İsmail Şişman

Uzun zamandan beri ilk kez gerçek bir polisiye roman okudum: Feneryolu Cinayetleri. Konusu, kurgusu ve karakterleriyle beni hem şaşırttı hem de çok mutlu etti. Neredeyse hiç ara vermeden, bir solukta bitirdim. Öylesine  sürükleyici ve akıcıydı.

İYİ BİR POLİSİYE

Türkiye’de son yıllarda yayınlanan polisiye romanların sayısında ciddi bir artış var. Bir polisiyesever olarak bundan çok memnunum. Ancak, içlerinde gerçekten polisiye diyebileceğimiz kaç roman var derseniz işte orada durup biraz düşünmemiz gerekiyor. Çünkü bu romanların önemli bir kısmı polisiye değil, macera romanı. Evet, içlerinde cinayet var, polis var, katil var ama kurgu, polisiye kurgusu değil. Ne işlenen cinayette bir gizem, ne delil ve ipuçlarının toplanması, ne şüphelilerin sorgulanarak bir bir elenmesi, ne bir muhakeme hiçbiri yok.

Polisiye roman için sonu önceden bilinen roman derler. Aslında tabii ki sonunu bilmek çok zor. Burada kastedilen, katilin en sonunda mutlaka maskesinin düşeceği ve yakalanacağıdır. Ama sözünü ettiğim bu “sözde” polisiyelerde sonunda ne olacağı gerçekten belli ve bunu merak etmek için hiçbir neden bulamıyorsunuz. O zaman tuğla kalınlığındaki bu kitapların sayfalarını çevirmeye de gerek kalmıyor doğal olarak.

Ortalık ruh hastası, psikopat katillerden geçilmiyor. Cinayetler alabildiğine kanlı, dedektiflerin hepsi sorunlu. Bütün bunlara razıyım, yeter ki, güçlü bir entrika, sağlam bir kurgu olsun diyorsunuz, ama o da yok. Bazıları ise, polisiyenin şöyle bir kıyısından geçip gidiyor. Suç, adeta dekoratif bir malzeme. Yazarın derdi başka şeyler anlatmak.

Buna rağmen iyi polisiyeler de var okuduklarım arasında. Feneryolu Cinayetleri bunlardan biri. Hatta en iyisi. İlk baskısını 2017 yılında yapmış. Ben 2018’de çıkan ikinci baskısını okudum. Roman, 1980’lerin başındaki İstanbul’un Kadıköy yakasında geçiyor ve sık sık geri dönüşlerle bizi 1960’ların İstanbul’una götürüyor.

DEDEKTİF KERİM ÜLKÜ

Romanın başkişisi Kerim Ülkü ilginç bir adam. Asıl mesleği dedektiflik. Yıllar önce, Türkiye’de ilk dedektiflik bürosunu o açmış. Yasal sebepler yüzünden bürosunu kapatmak zorunda kalsa da özel olarak çalışmaya yine devam etmiş. Polisle yakın işbirliği yapıyor. Cinayet Masası şefiyle arası çok iyi. Ondan yardım alıyor, karşılığında da çözdüğü davaları ona adeta hediye ediyor. Kamuoyu, cinayetlerin aslında Kerim Ülkü tarafından çözüldüğünü bilmiyor.

Onun aşçılık mesleğine yönelmesi ve sahibi olduğu Ülkü Lokantası ile uluslararası bir şöhrete kavuşması daha sonraki yıllarda gerçekleşiyor. Baba mesleği dediği aşçılığı çok sevmesine rağmen, dedektifliği de bırakmıyor. İki işi birden sürdürüyor.

FENERYOLU’NDA BİR KÖŞK

Romanın konusuna gelince… Kerim Ülkü, çıktığı bir gemi yolculuğunda, Maksude Sermet adında yaşlı bir kadınla tanışır. Kadın ona yıllar önce tanık olduğu şüpheli bir ölümden bahseder. İntihar ettiği zannedilen bir zamanların ünlü film oyuncusu Piraye Arsan’ın aslında bir cinayete kurban gittiğini iddia eder ama bu konuda fazla bir açıklama yapmaz. Aradan uzun bir süre geçer. Soğuk bir mart sabahı Kerim Ülkü’ye, Maksude Sermet’in kız kardeşi Müzeyyen Sermet tarafından yazılmış bir mektup gelir. Maksude Hanım, Piraye Arsan konusunu konuşmak üzere Kerim Ülkü’yü Feneryolu’ndaki köşküne çağırmaktadır. Köşke giden Kerim Ülkü, Müzeyyen Hanım’dan, ablasının birkaç gün önce öldüğünü öğrenince, geçmişteki olayın cinayet olup olmadığını araştırmak için kolları sıvar. Yakın arkadaşı Faruk Arman’la birlikte katilin peşine düştüklerinde, ellerinde tek bir ipucu vardır: Maksude Hanım’ın yıllardır sakladığı bir aşk romanı.

Gizemli bir şekilde başlayan romanın devamında Kerim Ülkü, Piraye’nin ölümüne tanık olan ve bir şekilde onunla yolları kesişen insanlarla görüşür. Aynı olayı ve kişiyi farklı bakış açılarına sahip tanıklardan dinleyerek gerçeğe ulaşmaya çalışır. Böylece, yapbozun eksik parçaları yavaş yavaş tamamlanır ve sonunda gerçek ortaya çıkar.

AKSAMAYAN BİR KURGU 

Feneryolu Cinayetleri, etkileyici ve değerli bir polisiye roman. Adeta ilmik ilmik örülmüş, hiç aksamayan bir kurgusu var. Yazılan her satırın önceden uzun uzun düşünülüp öyle kaleme alındığı belli. Bir polisiye romandan beklenen gizem duygusu, kitabın tamamına hakim. Finaldeki  sürpriz çözüm, tek kelimeyle olağanüstü. Bittiğini zannettiğiniz halde bitmeyen, son satırına kadar okunması gereken bir kitap.

