20. yüzyılın başlarında, sinema filmleri ve sinemalar daha yeni başlıyordu. 1915’te binlerce büyük ve konforlu salon ortaya çıktı. Yeni çok makaralı, uzun metrajlı filmler Avrupa’dan ithal edildi ve Amerikan orta sınıfı tarafından benimsendi. Film çılgınlığının bir parçası olarak kurulan Universal (1912), Goldwyn (1916) ve Fox (1915) gibi pek çok efsanevi stüdyo ismi bu ilk günlerden kalmadır. 1920’lere gelindiğinde, sessiz filmlerin başrol oyuncuları artık modern anlamda film yıldızlarıydı. Yüksek ücretler alıyor ve ulusal çapta tanınıyorlardı. Filmler kısa sürede Amerikan kültürel yaşamının önemli bir parçası haline geldi.

Technicolor’ın Başlangıcı

Filmlerin ortaya çıkışı ve halka tanıtılmasından sonraki zaman zarfında izleyiciler her şeyi siyah beyaz görmeye alışmıştı. Bu, 20. yüzyılın başlarında, Technicolor siyah beyaz film dünyasına girmesi, diğer bir deyişle alt üst etmesiyle değişmeye başladı.

O günlerde hareketli görüntüler için sınırlı renk teknolojisi vardı. Film şeritleri dikkatlice boyanarak belirli kareler üzerinde bir renk tonu oluşturulabiliyordu; bu arada diğerleri elle boyanıyordu. Bununla birlikte, 1908 tarihli bir deneme filminde Kinemacolor olarak bilinen başka bir işlem tanıtıldı. Bu teknoloji görüntüleri renkli filtreler aracılığıyla bir film ekranına yansıtıyordu. Ancak, üretilen renk aralığını sınırlıydı, yalnızca kırmızı ve yeşil filtreler kullanılıyordu. Projelendirme ekipmanı da oldukça maliyetliydi.

The Gulf Between Them
The Gulf Between Them (1917) filminden günümüze kalan bir çerçeve. (Fotoğraf: Wikimedia Commons [Anonim])

Technicolor’ın (Herbert Kalmus, Daniel Frost Comstock ve W. Burton Wescott) kurucuları ve mühendisleri, renkli sinematografinin sınırlarını zorlamaya çalıştı. İlk projeleri, The Gulf Between (1917) Kinemacolor’a benzer bir stratejiyle kırmızı ve yeşili kullandı. Çekimlerde kırmızı ve yeşil ışık bir prizma ile ayrıldı ve iki ayrı film makarasına kaydedildi. Eastman Müzesi tarafından “ilave bir süreç” olarak tanımlanan bu proje, renk filtreleri aracılığıyla projeksiyon gerektiriyordu. Kırmızı ve yeşil kullanılarak gerçekçi cilt tonları ve yeşillik yapılabildi, ancak gökyüzü ve su gerçekçi bir şekilde kopyalanamadı. Kinemacolor gibi, bu süreç de ortalama bir Amerikan sinema salonu için uygun değildi.

Hollywood’da İlk Başarı

1920’lerin filmleri, ses ve renk ilavesinin ortaya çıkmasıyla medyanın akışını sonsuza dek değiştirmeye başladı. Sessiz film endüstrisini alt üst eden senkronize diyalog tanıtıldı ve ilk tam renkli uzun metrajlı filmler de bu sırada gerçekleştirildi. Yine de sektördeki hiçbir değişiklik herkes tarafından hemen kabul edilmedi. Film yapımcıları ve oyuncular, renk ve sesin gösterişli hale gelebileceğini ve filmlerin hikâye anlatıcılığından uzaklaşabileceği endişesini dile getiriyordu.

Technicolor’ın gerçek atılımı 1922’de geldi. Kırmızı ve yeşil ışığı iki film makarasına ayırmak için prizma ve filtre yöntemi kullanılarak filme alınan renkli bir son makara oluşturmak için bir renk transfer işlemi icat edilmişti. İki makaranın her biri degradeler ve gölgelerle kırmızı ya da yeşil tonda olacaktı. İki makara daha sonra her slayttaki renkleri birleştiren bir şerit oluşturmak için birbirine yapıştırılıyordu. Renkli bir görüntüyü yansıtmak için ihtiyaç duyulan tek şey, hâlihazırda sinemalarda kullanılan standart beyaz ışıktı.

Bu çığır açan teknoloji iyileştirilmesine rağmen, Technicolor süreci pahalıydı. 1920’lerde renk kullanmayı seçen filmler bu pahalı süreci genellikle sadece birkaç sahneyle sınırlıyordu. Bu da çoğu zaman düğünler veya dans numaralarının olduğu sahnelerdi.

Phantom Of The Opera
The Phantom of the Opera (1925) 35 mm Technicolor film şeridi taraması. (Fotoğraf: Wikimedia Commons [Anonim])

1930’lara gelindiğinde renkli filmin potansiyeli daha geniş çapta kabul gördü. Technicolor, rengin duygu üzerindeki etkisini araştırmak ve tam spektrumlu eğlence sağlayabilecek yeni bir üç renkli süreç geliştirmek için kolları sıvadı. Yeni kameralar büyüktü ve üç ayrı makara içeriyordu. Bir prizma ışığı camgöbeği, macenta ve sarıya (modern mürekkep püskürtmeli yazıcılar tarafından kullanılan üç renk) bölüyordu. Her bir makara, matris adı verilen pozitif bir kopya oluşturmak için kullanıldı. Daha sonra her bir matris, boyayı absorbe ederek tamamlayıcı renginde boyandı. Daha sonra, bir boya emdirme süreci kullanılarak her renge son bir jelatin film makarası preslendi. Nihai sonucu elde etmek ve tam spektrumlu bir görüntü oluşturmak için ana renkler karıştırıldı.

