıyorsunuz. 42 USD ile birlikte. Tüm evraklarım tamamdı ve 2 saatte işim bitti, aynı gün akşamı pasaportumu teslim aldım. 3 aylık vize ile birlikte. Bu yıl bir değişik uygulama ile Hindistan ülkeye ziyaretleri, kişi bazında 3 defa ile sınırlamış.

Bekle beni Hindistan. 20 yıl niye bekleyip, niye yola bunca yıl çıkamadığımı sonradan anlayacağım Hindistan’a nihayet gidiyorum.

‘’Aman aşılarını ol; aman aç kalırsın, konserve götür, bisküvi al, açık su içme, sakın Ganj’a girme’’ nasihatleriyle uğurlandım. Hepsi bir kulağımdan girdi, diğerinden çıktı. Daha da ileri gidip, hadlerini aşan yorumlar yapanlar bile oldu. Orda elleriyle yiyorlar ‘ıyyyy’; çatal bıçak götür, sokaklara tuvaletlerini yapıyorlar gibi gibi… Düşünsenize, benim heyecandan görmek için uykusuz kaldığım gecelerim oldu Hindistan diye. Ve bu tarz yorum yapan insanlar var etrafınızda. Bu yorumlara kırılsam da, gülümsemeyle karışık bir suskunlukla cevap vermeyi tercih ettim. ‘’Ön yargılarınız karşınıza duvarlar örüyor ‘’ diyebilmeyi isterdim onlara ama anlayamayacaklarını biliyorum. Hindistan’a gelirken ön yargılarınızı geri dönüşümü olmayan bir çöpe atın. Hindistan’ı yaşayın. Hissedin. Size neler hediye ettiğini dönüşünüzde çok daha iyi göreceksiniz.

THY ile 6 saatlik bir uçuş ile Yeni Delhi’ye indik. Ülkemizden 8000 km uzaktaydık. Alanda bize ilk merhaba duvarda asılı olan devasa mudralardan geldi. Yürüyen merdivenlerden inerken ağzım beş karış açık mudraları izledim.

Son derece düzenli bir havaalanı bizi kucaklıyor. Pasaport kontrolde son derece kibar karşılandık, çarçabuk bizi şehre saldılar bile. Otobüsümüzü beklerken havaalanının düzeni ve sakinliği dikkatimi çekti. Bir an tüm Hindistan’ın böyle sakin ve düzenli olduğu hissine kapılıyorsunuz, sakın inanmayın. Çılgın bir ülke var dışında bizleri kucaklamaya hazır. Sabaha karşı güneş doğarken Delhi sokaklarındayım. Sadece ben değil, her türlü motorlu, motorsuz taşıt da. Meraklı gözlerle, yaramaz bir çocuk edalarıyla otobüsün camından sokaklara, insanlara bakıyorum. Onlar da bana tabii. Söylemeliyim, trafik kötü, kural yok. Tüm araçlar çarpık çurpuk hatta. Ve tüm sürücüler kendilerini Kamikaze pilotu sanıyor. Korna seslerinden çıldırabilirim zannederken, birkaç gün sonra neredeyse onları duymaz oldum, tanrım yoksa Hintli mi oluyorum. Alışmıştım. Buna rağmen kaza ya da tartışma görmedim ve trafik akıyor nasılsa. Hemen hemen hepsi İngilizce biliyor ve iletişim çok rahat. Yabancılara karşı son derece nazik ve ilgililer. Para birimi Rupi ve Amerikan Doları değerli… Yanınıza USD aldığınız takdirde her yerde bozdurabiliyorsunuz.  Delhi çok sıcak bir günde bizi karşıladı.

Spor yapmadan bu kadar terlediğimi ve su içtiğimi hiç hatırlamıyorum. Güneş kremim bavulda olduğundan süremedim. Mutlaka açık havada koruyucu kremler sürülmeli. Resmen haşlanıyor insan.

 

 

İlk durak Tac Mahal. Aşk’ın mimarisi. Şah Cihan’ın karısı Mümtaz Mahal anısına yaptırdığı şaheser… Eşinin ölümünden 2 yıl sonra yaptırmaya başlamış ve yapımı 20 yıl sürmüş. İslami, Osmanlı,  Türk, Hint ve Acem mimarisi karışımı…

Dış kapının çevresi Yasin suresi ile çevrili. Adeta kemer gibi. Altından geçiyoruz. Yapımı 20 yıl sürmüş. Mimarı İsa Khan bu eşsiz yapıyı bitirdiğinde, sağ elini kaybetmiş, kesilmiş. Bir daha bu yapının aynısını yapamasın diye. Bunu duyduğumda içimi bir ürperti sardı. Aşkın anıtına ihanet gibi geldi bana.

Dış bahçe avlusunda bir ağaç gölgesinde otururken buldum kendimi. Derin derin nefes alıyorum. İçime sindirmeye çalışıyorum. Sonunda hayallerimin peşine 8000 km uzaklara geldim. Kimseye çaktırmıyorum ama bu ülkenin benim geçmiş yaşantımla ilgili bir bağlantısı olduğuna inandım yıllarca. Belki bu ziyaretimde bir ize rastlarım anılarımda diye her köşe bucağı derin derin sindiriyorum. Haliyle yabancı olduğumuz hemen anlaşılıyor ya, etrafımız seyyar satıcılarla doluveriyor.