Romanın artıları bu kadar değil. Bir kere çok rahat okunuyor. Gencoy Sümer’in kullandığı dil, alabildiğine sade ve akıcı. Her sayfada artan merak duygusu kitabı elinizden bırakmanıza mani oluyor. Hani bir solukta okunuyor denir ya, Feneryolu Cinayetleri de öyle. 328 sayfa  olmasına rağmen kitabı nasıl bitirdiğinizi anlamıyorsunuz.

Romanda, Kerim Ülkü’den başka iki önemli karakter daha var. Biri, yukarıda da sözünü ettiğim Faruk Arman. Bir tür John Watson ya da Arthur Hastings rolü üstlenmiş. Kerim Ülkü’yle  tartışmayı çok seviyor. Biz de dedektifin düşüncelerini onun sayesinde öğrenebiliyoruz.

  Eski bir gazeteci olan Arman, bir süre Kerim Ülkü’nün dedektiflik bürosunda çalışmış. Daha sonra polisiye roman yazmaya yönelmiş, çok da başarılı olmuş. O ve Kerim Ülkü birçok cinayeti birlikte aydınlatmışlar. Sık sık Ülkü Lokantası’nın üstündeki özel odada buluşup araştırdıkları cinayetle ilgili beyin fırtınası yapıyorlar. Bu odanın bir diğer sürekli konuğu da Cinayet Masası şefi Başkomiser Cevdet Ağan. Çözemeyeceğini anladığı bir cinayetle karşılaştığında Kerim Ülkü’yü ziyaret etmeden duramıyor.

Kitapta 40 bölüm var. Her bölüm ayrı bir kişi tarafından anlatılmış. Roman bu şekilde ilerliyor. Bunun şimdiye kadar polisiye romanlarda hiç karşılaşmadığım bir kurgu olduğunu belirtmeliyim. Faruk Arman ve Kerim Ülkü, yaşanılan zamanı, diğerleri ise 13 yıl ve daha öncesini anlatıyorlar okuyucuya.  İçlerinde sadece biri yalan söylüyor, o da katilin kendisi.

Olayın geçtiği yer Feneryolu. İki yanı ağaçlı yolları, bahçeli evleri, plajları, tren istasyonlarıyla çok değil, bundan elli yıl öncesinin Kadıköy’ü. Kitabın bir yerinde şöyle bir cümle var:

Bütün bir kışı şehirden uzakta, İstanbul’un taşrası sayılan bir sayfiyede geçirmenin, onun meşrebine pek uymadığını anlamıştım.”*

Semtin bugünkü keşmekeşini ve karmaşasını hatırlayınca, Feneryolu’ndan taşra ve sayfiye diye söz edilmesi insana garip geliyor.

KATİL KİM?

Gencoy Sümer, roman boyunca okuyucunun merakını ayakta tutmayı başarmış. Her bölümle, kafanızda yeni sorular beliriyor. Bir sonraki bölüme geçince bu soruların bir kısmından kurtuluyorsunuz.  Ama bu sefer de onların yerini yeni sorular alıyor, hiçbir şeyden emin olamıyorsunuz. Gizem, romanın sonuna kadar devam ediyor.

Feneryolu Cinayetleri, polisiyenin en gözde türlerinden biri olan bir “Kim yaptı?” romanı. Diğer bir deyişle “Katil kim?”. Kitap boyunca kafanıza takılan sorular sadece bunlar değil. “Neden yaptı?” yani cinayetin sebebi ne? Ve daha önemlisi “Nasıl yaptı?”. Bu son soru gerçekten önemli. Çünkü burada, bir kapalı oda muamması söz konusu. Tanıklara görünmeden içeriye girmenin imkansız olduğu bir odada işleniyor cinayet. Zaten bu yüzden de intihar zannediliyor yıllarca.

Yazar, okuru şaşırtıyor, şüpheye düşürüyor, meraklandırıyor. Peki, aldatıyor mu? Kesinlikle hayır. Kerim Ülkü ne biliyorsa, okur da onu biliyor. Bütün ipuçları, tanıkların verdiği bilgiler açık seçik ortada. Okura söylenmeyen, ondan kaçırılan hiçbir şey yok. Cinayet, ayrıntılarıyla ele alınırken, okur da soruşturmaya dahil ediliyor. Ancak yazar, büyük bir ustalıkla gerçeği yani katili okurdan saklamayı başarıyor.

Romanda kullanılan dil de bana çok ilginç geldi. Gencoy Sümer, kahramanlarını yaşadıkları devre göre konuşturmayı tercih etmiş. Bugüne göre biraz eski bir dil bu. Ama anlaşılmaz değil. Elli yıl öncesinin Türkçesi. Bence çok yerinde olmuş. Dönemin havasını hissetmenizi sağlıyor.

Feneryolu Cinayetleri, klasik polisiye tadında bir roman. Altın Çağ’ın yazarlarına adeta bir saygı duruşu. Akıl oyunlarıyla dolu bir kapalı oda muamması.

Ben keyifle, beğenerek okudum. Sizin de aynı keyifle okuyacağınızı ve beğeneceğinizi ümit ediyorum.

* Sayfa: 24

  • Feneryolu Cinayetleri
  • Yazar: Gencoy Sümer
  • Baskı: 2. Baskı/2018
  • Tür: Polisiye/Dedektif
  • Sayfa Sayısı: 328
  • Yayınevi: Herdem Kitap