Berkay Akbudak

Efenim şimdi adamımız İtalyan asıllı, 1942 yılında Queens’de doğmuş, Brooklyn’de büyümüş, has New York yerlisi, Scozzeze ailesine mensup büyük insanlık Martin Scorsese. Öyle fakir fukara bir sülale değil bunlar, aile Manhattan’da dükkancı. Her iki dedesi, anneannesi, babaannesi yekûn Palermo’lu yani bizim Martin’in kütük Sicilya maşallah. Küçücük bir çocukken günlerini evden kaçıp mahalledeki sinemaya giderek, bazı günler arka arkaya birden fazla film izleyerek geçirirmiş. Ben küçücük bir çocukken Mersin’deydim, Mersin’de evden kaçmak yoktu, kaçsanız da gidecek sinema yoktu. Sinemada film izlemediği günlerde ise dedesinin aldığı televizyonda, o dönem (1950’ler) Amerika’da çok ilgi görmüş İtalyan klasiklerini anneannesiyle birlikte izleyerek hakkında üstün bilgiye sahip olduğu sinema sanatı üzerine ilk derslerine başlar. (1930’ların başlarında Amerika’da başlayan TV yayınının memleketimize gelebilmesi için Almanlar’ın 60’ların sonuna doğru renkli yayına geçiş yaptığı için çöpe atmak yerine siyah beyaz teknolojilerini bize satmaları gerekmekteydi.) Adamımız Martin büyüyünce bu çok hayranlık duyduğu sanatın üretici bir parçası olmaya karar verir ve YÖK’e bağlı olmayan NYU Film School’un puanını tutturarak üniversite eğitimine başlar. Üstüne sinema tarihi yüksek lisans da yaparak olayı büyütür. Bu süreç boyunca annesi “oğlum bi meslek seç onu oku sinemayı da hobi olarak yaparsın boş vaktinde” demez. Hatta bizim Martin kendi okulunda hocalık da yapacak, Spike Lee, Oliver Stone gibi gençleri eğitecektir. Özellikle Oliver Stone zibidisi senaryo okumayı, oyuncularla doğaçlama yapmayı, çekilenleri şiir gibi kurgulamayı ve kokainin dozunu 45 yıl aynı tutmayı Martin hocasına borçludur.

New York’lu, okullu bir sinemacı adayı olarak yeni hayatına başlayan Martin, kendiyle aynı yaşlarda hem okuldan hem New York’tan tanıdığı Francis, Woody, George ve Brian gibi meslektaş adayı kankalarıyla takılır. Birbirleriyle fikirlerini paylaşıp duran bu abiler çok kısa sürede memleketleri Amerika’dan çıkarak dünya sinemasını hunharca etkileyecek filmler yapmaya başlar.

Resim

Martin Scorsese’yi meslektaşlarından ayıran en büyük ve önemli özellik; sinema sanatına yalnız birbirinden güzel eserler vermesi değil sanatın gelişimine hizmet eden katkılar da sunmasıdır. Akademik yönü gelişmiş olan ve teorik-pratik, anormal bir sinema bilgisine sahip olan Martin, mesleğinin dışında sinema sanatına hayran, hadi âşık bir şahıs olarak bu sanatın tarihine dair belgeseller de çekmiş, gözünü sevdiğim yazılı kültürüne kaya gibi tuğlalar çakmıştır. A Personal Journey With Martin Scorsese Through American Movies gibi başta da bahsettiğimiz çocukluk yıllarının filmlerini incelediği veya Il Mio Viaggio In Italia gibi anneannesinin eşliğinde izlediği büyük İtalyan klasikleri hakkında çektiği belgesellerle hakkı ödenmez işler yapmıştır. Arada ustam dediği, büyük hayranlık duyduğu hain yavşak Elia Kazan filmleri tarihçesi (A Letter To Elia) belgeseli de çekmiştir (hiçbir filmine laf söylenmez ama Elia haindir, yavşaktır). Hazır siftahı çektiği belgesellerden atmışken devam edelim. Kariyerine kurmaca film yönetmeni olarak başlamış ve ağırlıklı olarak bu yoldan devam etmişse de gayet iyi bir belgesel yönetmenidir. Her iyi belgeselci gibi geçmişi günümüze taşıyıp tanıtmak ve/veya yaşadığı çağın kültürünü geleceğe bırakmak gibi bir misyonu hakkıyla üstlenmiştir. Çekimleri sırasında kuliste kafayı çektikleri için kankası, büyük Ahmet Ertegün’ün ölümüne sebep olduğu Rolling Stones filmi Shine A Light,Amerikan Mastersserisi için çektiğibir Amerikan Master’ı olan kankası Bob Dylan filmi No Direction Home, bir başka kankası George Harrison’ın biyografisi Living In The Material World gibi birbirinden güzel belgeseller örnek verilebilir. Hatta henüz çok acemiyken kamera ve kurgu asistanı olarak efsane Woodstock konserinin belgelenmesinde de görev yapar. Deli (gibi) çalan Hendrix’i kaydedenlerden biridir. (Not: Mick Jagger ve Keith Richards ölümsüzdür.)

Resim

Son yıllarda ise Akademi destekli yürüttüğü, kurucusu olduğu bir vakıf sayesinde (The Film Foundation) eskimiş, yıpranmış filmlerin (sadece memleketinde değil tüm dünya çapında, bizden de Yılmaz Güney’in Yol filmi dahil) ses ve görüntü restorasyonunu gönüllü sağlamaktadır. Daha ne yapsın bu adam daha ne yapsın? Bu yandan yandan yürüttüğü, annemin dediği gibi hobi olarak yaptığı kısımları kısaca özetlediysek kariyerinin büyük hacimli kısmına geçebiliriz.

Bütün büyük author yönetmenler gibi bugüne kadar bilinen film türlerinin istisnasız hepsine ait örnekler içeren filmler çekmiştir. Belgesel dedik, müzikal, komedi, fantastik, korku-gerilim, biyografik, feminist, tarihi, siyasi, dini, boksör, mafya, yine mafya gibi türlü çeşitli, zengin bir filmografiye sahiptir. (Bir dakika, savaş? Hiç mi Vietnam, 2. Dünya savaşı filmi çekmedi? Yoo yo olamaz bir dakika..)

