Çünkü her öykü kendi içinde farklı anlamlar taşır.

Hikâyenin başlangıcı olarak doksanlı yılların başını, arka fon olarak da Liverpool’un rutubetli ve hüzün ağırlıklı caddelerini seçebiliriz. İşçi sınıfının yoğunlukla yaşadığı biricik ticari liman şehri Liverpool. Aile yapıları ve sosyal çevre de büyük oranda buna göre dizayn edilmiş. Büyüyünce babasının yolundan ilerleyeceği öngörülen, bunun ihtimaller içinden en iyisi olduğuna kanaat getirilen bir toplum yapısı. Bir nevi işçisin sen işçi kal hadisesi.

Bir taraftan da başarı öykülerine hiç de yabancı olmayan bir çevreden söz etmek mümkündür. Futboldan verilebilecek onlarca örneğin yanında müzik saflarına baktığımızda dünya çapında efsaneleşmiş isimlerin şehrin adını da büyüttüğüne tanık oluruz. Konu için en mühim örnek kuşkusuz The Beatles olacaktır ki dünyanın birçok yerinde onların müziğiyle birlikte çok şey değişecektir. Aynı futbolda olduğu gibi müzik için de aynı aforizma rahatlıkla söylenebilir, müzik sadece müzik değil yaşamın ta kendisidir.

Seksenlerin ortasından itibaren “Doom” yakıştırmasında bulunulan ve “Black Sabbath” ilhamlı metal müzik türü, özellikle İsveç Stockholm bandıralı “Candlemass”ın önderliğinde yoğun ilgiyle karşılanmaktaydı. Bu etki doksanlı yıllara devir ederken bir nevi ikinci yeni oluşumunu da beraberinde getirerek yeni topluluklara da el vermeyi ihmal etmedi. Bu ikinci yeni diyebileceğimiz doom metal oluşumunun önemli bir yerinde Paradise Lost ve Katatonia gibi isimlerle birlikte öne çıkan gruplardan biri de Anathema oldu.

Cavanagh biraderlerden, Jamie de işin içinde olsa da özellikle Danny ve Vincent’ın başını çektiği topluluk 1993 yılında yayımlanan “Serenades” albümü ile birlikte kendine ayrı bir dinleyici kitlesi yaratmayı başarmıştı bile. Bas gitardaki Duncan Patterson’ın payı da yadsınamayacak seviyedeydi. “Serenades”ın ardından peşi sıra günümüzde de yerleri ayrı olan ve Anathema külliyatının efsanevi tınılarına ev sahipliği yapan “The Silent Enigma”, “Eternity” ve “Alternative 4” çalışmalarına da omuz veren Duncan Patterson, işin bundan sonraki kısmında yer almama kararı alıyordu. Bu ayrılık topluluğun birçok takipçisi için âdeta kabul edilemeyecek bir durum arz ediyordu. Lakin Patterson’un neredeyse antik çağlardan bir canavarın adımlarına ait olabilecek bas gitar tekniği ve bunun uzantısında yaratılan atmosferik yapı  gelinen noktada Anathema için hayli belirleyici konumdaydı.

Bu ayrılık sonrası yayımlanan “Judgement” albümü farklı açılardan merak konusu oluyor, bir süre sonra ise genel kitle tarafından övgüyle karşılanan bir iş olarak takdir topluyordu.

Ardından iki binli yıllara “A Fine Day to Exit” ile giriş yapan Anathema artık müzikal yapısında farklı arayışlara yer vermeye başlıyordu. Özellikle 2003 tarihli “A Natural Disaster” bu yeni dönemin kapısını ardına kadar açıyor ve yepyeni soundun erken dönem melankolisi ile kolkola hareket ettiği ezberlenilesi şarkılarla  kendine sapasağlam bir yer ediniyordu.

Oldukça uzun sayılabilecek bir ara sonrası “We’re Here Because We’re Here”, “Weather Systems” ve “Distant Satellites” albümleri artık Anathema’nın nereden nereye geldiğini gösteriyordu. İlk dönemleri özleyenler olduğu kadar bu son süreç içinde yakaladıklarıyla mesut olanların sayısı da oldukça fazlaydı.

Şimdi gelelim yeni albüm “The Optimist” sularına.

Elektronik altyapılar ve sade arpejlerin döngüsüne kapılmaya hazırlıklıyızdır diye düşünüyorum. Son dönem Anathema çalışmalarına aşina olan dinleyici için yabancılık çekilecek bir durum yok anlaşılacağı üzere. “Leaving It Behind” başladığı andan itibaren içine girip çıkılan ruh hâli bu karakteristiği olduğu gibi ortaya seriyor.

“Endless Ways” konuyu alıp tam da “A Natural Disaster”da bir yerlere konumlandırıyor. Lee Douglas’ın vokaliyle kattığı zarafet de cabası. Belki de son on beş yıldır Anathema’nın yapmayı en iyi becerdiği ve keyif aldığı şarkı formatı “Endless Ways”de vücut buluyor.

“The Optimist” başladığında ise işin içinde bir ironi barındığını kavramakta zorlanmıyor insan. Konusu ne olursa olsun, karakterin başından neler geçiyorsa geçsin duruma biraz daha kafa yormak gerekliliği bu noktada kendini hissettiriyor. “A Fine Day to Exit” albümüne gidip gelmeler yaşarken bulmak  da var kendini. “Springfield” ve “Wildfires” ile birlikte sade ve usul usul ilerleyen parçalarda tansiyon ayarlama işi bizim işimiz dercesine sakin sularda fırtına hikâyeleri anlatmaya devam ediyorlar.

“Ghost” için ise ne desek olmayacak gibi. Bir taraftan doksanlar “Massive Attack” şarkılarına yaslanıyorum bir yandan da dört küsur dakikanın nasıl geçtiğine yanıp başa sarıyorum. Albümün en dokunaklı üyesi oluyor “Ghost”. Bir de “Close Your Eyes” var tabii, bu dokunaklılık meselesini bir seviye daha ileri götürmeye niyetli. Parçanın ikinci yarısı klasik caz partisyonlarıyla sonlanırken huzurla hüzün birbirine geçmiş durumda. “Can’t Let Go” ve kapanışı layığıyla yerine getiren “Back to the Start” için ise albümün progresif tarafını temsil ettiklerini söylemek gerekiyor. Kapanışa doğru yaylıların ve koronun ortaya çıkardığı ahenk bizi tekrardan başa döndürecek enerjiyi hissettiriyor.

“Çünkü her öykü kendi içinde farklı anlamlar taşır” derken bundan bahsetmek istemiş olmalıyım ki hiç zorlamaya kaçmadan, muhteşem bir yolculuk hatta gül bahçesi bile vaad etmeden kendi hikâye ve karakterini usul usul bünyeye adapte eden bir albüm.

“The Optimist” elden geldikçe iyimser tarafından bakabileceğimiz sakin sularda fırtına hikâyeleri anlatır gibi.