Özellikle Yeni Delhi’de sokak satıcıları çok ısrarcı. Avuçlarında onlarca halhal olan satıcılar etrafımı çevirdiler. ‘’Hayır’’ kelimesi onlara hiçbir şey ifade etmiyor. Bir süre sonra kahkahalarla gülerek ellerimde bir avuç dolusu halhal ile kalakalmıştım.

Agra anıt mezarlarla dolu. Hepsinin içinde Tac Mahal’in yeri ayrı tabii ki. Tac Mahal uçsuz bucaksız çimenlerin üzerinde, bembeyaz bir taç gibi duruyor karşımda.

Rehberimiz Tac Mahal’in taşa yazılmış bir şiir olduğunu söylerken haklıydı galiba. Gerçekten büyüleyen bir enerjisi var. Fotoğraflarda defalarca görmeme rağmen, karşımda duran yapının büyüsü çok farklı. Sadece dolunayda geceleri de açık. Muhteşem bir manzara olmalı. İçeride, mezar lahitlerinin olduğu alanda bazı kurallar var. Görevliler sürekli bağırıyor ve kuralları hatırlatıyor. Fotoğraf çekmek için uzun süre duramıyorsunuz. Hatta gizli gizli fotoğraf çekme isteğiniz kamçılanıyor diyebilirim. Yasaktan istek doğar sözü ne kadar doğruymuş.

Kendimi bir masal kitabının sayfaları arasında gibi hissederek geziyorum bahçede.

 

Enfes bir kare. Su taşıyor. Kova içinde buz ve şişe sular var. İçeride en çok ihtiyaç olan şey su. Tam bir kavurucu sıcak ve tek ağaç gölgesi yok.

 

Yasin suresi ile çevrili dış kapıdan bahsetmiştim, geniş bir açıklık alanda duran kapıdan girerken, içeride çok başka bir dünyanın kucaklayacağını bilemiyor insan. Farklı iki mimari ile karşılaşıyorum, iki ayrı mimari tarz. Kırmızı duvarlar daha sonra sık sık karşılaşacağım bir mimari unsur. Lahit mezarın olduğu bölümde mermer işçiliği dikkati çekiyor. Bu mermer kakma işçiliğin adı Pietra Dura. Marköteri işçiliği bildiğimiz. Ve itiraf ediyorum bu fotoğrafı yasak olmasına rağmen, gizli çektirmenin keyfi yüzümden de belli oluyordur herhalde. Hatta ilk denememiz başarısız olup,ikinci de başardık. ‘’Hadi hadi otur çabuk’’ diye bu kareyi çeken Mert Hocamın muzur gülüşü gözümden gitmiyor.

Bir arkadaşımız görevlileri takip ederken, biz de fotoğraf çekme derdine düştük. Ne yani, bu kadar yolu gelip, Tac Mahal’de birkaç kare pozumuz olmayacak mıydı? Bu fotoğraf zaferin fotoğrafıdır!

En çok da şaşkın ama eğlenen yüzleri seyretmek hoşuma gitti… Nereye baksam ilginç kostümlü, güler yüzlü, rengârenk insanlar…

Bu renk cümbüşü insanın enerjisini tavan yaptırıyor. Hep mutlu hissediyorsunuz.

Ne yazık ki çevre kirliliği, egzoz dumanı ve motorlu araçların yaydığı titreşimler Tac Mahal için tehdit oluşturuyormuş. Bir takım önlemler alınsa da temelde erimeler varmış. Yer yer tadilatlar göze çarpıyor. İnsanoğlu kendisinin yaptığı harikaları, yine kendisi yok etmek için uğraşıyor.

Bahçede çimenler sincap dolu, o kadar alışmışlar ki insana, aralarından yürüyoruz ve kaçmıyorlar. Hindistan hayvan dostu bir ülke. Hindu inanışına göre eğer bir hayvana eziyet edersen, tekrar dünyaya geldiğinde, o hayvanın bedeninde varlık buluyormuşsun. Bu sebepten hayvanlar her yerde huzur içinde yaşıyorlar. Köpekler bakımsız ama toklar. Maymunlar tehlike yaratmalarına karşın halkın arasında yaşıyor. İnekler, öküzler her yerdeler. Maalesef kedileri maymunlardan koruyamadıkları için, kediler o kadar şanslı değil.

Sonradan anladım ki, ülkenin olmazsa olmazı sincaplar. Akıllı akıllı bizi seyrediyorlar ve yiyecekleri kolluyorlar. Zararsızlar.

 

 

Zebu diyorlarmış, bir çeşit Hint öküzü. Sivri kıvrık boynuzları ve kamburu var. Bu öküzler Tac Mahal’in bahçesinde ne arıyor diye düşündüm. Hani bizim Topkapı sarayının bahçesinde görsem anca bu kadar şaşırırdım.  Cüsselerine hayran olmamak mümkün değil. Kocamanlar.

DEVAM EDECEK…