Resim

Tipik bir okullu New York ekolu olan Martin başta saydığımız arkadaşı meslektaşlarıyla Amerikan sinemasının akışını değiştiren (bknz: http://www.rotka.org/amerikan-ruyasi-amerikanin-gordugu-ruyadir/ ) Boxcar Bertha, Mean Streets, Alice Doesn’t Live Here Anymore gibi bağımsız ama güçlü, yüksek sesli filmlerle kariyerine başlar. Özellikle Mean Streets filmi büyük dikkat çeker. Bunda ilk kez birlikte çalıştığı ve daha sonra tam sekiz kez (şimdilik) daha çalışacağı ve belki de filmden daha çok dikkat çeken Robert De Niro’nun payı büyüktür. Sinema sektörüne ses teknisyeni olarak başlayıp oyuncu çıkan De Niro’yu Martin’in en yakın arkadaşlarından biri olan Brian De Palma tavsiye etmiştir. De Palma, Bobby’le arka arkaya Greetings, The Wedding Party ve Hi, Mom gibi harika filmler çekerek dünyanın en büyük keşfini yapan adamdır. Hay Allah razı olsun.

Alice Doesn’t Live Here Anymore ile ilgili görsel sonucu

Şiddet ağırlıklı içeriklere bayılan Martin bu özelliğiyle başta Tarantino gibi babaların abisi sayılır (Martin’in bayramlarda gidip elini öpmesi gereken abisi de Sam Peckinpah’dır, onu da sonra anlatırım.). Şiddete olan bu düşkünlüğü onu çekildiği dönem için bile aşırı bulunan (kanlı sahneler, çocuk fahişe, bol bol küfür…) muhteşem Taxi Driver filmine götürür. Bu filmle Cannes film festivalinde Altın Palmiye kazanarak De Niro ile birlikte starlık koltuğuna otururlar ve o koltuktan hiç kalkmazlar. Filmlerinde özgün müzik kullanmayı reddedip “dünyada zaten birbirinden güzel milyonlarca müzik varken neden yenisi yapılsın” gibi aptalca bir laf ederek Sex Pistols’dan Eric Clapton’a, Sinatra’dan Rolling Stones’a bir sürü pop-rock eserini sahnelerinde kullanır. Her New York’lu sanat adamı gibi gençliğinden beri jazz ve blues hayranı olan Martin, Taxi Driver filminin müzikleri için ise Citizen Kane, Psycho gibi efsane filmlerin de müziklerini yapan büyük üstad Bernard Herrmann ile çalışarak istisna yapar. O kadar jazz ve blues düşkünüdür ki yönetmenleri arasında kendi dışında Clint Eastwood, Wim Wenders gibi devlerin olduğu, ortak yapımcı olarak da yer aldığı The Blues adlı belgesel diziyi üretir. (Yine mi belgesel?)

taxi driver ile ilgili görsel sonucu

İlk gençlik yıllarında rahip olmak isteyen, bunun için çalışmalara başlayan, çocukluğunda bir dönem Old St. Patrick’s katedralinde papaz yardımcılığı bile yapan Martin bak çok ilginçtir gidip rahipliğe çok benzeyen yönetmenlik mesleğini seçiyor. Yönetmenlik de rahiplik gibi kendi doğrunuzu başkalarının doğrusu yapmak için kafaya kafaya vurarak ikna etme işidir. Bu arada o katedrali filmlerinde kullanıyor, hatta dur söyleyeceğim The Godfather’daki meşhur vaftiz sahnesinin çekildiği katedraldir burası, New York küçük yer denk geliyor işte.

Okul süresi boyunca öğrencilik filmleri sayesinde yapımcıların dikkatini çekerek hemen profesyonel kariyerine başlıyor. Benim öğrencilik filmlerim babamın bile ilgisini çekmemişti, neyse, 25 yaşına gelen Martin kendinden 3 (üç) yaş büyük hemşehrisi, tiyatrocu Harvey Keitel’ı yanına alarak sonunda (Keitel’in de) ilk uzun metraj filmini çekiyor: I Call First. NYU’dan hocası olan Prof. Haig Manoogian (aynen aynen Manukyan) öyle hocadır ki Martin’in bu ilk filminin yapımcısı olur. Bu sebepledir ki ondan hiç kopmayan Martin, Haig hocanın vefat ettiği sene çektiği Raging Bull filmini bu büyük insana adamıştır. Kim bilir büyük dedemler memleketim Ermenileri’ne kibarca buradan gitmelerini rica etmeseydi benim de böyle bir hocam olabilir, filmime yapımcı olur, ben de filmi ona adardım, şeker de yiyebilirdim.

Raging Bull ile ilgili görsel sonucu

1.63 boyuyla bizim memlekette olsa hafta sonu eklerinde, talk showlarda cep yönetmeni, minik dev, o bir duayen, abi seni çok seviyoruz, bir alkış almaz mıyız, gibi şerbetlenecek olan bu sanatçı kişi her filminde biraz daha büyüyerek enginlere sığmaz olup gerçekten devleşmiştir. İlk filmini 16 günde, ikincisini 22, üçüncüsünü 27 günde, küçücük ekiplerle yarı gerilla, minimum ışık ve dekor desteğiyle çekmişken, şimdilerde her bir filmi multi milyon dolarlarla 9-10 ayda çekiliyor. Şimdiki imkanlara o zaman sahip olsaydı ilk filmleri nasıl olurdu acaba?

Mean Streets için kendisine De Niro’yu öneren De Palma’nın büyük kıyakları bununla kalmaz. Taxi Driver’ın senaryosunu dostu Martin’e yine bizim Brian paslamıştır. Arkadaşlar güzeldir. Bir başka arkadaşı Francis, projesini hazırladığı ama sadece yapımcılığını yapmak istediği The Godfather 2 filmini yönetmesini ister ama diğer yapımcılar onaylamayınca o iş yatar. Francis de ne yapsın yine işin başına geçer ve yine Oscarlar falan. Zaten Francis zamanında Mean Streets’i çekebilsin diye Martin’e bütçe desteği atarak arkadaşlığını gösteriyor, arkadaşlar güzeldir. New York’lu İtalyan asıllı olmak daha güzeldir. Sinemada İtalyanlar’ı aşan henüz yok.