Poster For Robin Hood
The Adventures of Robin Hood (1938) için Technicolor işleminin kullanıldığını gösteren poster. (Fotoğraf: Wikimedia Commons [Anonimı])

Renkli Filmlerin Çekiciliği

Boya transfer işlemi, Technicolor’ın yirmi yılı aşkın süredir renkli film üzerindeki hâkimiyetini pekiştirdi. Rüzgâr Gibi Geçti (1939), Robin Hood’un Maceraları (1938) ve Disney’in Pamuk Prenses filminde (1937) bu işlem kullanıldı. Technicolor ayrıca 1939’da Oz Büyücüsü filmi için de övgü aldı. Victor Fleming’in yönettiği film, birçok klasik unsurunu Technicolor işleminin gereklerine dayandırdı. Aslında, ikonik yakut terlikler orijinalinde gümüştü, ancak filmi yapanlar mücevher tonunun daha iyi görüneceğine karar verdi. Canlı tonlar elde etmek için atlar jöle tozuyla boyandı. Technicolor çalışanları en iyi sonuçları elde etmek için hazırdı. O kadar çok stüdyo aydınlatması kullanıldı ki, sette sıcaklıklar 40 derecenin üzerine çıkabiliyordu.

Oz Büyücüsü, film yapımcılarının ve insanların renkle olan ilişkisinde bir değişim yarattı. Dorothy başlangıçta sepya tonlu Kansas’ta yaşıyor. Sepya, Büyük Buhran ve Toz Çanağı döneminden henüz yeni çıkan bir ülkeyi temsil ediyordu, ancak çekimler aslında siyah beyaz değildi. Tüm set ve Dorothy’nin kostümleri sepya tonlarında yaratıldı. Dorothy kasırgayla şişirilmiş evinden Oz’a çıktığında sepya kaplı bir vücut şaşkınlıkla bakan gözler vardır. Ardından kenara çekilir ve rengârenk kostümlü Judy Garland ortaya çıkar. Film yapımcılarının, rengin seyircinin dikkatini dağıtabileceğine dair ilk endişelerinin yersiz olduğu görüldü. Renk, hikâyenin bir parçası ve önemli bir anlatım aracı haline geldi.

Gentlemen Prefer Blondes Marilyn Monroe
Marilyn Monroe ve Jane Russell’ın oynadığı Gentlemen Prefer Blondes’dan (1953) Technicolor çekilen sahne. (Fotoğraf: Wikimedia Commons [Anonim])

Rekabet ve Yenilik

1950’lere kadar Technicolor’ın renkli film yapımındaki mutlak hâkimiyeti vardı. Renkli filmler çok daha popüler hale geldi ve daha ucuz süreçler geliştirildi. “Color by Technicolor” altın standart olarak kaldı, ancak Kodak’tan Eastmancolor ve Ansco’dan Anscocolor daha ucuz alternatifler sundu. Bu yöntemler üç değil, yalnızca bir makara üçlü emülsiyon film gerektiriyordu. Technicolor mücadelede kalmak için üstün renklerinden ve netliğinden yararlandı. Şirket, diğer film markalarıyla çekilmiş filmleri dağıtıma hazır Technicolor makaralara dönüştürmeye başladı. Bir kurumsal öngörü örneğinde, Technicolor popüler üç şeritli kameralarını popüler geniş ekran sinema formatında filme alacak şekilde yeniden tasarladı. Technirama, projeksiyon yoluyla genişletilebilen yüksek kaliteli, sıkıştırılmış renkli görüntüler yaratıyordu.

Neredeyse 50 yıllık bir çalışmanın ardından, Technicolor’ın boya transfer süreci nihayet 1970’lerde kullanımdan kaldırıldı. Ancak, 1980’lerde şirket ENR olarak bilinen film için “gümüş tutma” kimyasal sürecini yaygınlaştırdı. Pek çok modern yönetmen bu işlemi kullandı. Örneğin; Steven Spielberg’in Saving Private Ryan gibi filmlerde bu görülebilir. Modern stüdyolarda filmler dijital hale geldiğinden 21. yüzyılda Technicolor eski filmleri restore etti ve çok sayıda dijital medya alanına girdi ve şirket parlak adını sürdürmeye devam ediyor.

Miras

Technicolor’un öncülüğünü yaptığı renkli sinema filmlerinin gelişimi üç kuşak sinemaseverlere yayıldı. Hızla değişen sinematografi teknolojisi, genellikle filmleri görünür bir şekilde tarihlendirir ve geçmiş teknolojiler konusunda nostalji yaşanmasına ya da eğlenceye neden olur. Technicolor bir asır boyunca Amerikan filmlerini etkiledi ve şirketin adı kendisinin de ötesine geçti. Canlı ve renkli olan her şeyin bir tanımlayıcısı olarak “technicolor” ın günlük kullanımı, teknolojilerinin Amerikan kültürel sözlüğü üzerindeki kalıcı etkisinin bir kanıtı.

Technicolor Singing In The Rain Poster
Singin ‘in the Rain afişi (1952). Technicolor müzikaller için ilk günlerinden beri popülerdi. (Fotoğraf: Wikimedia Commons [Anonim])

Kapak fotoğrafı: Üç şeritli Technicolor kamera. Hareketli Görüntü Müzesi. Queens, New York. (Fotoğraf: Marcin Wichary. Wikimedia Commons [CC BY 2.0])

mymodernmet.