Dünya coğrafyasında iki süper güç arasındaki soğuk savaş,  döneminin sonlarına gelinen 80li yılların ikinci yarısı devam etmekteydi. Tüm Dünya’ da gündemi belirleyen bu iki süper ülke arasındaki rekabetin hemen hemen her alanda amansızca devam ettiği yıllarda, dünya sporunun en büyük platformu olan Olimpik Oyunların yapılacağı 88 yılına gelindiğinde, gözler Seul’ de yapılacak Olimpik Oyunlar’ a dikilmiş, oyunların başlamasını sabırsızlıkla beklenmekteydi. Bu oyunlar, şimdikilerin aksine Dünya spor kamuoyunda en büyük yarışma platformu olarak görülmekte ve tüm ülkeler bu oyunlar için amansızca hazırlanmaktaydı. İşte bu koşullarda belki de beklentilerin çok üzerinde bir rekabete ve yarışmaya sahne olan erkek basketbol şampiyonasını finallerinin hikayesini bu yazımızda izlemeyenler için yeni bir hikaye olarak anlatmak, izleyenler için ise tarihe uzanan eşsiz bir hatırlatma yapmak istedik.

80li yılların sonlarına gelindiğinde bu iki süper gücün bir ayağı olan Sovyet Rusya’ da Gorbachev iktidarı hüküm sürmekte ve bu yönetim ile birlikte daha fazla dillendirilmeye başlayan Glastnost rüzgarları her alanda yaşamı etkilemeye devam etmekteydi.  4 sene içerisinde dağılacak olan birlikte, dünya politik konjonktürü makro bir değişime giderken profesyonel ve milli takımlar için bu değişim dramatik bir yarı final maçında, geri döndürülemez şekilde başlıyordu… Sisteminde her kaynağı değerlendiren sosyalist düzen, sporcuların altın yıllarını ulusları ve propagandaları adına turnuvalara sürüyordu. Sosyalist disiplin ile altyapı eğitimlerini alan sporcular, uluslararası alanda çok başarılı sonuçlara imza atıyorlardı. İşte bu düzende iki farklı disiplinde yetişen Amerikan ve Sovyet oyuncularının rekabet edebileceği yegane platformlardan olan olimpiyat oyunlarında basketbol şampiyonası yarı finalleri eşsiz bir hikaye ile tarihe unutulmaz puntolarla işleniyordu. Sahanın bir tarafında günümüz Amerikan spor sisteminin benzeri bir ortamda yetiştirilen, atletizm ve hıza dayalı, oyunun estetik yönlerini ön planda tutan oyun felsefesi ile ABD takımı ile kusursuz bir temel basketbol eğitimini, oyun zekası ve disiplin ile birleştirerek ayrı bir basketbol felsefesi oluşturan Sovyetler takımı karşı karşıya geliyordu. Bu karşılaşma herhangi bir yarı final maçı gibi başlasa da bu güzel oyunun tarihinde unutulmayacak iki ayrı basketbol felsefesinin amansız bir mücadelesi haline dönüşecekti.

Bu maçın oyuncular ve basketbol kamuoyu açısından başka bir önemi ise Sovyet yönetiminin uluslar arası platformlara transferlerini engellediği ve Sovyet liglerinde boy gösteren dönemin genç Sovyet yıldızları ile Amerika’nın NBA platformuna oyuncu yetiştirme altyapısı olarak görülen NCAA liginin genç yıldızlarının seviyelerinin test edilecek olmasıydı. Tam da bu ortamda ilerleyen yıllarda Dünya basketboluna damgasını vuracak ve aynı pozisyonların oyuncuları olan Amiral David Robinson ile Arvydas Sabonis arasındaki mücadele maçın bir ölçüde önüne geçiyor ve izleyenlere tadına doyulmaz bir basketbol ziyafeti sunuyordu. 88 yılında henüz 22 yaşında olan Robinson ile 24 yaşından gün alan Sabonis maç boyunca birbirlerine üstünlük kurmaya uğraş verecek ve oyun 3 saniye koridoru içerisinde bambaşka bir mücadeleye sahne olacaktı.

 

Tüm bu yan etkenler dahilinde maçın öyküsüne geçersek; Sovyetler Birliği maça Šarūnas Marčiulionis, Arvydas Sabonis ve Rimas Kurtinaitis, önderliğinde taktik tahtasına çizilmiş hücumları kusursuz şekilde oynayarak başlarken ABD takımı başta David Robinson olmak üzere bire birler üzerinden kurulan oyun planları ile cevap vermeye çalışıyordu. SSCB kadrosunda yer alan bu üç Litvanyalı’nın dikkate değer bir başka özelliği de aynı yıllarda o günlerde SSCB topraklarında yer alan ve bugün Avrupa kamuoyu tarafından tam bir basketbol şehri olarak tanınan Kaunas şehrinde doğup aynı zamanlarda basketbol ile tanışıyor olmalarıdır. Bu süper üçlü SSCB’nin tüm alt yaş grubu takımlarında beraber oynayarak basketbollarını şekillendirmiş ve ülkelerinin bu kritik mücadelede en büyük kozları olmuşlardır. Bu üçlünün oyun sahasına koydukları en büyük farklılık pas oyununa dayalı sabırla örülmüş hücumlarını pota ile şutu atacak oyuncu arasında herhangi bir engel kalmayana kadar sürdürmeleri ve yüksek isabet oranı ile hücumları sonlandırmaları oluyordu. Birlikte büyüyüp bu oyun içerisinde yoğrulmalarının avantajını en iyi şekilde kullanarak satranç tahtasında hamle yapıyormuşçasına bir sonraki hamleyi öngörerek oyunu yönlendiriyorlardı. Amerika takımı bu kusursuz oyun planına üçüncü çeyrek ortasına kadar bireysel performanslarla cevap vermeye çalışsa da basketbol tarihinde nadir bir kaç istisnası olan bireysel performansların takım oyununu yenememe genellemesi galip geliyor ve finale uzanan taraf mahşerin üç atlısının sürüklediği Sovyet takımı oluyordu.