Cannes Film Festivali’nden Taxi Driver ile Altın Palmiye, After Hours’la en iyi yönetmen, Bob Dylan belgeseli No Direction Home ile Grammy, Venedik Film Festivali’nden Goodfellas ile en iyi yönetmen dahil 3 ödül, The Age Of Innocence ile özel ödül ve katkılarından dolayı sinemanın 100. yılı için verilen özel Altın Aslan ödüllerini kazanır. Dünyanın hemen her festivalinden yüzlerce ödül kazanmıştır. Abi yaz sonu gibi bizim burada Gazi Koşusu var Veliefendi’de gel onu da kazan onu da sen al. Bu ödül alma işini kazanma sıklığı ve ödüllerin verildiği coğrafya üzerinden düşünecek olursak akla şu soru geliyor: Avustralya’dan İzlanda’ya her yerden ödül kazanan bu adam ödül almaktan ne ara vakit bulup da o ödülü aldıran filmi çekiyor? Dert ettiğimiz bu sorunun cevabı çok basit, çoğu ödülü almaya gitmiyor. Adama sen kimsin lan herife bak diyen yok. Adamın işi gücü var, adam meşgul, hayatının en büyük kariyer hedefi Ayşe Arman röportajı değil. Bunca büyük küçük ödülün arasında tam on iki (12) kez bizzat şahsen aday olmasına karşılık dümenden de olsa bir (1) kez Oscar kazanmıştır. Letters From Iwo Jima ile Amerikan salyası akıtan Clint Eastwood’a ayıp olsa da (bence) asıl ayıp bir sinema şaheseri olan Babel ile Inarritu’ya yapılmıştır. (Artık nasıl bir ayıpsa telafi etmek için iki yıl üst üste adama Oscar verdiler. Güzel tazminat.) Sen o kadar birbirinden orijinal, birbirinden güzel film çek, git Hong Kong uyarlaması bir filmle Oscar al, Özcan Deniz misin mübarek?

Oscar’ın bir hayrını görmese de eşe dosta güzel Oscar’lar kazandırmıştır. Mesela Ellen Burstyn, Alice Doesn’t Live Here Anymore ile bir önceki sene The Exorcist’deki muhteşem oyunculuğuyla kaçırdığı en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanmıştır. Yapımcılar Ellen’a seninle güçlü kadının ayakta kalma hikayesine dair bir film yapmak istiyoruz, yönetmen seç diyorlar. O da De Palma diyor (lan yine mi sen?). De Palma, Coppola çeksin diyor (lan sen de mi buradasın?). Coppola da Scorsese diyor (hah geldi.). Yapımcılar az daha sabretse böyle böyle Zeki Demirkubuz’a kadar gelirmiş. Neyse ki Martin tamam diyor, konu kapanıyor. Dostoyevski ölüyor. İzlediğim en iyi ana konusu tek başına kadın olan bu filmi çekiyor bizimki. Thelma and Louise gibi köpüklü, şımarık cilası da yok üstelik, tertemiz film.

Geliyoruz Cannes’da Altın Palmiye alarak Martin’i şampiyonlar ligi çeyrek finaline 4 Oscar adaylığı ile taşıyan Taxi Driver’a. Onlarca Hitchcock filmi bestelemiş, son işi bu film olan müzisyen Bernard Herrmann, The Godfather 2 ile coşmuş Robert De Niro, genç delikanlı Jodie Foster ve en iyi film adaylıklarından hepsi eli boş dönüyor, zaaaa. En iyi film Oscar’ını Rocky’e kaptırmanın acısı büyük olmalı ki 4 sene sonra boks filmi öyle çekilmez böyle çekilir deyip, De Niro’yu pasta börekle göbekleyip, kamerayı ringin içine sokup başyapıt Raging Bull’u, hem de siyah beyaz çekiyor ve bu filmle De Niro Oscar’ı ikinci kez alıyor. En iyi yönetmen ve en iyi film yine kaçıyor.

Resim

Taxi Driver demişken efsane, ayna karşısında geçen sahneyi tek başına De Niro’ya borçlu olduğumuzu da söyleyelim. Sahne senaryoda “Travis aynaya bakmaktadır” diye geçiyor, gerisi Robert’ın doğaçlaması ve tarih. Bakınız iyi senaryoyu doğru oyuncuya doğru aktarırsanız o oyuncu kattıklarıyla filminizi, burada olduğu gibi tek sahneyle efsane boyutuna ulaştırır. O sıralar, anlaştıkları halde hala Bertolucci’nin epik 1900 filminde çalıştığı için İtalya’da olan De Niro’nun işinin bitmesini tam bir buçuk yıl bekleyen Martin hoca bu sabrın karşılığını da fazlasıyla alıyor, bu da iyi yönetmen olmaya dahil. Bekliyor dediysek boş boş oturup yapmıyor bunu işte gidip Alice Doesn’t Live Here Anymore filmini çekiyor. Şimdi bu adam memleketimden bir yönetmen olsaydı küsmüş, De Niro’ya sövmüş, hala mal mal röportajlar veriyor, 40 yıl sonra sağda solda sövmeye devam ediyordu. Az laf çok iş hocam, bak.

