Odanın bir kenarında oturuyorum, koltuğun üzeri eski çiçekli bir örtü ile kapatılmış, kadife bordo perdenin aralık kalmış tarafından belli belirsiz akşamın son gün ışığı sızmaya çalışıyor. Eski mobilya ve yandaki mutfaktan yayılan haşlanmakta olan spagettinin kokusu hakim. Koridordan girişe doğru bir gardiyan edasıyla dikilmiş boyu iki metreye yakın, geniş yapraklı bir kauçuk beklemekte. Sağda duvara bitiştirilmiş camekan içinde onlarca eski biblo ve çeşitli kristal obje. Orta yerde, yemek öncesi hazırlığını tamamlamış küçük kare bir masa. Tam köşede üzerinde pikap duran bir sehpa. Pikap, ahşap aksamlı yetmişlerin modellerinden, hayli buruk bir melodi, en azından bana öyle hissettiriyor. İyi hissetmekle çözümsüz ruh halimi gizleyememek arasında gidip gelmemi sağlıyor.

İçeriden bana sesleniyor fakat oldukça dalmışım, az sonra elinde iki dolu tabakla odanın kapısında beliriyor, ‘Tindersticks sever misin? Evet diyorum, usulca masadaki şarap şişesine uzanıyorum. ‘Kadehleri ben doldururum’.

Stuart Staples’in sesi, dinleyeni zaman içinde birden fazla yere aynı anda sürükleyebiliyor. İkinci dünya savaşı Paris’i veya Varşova’sında bir tren garını ya da yıkıntıların arasından bir radyonun ince ve uzak da olsa umut veren sesini hayal ettirebiliyor. Babasının elinden tutmuş lunapark gezerkenki çocuğun kıpır kıpır halini de hissettirebiliyor. Zaman zaman ağır bir atmosferin içerisine birbirine zıt duygular yerleştirmek ve bunu yaparken de oldukça güçlü bir öyküsellik sunmak tam da onların işi.

Doksan üç yılından bu yana on bir stüdyo albümü dahilinde yarattıkları tılsımlı atmosfer içinde birçok yolculuk yaşadık. Çoğundan kalma ucu açık kabuksu yaralarımızla baş ederek dolandık durduk. Ya filmlerimizin müziğini yapıyorlardı ya da gözümüzden film şeridi gibi geçirmeyi başarıyorlardı ölümlü yaşantılarımızın en nadide anlarını. Çok olası olarak bir Claire Dennis filminin köşesinde bucağında beliriyorduk haberimiz olmadan. Trouble Everyday’in beyinsel hasarını müzikleriyle silinmeyecek bir noktaya çiviliyorlardı.

İlk iki albüm 93 ve 95’de aynı adla Tindersticks. Hala dön dolaş dinlenen baş ucu çalışmalarından tıpkı 97’deki ‘Curtains’ ve 99’da yayımlanan ‘Simple Pleasure’ gibi. Beynimize alt başlıklar bıraktıkları kült albümlerle doksanlara alternatif bir imza bıraktıkları apaçık. 2000’lerde de ‘Can Our Love…’ ‘Waiting For The Moon’ albümleri ile tesirlerini sürdürürken araya Staples’in iki solo çalışması 2005’de yayımlanan ‘Lucky Dog Recordings 03 – 04’ ve 2006’da ‘Leaving Songs’ dinleyici için güzel sürprizler olarak yerini alır.

Ayrılmış değillerdir, konserlerde ve solo çalışmalarda birbirlerine eşlik etmeyi sürdürürler ve 2008 yılında ‘The Hungry Saw’ı yayımlarlar. Albüm sonrası çıktıkları turne kapsamında İstanbul’a uğramayı da ihmal etmezler. CRR’de ilham yüklü ve hayli hissiyatlı bir performansla kendilerine bir kez daha hayran bırakmayı başarırlar. Ardı ardına albümlerle devamını da getirirler ‘Falling Down A Mountain’, ‘The Something Rain’.

Kısa süre önce kulaklarımıza ulaşan albüm ‘The Waiting Room’ oldu ki ilk meodilerle birlikte kaldığımız yerden devam etmeye başladık bile. Albümdeki on bir parça yine bildiğimiz Tindersticks ruhani kıvamına bürünmemiz için birebir.

İlk parça ‘Follow Me’ ile damarların uyguladığı basınç harekete geçmeye başlıyor. Tindersticks hüznü mü? dediniz ‘Second Chance Man’ diyorum, zaten dinlersiniz. Ardından gelen ‘Were We Once Lovers’ ile  bas gitarın tekeline girdiğimiz anlar başlıyor ki bu durum ‘Help Yourself’ ile birlikte ‘Lhasa de Sela’nın şahane eşliğiyle fark yaratan ‘Hey Lucinda’ya ulaşmamızı sağlıyor.

Düşünmeye ne kadar da ihtiyacımız varmış, sadece düşünmeye.

‘This Fear of Emptiness’ biraz öylece durup bakıyorum, yüzüm nasıl görünüyor, kim bilir? Yeri geldiğinde sanki korkularımızdan da beslenmiyor muyuz? ‘How He Entered’ ve peşinden ‘The Waiting Room’ ile kendini neresinde bulacağını bilmediğin noktalardan geçirmeye çalışıyorsun yine. Evet, özlemişim bunu. ‘Planting Holes’ bizi ‘We Are Dreamers!’a yolcu ediyor. Bu sefer ‘Jehnny Beth’ var eşlik noktalarında, vokal katkısı ne kadar da hoş. Kesin tekrar dönülür bu şarkıya. ‘Like Only Lovers Can’, karakteristik o tadı hissettiriyor baştan sona. Tek sorun albüm bitiyor olsa da araya birkaç roman, bir sürü film ve onlarca hatıra sığdırmışız yine baksana.

Hatırlamaya ne kadar da ihtiyacımız varmış, sadece hatırlamaya.

Her defasında sanki o hayali odadan sesleniyor Tindersticks, ben her defasında evet dediğim sahnede albümü bir kez daha çeviriyorum. Bu hayali oda müziği nasıl da süzülüyor her defasında akşamın son gün ışığı sızmaya çalışırken perdenin arasından.