Bu müthiş maçın sonucunda Dünya basketbolunu derinden etkileyen bir kararın da önü açılmış oluyor ve 92 olimpiyat oyunlarında boy gösteren unutulmaz ABD rüya takımının bir bakıma temelleri atılıyordu. Bu mağlubiyetin Dünya kamuoyundaki yankıları devam ederken NBA yönetimi o güne kadar direnç gösterdiği NBA oyuncularının olimpik oyunlarda yer almaması kararını rafa kaldırıyor ve bir sonraki turnuvada Dünya Basketbol tarihinin gördüğü en unutulmaz kadro olimpiyat oyunlarında parkedeki yerini alıyordu.

Başka bir hikayenin temelleri ise yine bu maçın sonucunda gündeme geliyor ve SSCB’ nin dağılımı ile önündeki tüm engeller ortadan kalkıyordu. Bahsettiğimiz bu hikaye o dönemde uluslararası liglere transferleri engellenen ve NBA platformunda etkileri merak edilen SSCB kökenli basketbolcuların transfer kısıtlamalarının tamamen ortadan kalkması oluyordu. Özellikle yazımızın ana konusunu oluşturan 3 Litvanyalıdan Arvydas Sabonis’ in geç de olsa NBA ligine adımını atması Dünya basketbolunda büyük yankı uyandırıyor ve izleyenlere merakla takip edilecek bir hikaye ortaya koyuyordu. 31 yaşında adım attığı bu basketbolun en büyük vitrininde  çaylak yılında beklenenin ötesinde bir performansa imza atan Arvydas yılın çaylağı ve yılın en iyi altıncı oyuncusu ödüllerine layık görülüyordu. Kazanılan bu ödüllerin ötesinde Sabonis’ in oyundaki dominasyonu ve bu günlerde komple bir pivot oyuncusu denince akla gelen oyuncu tipinin ilk örneği olması sebebi ile herkesin aklına bugünlerde bile cevabı merakla beklenen bir soru yerleşiyordu. 31 yaşında adım attığı bu platformda bu denli dominant bir performansa imza atan Arvydas eğer NBA yetenek avcılarının spotlarını üzerine çevirdiği 86 Dünya Basketbol Şampiyanası’nda draftına izin verilseydi NBA tarihi acaba nasıl şekillenirdi? Bu soru Sabonis’ in draft haklarını elinde tutan Portland organizasyonunun unutulmaz isimlerinden Drexler’ a yönlendirildiğinde en az 5 şampiyonluk yüzüğüne sahip olabileceklerini iddia ediyordu. Bu iddia gerçekleşir miydi bilinmez ama bugünlerde Avrupa’ dan NBA platformuna adım atmış en büyük yeteneklerden kabul edilen ve geçtiğimiz günlerde 30000 sayı barajını aşan ilk Avrupalı oyuncu unvanını alan Nowitzki büyük ihtimalle ilk olmayacaktı. Bunun da ötesinde günümüz NBA takımları tarafından kabul görmüş olan, kısa oyuncular tarafından yönlendirilen oyun planı belki de bambaşka bir anlayışla önümüze sunuluyor olacaktı.

Bahsettiğimiz bu olasılık ve keşkelerin yanında bu koca yürekli, yumuşak bilekli adamı izlemeyen nesillerin neler kaçırdığını bilmek bizim için bir şans olsa gerek.  Arvydas’ ın Dünya basketbolunda yaptığı etkinin bir benzerini başka bir Avrupalı oyuncu yapar mı bilinmez ama bugünlerde genç yaşta basketbol severlerin bu tarzda bir oyuncuyu izleme şansının olmaması ve Sabonis deyince akıllara gelenin Arvydas değil oğlu Domantas’ ın olması da zamanın acımasız akışının bir kanıtı olsa gerek. Sıradan bir yarı final maçından çıkan bu denli farklı hikayeler, bu maçın basketbol tarihinde ne denli bir öneme sahip olduğunun göstergesi olarak görülmelidir.

88 olimpiyat oyunları SSCB’ nin birlik olarak katıldığı son turnuva olsa da Kaunas çetesinin sürüklediği Litvanya takımı ilerleyen iki olimpiyatta podyumda kalmayı sürdürerek yeni kurulan bu ülke için çok değerli sayılacak iki bronz madalyayı ülkelerine kazandırıyordu. Bu üçlü içerisinden basketbol kamuoyunda en büyük etkiyi bırakan Sabonis geçtiğimiz yıllarda NBA yönetimi tarafından onurlandırılarak Hall of Fame listesine dahil edilmiştir. Çetenin diğer üyeleri de NBA platformunda şanslarını denese de hiç biri Sabonis kadar parlak bir NBA kariyerine maalesef sahip olamamışlardır. Buna rağmen bugünlerde bir basketbol ekolü olarak tanınan Litvanya’nın basketbol politikasının da bu üçlünün etkisi yadsınamaz şekilde devam etmektedir.

Bir Yorum Yazın