Raging Bull’a kadar geldik ama arada yine Robert De Niro’lu müzikal yani manasız, gereksiz bir film olan New York New York’u o zamanki manitası Liza Minnelli ile çeker. Olsun hepimiz insanız. Bu tipsiz filmin setinde De Niro elinde Raging Bull diye bir kitapla dolaşıyor. New York New York’un başarısızlığı ile Martin’in kokain bağımlılığı artıyor. Ölmek isteyen Martin’i hastanede ziyaret eden Robert ve yapımcı Irwin Winkler işte o kitabı filme çekmeye ikna ederek babanın hayatını kurtarıyorlar, Allah razı olsun. Raging Bull’da daha önce sadece bir (1) filmde oynamış Joe Pesci’yi De Niro’nun ırz düşmanı kardeşi rolünde izliyoruz. Ayrıca her ne kadar jenerikte adı yazmasa da Turturroların John’u ilk kez bu filmle kamera karşısında görüyoruz. Robert gibi Joe da Martin’in sıkı dostları arasında yerini alır ve en sıkı dost Harvey Keitel unutulur. Bak bir hata daha. Robert ve Joe ile arka arkaya filmler çekerken Harvey’la bir daha çalışmaz (şaka şaka daha Judas yapacak onu).. Hani şu kankası Coppola’nın bir ay çektikten sonra Apocalypse Now’ın setinden kovduğu, ortak tanıdıkları aracılığı ile senaryosunu okuyup bayıldığı ve çekilmesi için kendini yırttığı Reservoir Dogs filminde Mr. White’ı oynayıp Quentin’e kariyer desteğinin en büyüğünü veren Harvey Keitel. Sen kaybedersin Martin, Harvey alayından iyi oyuncudur. (bknz. Ulysses’ Gaze) (Hadi bunu da benden duyun, ilk kez bu yazıda açıklanıyor toplaşın: Geçenlerde Martin baba The Irishman adıyla yeni bir film bitirdi. Yine bir çete, suç filmi olan yapımda yönetmen Scorsese, sıkı durun, De Niro, Joe Pesci gibi ekürilerin yanına eski dost Harvey ve ilk kez çalıştığı Al Pacino’yu ekleyerek ayarı kaçırmıştır. Nasıl ama? Hadi yine iyisiniz.)

Resim
New York New York

Hoca devam ediyor ve yine Robert De Niro’lu, bu sefer yanına efsane Jerry Lewis’i eşlediği The King Of Comedy adlı, kendisinin de dahil olduğu şov dünyasını kara mizahla hicvettiği vasat ama orijinal filmi çekerek 80’lere dalış yapıyor. Saçları mohikan yapmış, saksafon çalmayı öğrenmiş, kilo alıp vermiş Robert De Niro’nun bu filmde aklına fazla bir şey gelmemiş olacak ki sadece bıyık bırakarak metodunu uygulamış.

Bu filmin üstünde kendimizi yormayalım gelelim bir sonraki film olan After Hours’a. Griffin Dunne’un (neredeyse) tek başına oynadığı ve Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmen alan bu film, başı belaya giren bir adamın kısıtlı süre içinde zamana karşı yarışarak kendini kurtarma çabasıyla sabahı etmesini anlatıyor. Dönemin en güzel ve hızlı açılış sahnelerinden birini bu filmde görebilirsiniz, görün. En iyi yönetmen ödülünü icabında Amerikan’ın da küçük bir dünyası olduğunu gösterdiği için aldı herhalde, sonuçta en iyi yönetmen en iyi kandıran değil midir?

Efsane boyutunda olmadığı ve yolumuz uzun olduğu için bu filmi de geçip sıradaki film olan The Color Of Money’e geliyoruz. Dünyanın en güzel abilerinden Paul Newman’ın ta 1961 senesinde oynadığı The Hustler filmindeki efsanevi bilardocu Fast Eddie Felson karakteri 1986 yılında bu filmle tekrar karşımıza çıkıyor ve güzel Paul o zaman aday olup da alamadığı en iyi erkek oyuncu Oscar’ını 25 yıl sonra aynı karakteri oynayarak alıyor. Yanına da güzellikte Paul abisinden aşağı kalmayan Tom Cruise’u koyan Martin reyiz, eğlencesi yüksek, izlemesi zevkli bir başka film daha ekiyor Hollywood ormanlarına. Tom Cruise ise starlığa yükseldiği Top Gun ile aynı sene oynadığı bu filmle prestijini cilalayarak Rain Man’a doğru yola çıkıyor. Güzel yolculuk.

Resim
The Color of Money

Mesleğinde durmak bilmeyen Martin Scorsese kokain ve film çekmeye devam ediyor. Sıradaki proje olarak, okuyup hayran kaldığı Nikos Kazancakis romanından uyarlama, kitapla aynı adı taşıyan The Last Temptation Of Christ filmini çekmeye niyetleniyor. Koskoca Hollywood ormanlarında kimse bu filmi yapmak istemez. Bir tek Universal Pictures yapacağını söyler, o da şirketin maaşlı vampirlerinin Martin’e bir sonraki filmini kendileri için piyasa işi çekmesi şartını koşmasıyla. Kanı bol Martin tamam diyor. Filmi çekiyor, sözleşme şartına karşılık da bir yeniden çevrim olan De Niro’lu temposuz, dengesiz, çiğ, zevksiz Cape Fear filmini çekiyor. Amma da piyasa işi izleyen olmadı filmi. Çok çalışkan Martin’imiz bu iki film arasında başka bir şirkete (Warner Bros.), bence başyapıtı olan, üstüne zor çıkılır, yine De Niro’lu ama Ray Liotta’nın De Niro’yu aştığı (başka da başarısı yok malın) hatta herkesin herkesi, her şeyin her şeyi aştığı muhteşem, lan çok güzel GoodFellas filmini çekiyor. Bu arada Scorsese de olsan  (her kim olursan ol) projeni kabul ettirebilmek için kapı kapı dolaşıp kahrolabiliyorsun. Biz bu imansız Amerikanlar’a tam da bu yüzden adamlar işi biliyor diyoruz. Bizdeki gibi yalakalık, biatçılık yok. İki tane idare eder film yaptı diye adamı kral, üstat, duayen ilan edip on tane birbirinden rezil film yapmasını sağlamıyorlar. Projen kötüyse değil Schmeichel, Scorsese olsan kurtaramazsın.

