Progresif rock kulvarının emektarlarından Roine Stolt fitilini ateşlediği birçok proje ve bu müzik türüne kattıklarıyla her daim saygıdeğer yeri olan müzisyenlerden biri. Stolt daha önce çalıştığı ya da çalışmak istediği isimlerle ortaya yeni bir şeyler koymak arzusuyla yüreği progresif ritimlerle atan yeni bir topluluğun karşımıza çıkmasına vesile oluyor. Dahası ekibi oluşturan isimler ortaya çıktığından bu yana kariyer ve zanaat alanlarıyla nasıl bir projeye tanık olunacağı hakkında ayrı bir konu başlığı açıyor.

The Sea Within ismiyle ve InsideOut Music etiketiyle ilk albümünü yayımlayıp yola koyulan topluluğun tam kadrosu parmak ısırttırıyor.

Gitarist Roine Stolt (Transatlantik, Flower Kings), vokal ve gitar Daniel Gildenlöw (Pain Of Salvation), bas gitarda Jonas Reingold (The Flower Kings, Karmakanic, The Tangent), klavyede Tom Brislin (Renaissance, Spiraling, Yes Symphonic, Deborah Harry), vokalist Casey McPherson (Flying Colours) ve davulda Marco Minnemann (The Aristocrats, Steven Wilson, UK, Joe Satriani).

Şüphesiz ki dinleyici için bu isimleri bir arada görmek dahi geçtiğimiz günlerde yayımladıkları çıkış albümü için yoğun merak yeşertmeye yetecek de artacaktır. Bu nefis yetenekler birliği neticesinde yetmiş küsur dakikayı aşan süresiyle dinleyiciyi son dönemin en iyi prog albümlerinden birinin beklediğini söylemek şaşırtıcı olmasa gerek.

Art-rock’tan progresif tavrın uzandığı dört bir tarafa, zaman zaman şarkılara detay katan caz piyanonun işlemelerine kadar geniş bir içerikte soluk alıp veren parçalarla vücut bulan topluluğun ilk albümü mücevher gibi parlıyor. Aldınız aldınız.

Müzisyenlerin farklı bir şeyler üretip ortaya koymak, ama deneysel ama daha sade müzik türlerine yönelmek ve takdir ettikleri ya da hayranlık besledikleri müzisyenlerle çalışma fırsatı yaratmak için bir araya geldikleri yan projeler tadından yenmez ürünler çıkarır ortaya.

Tam da böyle bir durumun ortasında usulca The Sea Within şarkılarının derinliklerine bırakıyoruz kendimizi.

Albüm “Ashes of Dawn” ile açılıyor ki daha en baştan Daniel Gildenlöw’ün vokaline teslim olmaya hazır olun uyarısı koyulmalı diye düşünüyorum. Pain of Salvation ile geçtiğimiz yılın en ayrıcalıklı albümlerinden birine üstelik ölümcül bir hastalığın kollarından kurtularak imza atan Gildenlöw iyi gitaristliği yanında mikrofon başı hünerlerini de daima ileri taşıyor. Baştan sona derinlerine çeken melodik yapısıyla albüme nefis bir ilk intiba oluşturup kıskıvrak yakalayan saksafon solosunun kuralsızlığı rengine renk katıyor “Ashes of Dawn”ın. Ardından, damarlarında nefis bir ballad için ne gerekiyorsa barındıran “They Know My Name” çıkıyor karşımıza öyle ki daha bu ilk iki şarkıyla dahi bestelerin melodik kudretine şapka çıkarmak mümkün.

“The Void” nefis kurgusunun yanı sıra albümün en dramatik ve arıza tarafı olarak ayrı bir tansiyona sahip. “An Eye For An Eye For An Eye” çevik ritmik yapısıyla etkisi altına alıp bir süre sadelikler içinde ilerlerken incecik gitar solosuna yanaşılıp bir süre sonra caz piyanonun nefis akustiğine teslim olunan kısımlarıyla akılda iz bırakan ve tekrar dönüp dinlemek adına sözleşilmesi şart olunanlardan.  Mükemmel bir pop caz şarkısı kıvamı taşıyan “Goodbye” bu kez de vokalde Casey McPherson’ın yetenekleriyle baş başa kaldığımız anlara taşıyor dinleyiciyi, gitar solonun kusursuzluğundan sürükleyici ritmik yapısına kadar büyük ihtimal albümün geniş kitleleri etkileyecek şarkılarının başına not edilebilir.

“Broken Chord”dan bahsetmeden olmaz. Öncesindeki enstrümantal “Sea Without” ve sonrasındaki “The Hiding of Truth” ile kurdukları uyum güzel. Şarkı albümün karakterine büyük katkıda bulunmakla kalmayıp ayrı bir bölüm açıyor âdeta. Ayrıca grubun tüm üyelerinin, Roine Stolt’un gitarından aksak ritimlerin efendisi Marco Minnemann ve klavye başındaki Tom Brislin’in can alıcı hünerlerine tanık olduğumuz birçok anı ihtiva ediyor. Tüm bunların yanında 70’ler hissiyatı taşıyan kısımları da unutmamak gerek. İyisi mi on dört dakika boyunca gözlerinizi dinlendirirken bir müzikal tiyatro temsilinin ustalıklı akışına bırakın kendinizi.

Ayrıca son kısımda dört bonus parça var ki bunlardan “Where Are You Going” Yes efsanesi Jon Anderson’un vokaliyle ön plana çıkıyor. “The Roaring Silence” ise bir türlü sıradan olamayan bir albümün bu bölümde de ne anlatmak istediğinin kati kanıtı. “Time” ve “Denise” gibi etkileyici iki şarkıyı son nefese saklamak da ayrı bir progresif kafanın ürünü olsa gerek.

The Sea Within, son dönemlerde başımıza gelen en mühim müzikal ortaklık olarak çıkıyor karşımıza. Dinlediğimiz albüm, zaman zaman yeteneklerini takdir ettiğimiz, bazen olağanüstü manzaralara dalıp gittiğimiz ama çokça da üstesinden gelmesi zor maharetler gerektiren bir bakıma da dinleyiciden özel ihtimam isteyen iflah olmaz bir progresif yürek taşıyor.

Bir Yorum Yazın