Resim

The Last Temptation Of Christ, kabaca özetlersek Hz. İsa’nın peygamber olduktan sonra öldürülene kadar olan hayat hikayesini anlatıyor. İsa rolünde ne yaptığını bilmeyen bir Willem Dafoe, Judas rolünde her zaman ne yaptığını bilen Harvey Keitel’i o saçlarla, o kostümlerle görmek filmi izlemenize engel olsa da yer yer sert ve çarpıcı bir film. Bu özelliklerinden dolayı film bazı ülkelerde yasaklanır. Bilin bakalım o ülkelerden biri hangi cumhuriyet? İçinde tek bir küfür dahi geçmeyen bu film, Martin’in 500 küsür kez “fuck” denen filmiyle (daha ona gelmedik) aynı notu; Amerikan sinemasının en ağır notu olan R (restricted) notunu alır. Notu veren de faşist deliği MPAA (The Motion Picture Association Of America – Amerikan Sinema Filmleri Derneği, kuruluş 1922, bizim Cumhuriyet’ten önce).  Bu film yüzünden birçok kişiden ve radikal gruplardan ölüm tehditleri alan Scorsese, bir süre korumalarla yaşamak zorunda kalmış. E sonra bu abiler “tamam ya Allah’ından bulsun” deyip sakinleşmiş, unutmuş mu, ne olmuş? İlk 3 gün çok kızdık sonra geçti mi demişler? Neden hala tehdit etmiyorlar film orda duruyor?

Geliyoruz Venedik Film Festivali’nde kendisine Gümüş Aslan ödülünü kazandıran başyapıt GoodFellas’a. En iyi yardımcı erkek oyuncu alan Joe Pesci hariç aday olan diğer herkes Oscar’ı ıskalamıştır. Filmin muhteşemi Joe Pesci’dir, ödül doğrudur. Ray Liotta gibi Joe da süperstar Robert De Niro’dan iyidir. Kusura bakma Bob dayı. De Niro mafya mıdır neden bunlar konuşulmuyor arkadaşlar? İlla yüzüne söylemeniz gerekmiyor siz de benim gibi arkasından konuşabilirsiniz. Önce Raging Bull’la arkasından GoodFellas’la en iyi yönetmen Oscar’ını Martin’e vermeyen Akademi akademi değildir, ulan verse de değildir. (Bu arada 1980’de bu ödülü Robert Redford’a (ilk yönetmenliği olan Ordinary People filmiyle) 1990’da da Kevin Costner’a (ilk yönetmenliği olan Dances With Wolves filmiyle) kaptırmıştır, o yıllarda Akademi üyelerinin %86’sının hetero kadın olduğuna karar verdim.) Dünyanın en iyi tek plan “steadyshot”ı bu filmdedir. Hiç kesilmeden, dur durak bilmeyen, alçaktan uçar gibi süzülen bir kamerayla çekilen bu sahne, dışarıdan içeriye, karanlıktan aydınlığa, ıssızlıktan kalabalığa gire çıka izlediğimiz bu 3 dakikalık güzellik elbette yönetmenlik dehası ile açıklanabilir.

Resim
Ordinary People

Film, 1950’lerin ortasında genç bir çocuk olan Henry Hill’in, mahallenin ağır abileri elinde büyük bir çetenin parçası olmasının anlatıldığı gerçek bir yaşam öyküsüdür. Scorsese, De Niro’nun oynadığı Jimmy Conway rolünü ilk olarak Al Pacino’ya teklif etmiş fakat Pacino reddetmiş. Sebep? Al Pacino gerekçe olarak hep aynı rollerde oynadığını, farklı işlerde görünmek istediğini söyler. Tamam Pacinocum güzel diyorsun da gidip aynı sene Dick Tracy filminde Big Boy Caprice rolünü oynamayı biliyorsun (şuna Google’dan bi bakın Allah’ın adına). Scorsese konu üzerine eser vermekte geriden gelse de inadım inat, iradeyse irade ulan tavrıyla efsanevi Rocky’nin ardından Raging Bull’u, the Godfather’dan sonra da GoodFellas’ı çekebiliyor. Bu büyük filmlerin bırakın altında ezilmeyi neredeyse üstlerine çıkıyor. (Yemişim Rocky’yi de The Godfather’ın üstüne biraz yavaş çıksın.)

Efenim geliyoruz hani şu The Last Temptation Of Christ filmini çekebilsin diye söz verdiği, piyasa işi olacak olan filme: Cape Fear. Yine mi güzeliz yine mi De Niro dedirten filmde Nick Nolte, başarısıyla De Niro’yu zorlayan bir başka oyuncudur. Jessica Lange kendi kendini zorlar ama fena değildir. Çocuk oyuncu statüsünde çalıştırılan Juliette Lewis ise çocuktur evet ama oyuncu değildir maalesef. Orijinali 1962 yapımı olan filmin bu yeniden çevrimine hiç gerek yokken dünyanın parası harcanmış, gişede patlama yapması beklenen film elde patlamış, kendini zor kurtarmıştır. Gerilim ağırlıklı olan içeriği ile suç, kaçma-kovalamaca, psikolojik dram gibi alt türleri de kapsayan bir film olan Cape Fear’ı lüzumsuzsa söndürünüz.

Scorsese’nin, neden çektiğini kendisinin de anlamadığı, 19.yy. kostüm ve peruk filmi olan, Danie Day-Lewis’in Michelle Pfeiffer’la nişanlı olduğu ama Winona Ryder’a aşık olduğu (tam tersi miydi?) The Age Of Innocence filmiyle ilgili söyleyeceklerim bu kadar.

Resim

Tam da yeni film arayışına girdiği sırada bir başka yakın dostu Steven Spielberg, Billy Wilder, Roman Polanski gibi devlerin yanında Martin’e de Schindler’s List adlı filmi yönetmesi için teklif götürür. Martin ise Seteven’a oğlum otur kendin çek işin ne, diyerek dünyanın en güzel hareketlerinden birini yapmıştır. Koca projeyi reddeden Martin yeni film olarak Casino’yu seçer. Allahım esaret gibi yine Robert De Niro, kısa bir ara vermiş olsalar da yine Joe Pesci ve kariyerinin en altın ve çıplak dönemini geçiren Sharon Stone’lu kadrosu ile bir Las Vegas türküsü olan film, Scorsese paletine yeni renkler katmaz ama eldeki renkler her zaman ki gibi çok güzeldir. Sharon Stone bu filmle, şimdilik, ilk ve tek Oscar adaylığını alarak popülaritesine popülarite katıyor. Öyle ki bu sayede zamanı gelince Kurtlar Vadisi’nden rol kapıyor. İşte size bir başarı öyküsü. Casino, Scorsese/De Niro limitedin 7. filmi. (“Yılan gibi Di Caprio varken bu saatten sonra kim öper De Niro’yu.” M. Scorsese, Staten Islan, NY, 2002.)

Sinema işi öyle yalan dolan bir iş ki, mesela Scorsese, koskoca Dalai Lama’nın hayatını anlatmak için Kundun gibi bir filmi Çin ülkesi izin vermediği için Tibet’te çekemiyor, gidip Fas’ta çekiyor. Ne olacak canım ha Tibet ha Fas, aynı. Hani şu Tatooine gezegeni sandığınız Fas. Martin, işte bu gidip yerinde çekemediği film yüzünden Çin hükümetiyle gerginlik yaşayıp Tibet’e ömür boyu girmesi yasaklanan 50 kişiden biri oluyor. Geçmiş olsun.

(Nicholas Cage’li uyku ilacı gibi bir film olan Bringing Out The Dead adlı Taxi Driver çakması filmi atladık. Onu da atlayalım ya öf.)

Artık 2000’li yıllara taşınan ve Di Caprio ile tanışan Martin, Amerika’nın şimdiki halinin ilk adımlarının atıldığı vahşi New York sokaklarını anlatmaya çalıştığı cıvık, yavşak Gangs Of New York filmini çekiyor. Her filminde abartıp durduğumuz Daniel Day-Lewis’i bu filmde abartmasak da olur yoksa başımın üstünde yeri var. Güzelce bir Cameron Diaz ile de Hollywood sarısı katılan film 10 (on) dalda Oscar’a aday olur ve hiçbirini alamaz. Ouch.

Resim
Gangs Of New York

Martin başkan bu film için İtalya’nın efsane Cine Citta stüdyolarında 19.yy. New York’unu inşa ettiriyor. Spielberg gibi boş adam olan kankası George Lucas bir gün bu sete ziyarete gelip de devasa dekorları görünce arkadaşı Martin’e “Artık bu setleri bilgisayarda yapıyorlar abi.” diyor. Bunu duyan Martin altta kalmıyor ve “Dünya 5’ten büyüktür George”, diyor. George şok.

Bugüne kadar De Niro ile 9, Di Caprio ile 5 film çeken 3 evlat babası Martin Scorsese 8 adet en iyi yönetmen Oscar adaylığı ile bu mevzudaki rekoru elinde tutuyor. Yönetmen olarak kendisiyle özdeşleştirilen sinematografik özelliklerin hiçbirini kendi bulmuş ya da geliştirmiş değildir fakat çok iyi bir uygulayıcıdır. Bu sebepten ötürü ölümlüdür. O sinematografik özellikleri (yavaşlatılmış görüntü, donan kare, anlatıcı dış ses, zamansal atlamalar, müzik kullanımı vs.) en iyi kullananlardan biri olduğu ve iyi sinema bilmekten sebep bol bol gönderme yapmak, selam çakmak gibi güzel huyları olduğu için de ölümsüzdür. Arada ufak ufak keyfine göre oyunculuk da yapan, yüksek enerjili, komik, aşırı zeki, çalışkan, ahlaklı mı bilmem ama çok yetenekli bir adam Martin Scorsese. Akira Kurosawa’nın Dreams filminde Van Gogh’u canlandırıyor. Bertrand Tavernier’nin ‘Round Midnight filminde (gerçek hayatta olduğu gibi) jazz aşığı klüp sever bir adamı ve R. Redford’un Quiz Show filminde TV dünyasının şikeleri içinde yaşayan bir başka adamı oynuyor. Biri Japon, biri Fransız, biri kendi gibi Amerikan olan bu yönetmenlerin hepsi yakın arkadaşıdır. Şimdi böyle bir adam sanatsal ve vizyonel olarak beslenmesin de ben mi besleneyim? Tabii ki ben besleneyim. Böyle arkadaşlıkları, aralarındaki güçlü ve değerli iletişimi kıskanmamak mümkün değil. Son olarak (şimdilik) bir çok projesinde sanat ekibi içinde çalıştıktan sonra yönetmen olan, GoodFellas’da tonton teyzeyi oynayan annesinin adını verdiği kızı Cathy Scorsese’nin çektiği Campus Code adlı orta halli gençlik filminde oynuyor. Oh ne güzel.

Bakın bu çok yakın arkadaş olan aynı kuşağın yönetmenleri yaptıklarıyla CIA’den bile tehlikelidir. Spielberg ve Lucas masal masal içinde filmlerle Amerikan’ı ve diğer dünyalıları pış pış uyuturken Coppola, The Godfather ile, De Palma, The Untouchables ve Scarface ile, ahan bu Martin de Mean Streets, GoodFellas ve Casino ile Amerikan’ın kötüsünü bile peygamberleştirerek saygın konuma oturttu. Kötüsü diyoruz yani hırsızı, katili, tecavüzcüsü, psikopatı, işkencecisi, kokain toptancısı falan. Hangimiz Tony Montana’ya özenmedik söyleyin. Hangimiz “abi adam yanlış yapıyor, olmaz ki canım onun da yolu yol değil” dedik, hepsi birer kahraman, ideal model olarak satıldı bize.

2004 senesine gelince yeni gözdesi Di Caprio ile The Aviator filmini çekiyor. Film 11 dalda Oscar’a aday oluyor, 5 dalda bu ödülü alıyor, Martin’e yok. Film, bir sinema mitolojisi kahramanı olan ve aynı zamanda uçma (her anlamda) tutkunu olan büyük yapımcı/yönetmen/pilot/iş adamı/petrol kralı Howard Hughes’un acılarla ve sterilizasyonla geçen hayat öyküsünü anlatıyor. Arkadaşı George’a birkaç sene önce artistlik yapan Martin, bu filmde alabildiğine dijital efekt ve tasarım kullanarak, aslında eşini dostunu dinleyen ve ilerleyen yaşına rağmen son gelişmelerin hepsine yetişebilen bir adam olduğunu gösteriyor.

Resim

Nihayet ölmeden önce almanız gereken 4 Oscar’dan biri olan en iyi yönetmen ödülünü aldıracak olan The Departed filmine geldik. Yukarıda da dediğimiz gibi sen adamı Akademi kapılarında süründür süründür gel Hong Kong uyarlamasına en iyi filmle beraber en iyi yönetmen Oscar’ını sıkıştır, şak şak tamam. Neyse efendim biz yine Roberet De Niro ile bir film beklerken tokadı Jack Nicholson’la koydu Martin Kocaman. Şaka şaka, De Niro The Good Shepherd filmini yönetip başrolü oynamak için gelen teklifi reddetmek zorunda kalmıştır. Di Caprio da The Departed’da oynayabilmek için The Good Shephard’ı reddetmiştir. Matt Damon her ikisinde de oynayarak konuyu kapatmıştır.

Resim

Yine bir ağır abiler toplu geçidi olan bu film için Martin dayı türlü çeşitli gangsterle görüşmüş, oturup kalkmıştır. Adamın hayatı bunlarla geçiyor. Son zamanlardaki röportajlarından birinde “Gangsterlerle polislerle anlaştığımdan daha iyi anlaşıyorum, polisler her an beni alıp götüreceklermiş gibi durduklarından bana çok tehlikeli geliyorlar.” demiştir. ACABa ne demek istemiştir?

“Hollywood yönetmeni değilim Hollywood’a rağmen yönetmenim.” (yalana bak) ve “Sinema resmin içinde neyin olduğu ve olmadığı meselesidir.” (Bu laf Antonioni’nin değil mi doğru söyle Martin?) gibi aforizmalar sıkan yönetmen hiç durmayan, çok çalışkan, çok üretken bir sanatçıdır. Sürekli proje üretip bir kenara koyuyor, yakın zamanda yapımcılığını üstlendiği Boardwalk Empire ve Vinyl gibi diziler hep bunun fikirleri. B. Dylan, R. Stones ve G. Harrison gibi müzik belgeselleri bizimkini kesmemiş olacak ki şimdilerde yine yakın arkadaşı olan Eric Clapton ile ilgili bir belgesele hazırlanıyor diye dediler bana.  Bunca geniş menzilli üretim içinde ispitçi Elia Kazan belgeseli bile çeken Martin eğer eşek değilse bir Ahmet Ertegün belgeseli de çeker.

Eşe dosta Oscar aldıran filmler çektikten sonra artık kendi de Oscar’lı bir kişilik olan Martin, yanına yine Di Caprio’yu alarak psikolojik gerilim filmi Shutter Island’ı çeker.  Arka arkaya yüksek bütçeli, iddialı iddialı filmler çeken yönetmen bu filmle Oscar sonrası sakin takılmaya karar vermiş olmalı. Film Amerikan paranoyasının en yüksek olduğu 1950’lerde geçen, paranoyak bir adamın acı gerçeklerden kaçma çırpınışlarını anlatır.

Şimdi sırada yine bir Scorsese başyapıtı, yine 11 dalda, 5’ini almak üzere, Oscar adaylığı olan bir başka film var: Hugo. Abi koptu bir kere şampiyonluk istiyor. Akademi durur mu yavaş diyor ve yönetmenliği vermiyor, yeter diyor, sus diyor.

Filmin açılışındaki şehir genelden tren istasyonuna uzanan uzun planın tamamlanması tam 1 (bir) yıl sürüyor. Film gelmiş geçmiş en iyi animasyon kullanımlarından bazılarına sahip. Ben demiyorum James Cameron diyor. Ben de diyorum evet de onun demesiyle benim demem bir mi? Bir (1). Asıl mesele adamın bu yeniliği, böylesi bir teknolojiyi 70 (yetmiş) yaşında uygulayabiliyor ve türün en iyi örneklerinden birini yönetebiliyor olması. Ne diyeyim bravo. Siz de hala berhudar olun. Yer yer masalsı gerçeküstücülükle flört eden film aynı zamanda sinema sanatının ilk dönemlerine bir saygı duruşu niteliği de taşıyor. Bu da bir başka sevgi filmi işte.

Gelelim The Wolf Of Wall Street’e. Film 5 Oscar adaylığı içinden hiçbirini alamamış, hadi Martin’i geç baş rolün yanında yapımcı olarak da aday olan Leonardo’ya ayıp olmuştur. Akademili abiler, nasılsa ilerde biz bu Leo’ya bir Oscar vereceğiz acele ettirmeyin insanı deyip, ulan bu zencileri geberttik bari filmini ödüllendirelim düşüncesiyle en iyi filmi 12 Years A Slave’e verdiler. Hem daha Gravity vardı, çok daha yaratıcı, çok daha sinema. En iyi erkek oyuncuyu ise The Wolf Of Wall Street’te 3 dakika görünüp 184 dakika görünen Leo’dan daha iyi oynadıktan sonra gidip Dallas Buyers Club’da oynayan Matthew McConaughey kapıyor. Helal.

Film Amerikan’ın yakın tarihinin milyonlarca adilik örneğinden birini hikaye ediyor. Adamlarda bitmeyen bir tür. Yok borsayı dolandırmış da yok 3’e almış 100’e satmış da, o manita bu manita derken narkotikti, vergicilerdi kaçmış kovalamış da falan filan. Lan siz Galata Kulesi’ni, Dolmabahçe saat kulesini, şehir hatları vapurlarını satmış, Galata Köprüsü’nü satarken yakalanmış Sülün Osman’ı tanıyor musunuz? Wolfmuş da Wall Streetmiş, peh.

Sıradaki eser Silence filmi. Film, Hristiyanlık propagandasında kaybolup misyonerlik için ta Japonya’ya giden, Liam Neeson’ın canlandırdığı başta olmak üzere Portekizli 17. yy. rahiplerini anlatıyor. Martin de Amerikan dini ve sömürü ideolojisinin misyonerliğini yapmaya devam ediyor, hala. Cesurların evi, özgürlerin toprağında asker olmak, ah Marty ah, neyse.

Bir rahip arkadaşının Martin’e ta 1988 senesinde hediye ettiği, Shusaku Endo isimli yazarın romanından uyarlanıp en iyi görüntü dalında alamadığı bir Oscar adaylığı dışında kayda değer bir ödülle muhatap olmayan bu sessiz değil de ruhsuz filmin galası da Vatikan’da tesis edilmiştir.

Geldik sona, geldik sona, son şarkı bu. Maalesef Turan Emeksiz değil, The Irishman. 3 saat 29 dakika mı? Yok Manas destanı. Herkesin Oscar’lı olduğu bir oyuncu kadrosu ile içeriğinin, biçiminin, sanatsal değerinin geride kaldığını düşündüğüm bu eserde Al Pacino (oleey), Robert De Niro (oleey), 10 yıllık emeklilikten dönen Joe Pesci (oleey), Anna Paquin (ole.. meh) ve içlerinde Oscar’ı olmayan (ihtiyacı yoktur çünkü) Harvey Keitel (oleey) var.

Resim
The Irishman

Film, bir işçi örgütçüsü, sendika lideri (çok güzel, önemli sıfatlar bunlar) olan Jimmy Hoffa’nın aslında bir çete yöneticisi, mafya ilişkileri olan kirli, çürük, adi bir adam oluşu ve bu ve başka sebeplerden dolayı öldürülüşü üzerine bir başka Amerikan çamurlu tarihi biyografisidir. Yani bu Hollywood hala bize katil, tecavüzcü, torbacı, faşist, çirkin, katil keskin nişancı asker, Donald Trump falan işte ne kadar iğrenç adam varsa filmini çekip çekip satmaya doyamadı, bizler bunlara ayıla bayıla hayran olmaya devam ettikçe de (olmaya devam edeceğiz) doymayacak. (Pablo Escobar denince ıslanan erkekler var.) Biz de mesela bir Kemal Türkler’in öldürülüşü filmi yapamayacak mıyız? Bu Hoffa ne önemli adammış da öncesinde Danny De Vito’nun yönetip Jack Nicholson’un canlandırdığı, şimdi de Scorsese – Al Pacino’lu haliyle çıkıyor karşımıza. Kemal hocamızı dünya starımız Haluk Bilginer oynasaydı da yok bu Emmy o Emmy değil bu çakması, yok dijital Emmy, sanal Emmy, ebenin Emmy falan değil de taş gibi Oscar alsaydı. Ayla ve Müslüm’ün yapımcısından ol(a)mayacak bu emekçi sınıf ve sendikal haklar üzerine de olabilecek biyografik filmin, hadi adı da benden olsun: “Zaman Aşımı”. Böyle bir film olur mu bilmem ama olmalı onu bilirim.

Proje geliştirmesi 2010 yılında başlayan The Irishman, sürekli değişen ortak yapımcılar, dalgalı bütçe planları derken Netflix son noktayı 100 (yüz) milyon dolarla koyunca tamamlanır. O yüzden herkes konuşuyorken ben de gireyim muhabbete kaygısı olmayanlar korsana düşmesini beklerken diğerleri, artık bir seferde mi, iki üç günde mi, bu legal, sansür sever(?) siteden izleyecek.

Filmin ilgi çeken ve ileride başa da bela olacak bir özelliği ise bilgisayar teknolojisinin geldiği son noktanın en güzel, en özel örneklerinden birinin kullanılmış olmasıdır. Daha önce denenmiş olsa da bu teknolojinin en iyi ve uzun kullanımı şimdilik bu filmdedir. Oyuncuların gençlik hallerini artık eski sayılan metoda göre daha genç benzer oyuncular oynarken ya da aynı oyuncuya makyajla gençleştirmeler yapılırken şimdi oyuncunun yüz hareketlerini yakalayarak oyun içinde dijital olarak gençleştirmek mümkün. Filmde 39 yaşında bir Pacino görecek olmamız bundandır. Bunun oyuncu için hiç de kolay olmadığını düşünüyorum çünkü 70’ini geçmiş bir oyuncu sadece yüzünü bilgisayarla gençleştirince 39 yaşında olmuyor. O yaşın ifadesi, enerjisi, vücut duruşu ile oynaması gerekiyor. Yani Al Pacino diyor ki “bilader biz de aktörüz icabında, 39 yaşında oluruz.” Bizim dizilerdeki gibi Özgü Namal’a kahkülü takınca gençleşti, oldu bitti, gelsin flashback, demeye benzemez.

Babanın yaş geldi 77’ye hala tezgahta kamyon yüküyle iş var. Sırada 1920’li yılların ABD’si, tarikatlar, FBI, J. E. Hoover, cinayeto, katliyamo gibi konuları işlediği Killers Of The Flower Moon ve FBI, Hoover demişken “Hazır o kadar araştırma yaptık, her kağıdın altından da onun adı çıkıyor, gel bir de bunun biyografisini attıralım.” diyerek Roosevelt biyografisi var.

Resim
Killers of the Flower Moon

Beni sinir etme Martin ayık ol, buradan sesleniyorum, sen yıllardır üzerinde çalışıyor olduğun Sinatra filmini çek. Teknoloji, CGI vs. onları da geç, gençliğini Di Caprio, yaşlılığını De Niro oynasın ve bu sulh sağlansın. Franky Blue Eyes varken başkan diye, Roosevelt kim.

Martin Scorsese’nin duracağı yok, bu çalışkanlığı ve çok çeşitli üretkenliği ile hepimize örnek olması dileklerimle. Babayı seviyor ve sayıyoruz, berhudar olsun.

**

Bonus 1: Michael Jackson – Bad klibinin yönetmeni Martin Scorsese’dir. Şaştınız.

Bonus 2: Bir sinema filminde gelmiş geçmiş en çok “Fuck!” (Lanet olsun!) sözcüğü kullanımı rekoru 569 adet ile The Wolf Of Wall Street’e aittir. Casino 4. sıradadır. Babanın ağzı bozuktur, yaşlandıkça daha da bozulmuştur.

Bonus 3: Taxi Driver filminde adamımız Travis, flört ettiği kızı ilk buluşmada “porno” filme götürür. Film porno değildir. İsveçli bilim adamlarının cinsellik üzerine klinik araştırmalar yaptığı belgesel bir filmdir. Konuludur. İsveç’te Bergman’dan başkaları da film çekmektedir.