Çocuktuk. Denizden çıkan ağların kokusuna aşinaydık. Sabahın seherinde gırgırların sesi yusufçuklarınkine daha güçlü karışmaya başladığında bilirdik ki, birazdan limanın çehresi de havası da değişecek, balıkçıların yorgun yüzlerine, ağlara takılan balığın miktarına göre neşe ya da kaygı eşlik edecek.

O zamanlarda balıkçının gelecek kaygısı bugünle yarın arasındaki zaman kadardı. Gerçi şimdi aynı duyguyu yaşayan koca bir ülke oluverdik. Ağa meramet ederken ufka bakıp akşama hava patlayacak diyen yaşlı balıkçının aksine, şehirlerin ufuksuzluğunda haberlere bakıp belirsizlik ve bilinmezlikle yaşamaya çabalıyoruz. Balıklar gibi azalıyoruz.

Biz çocukken, ağlardan çıkan sardalye satılmaz, hemen yalıda (yalı dediğim bildiğiniz kumsal) bir tenekenin üstünde pişirilir, “boklu balık” oracıkta yeniverirdi. O güzel kokuyu anlatmaya kelimeler yetmez.

Biz o zamanlar pavuryanın, kalkanın zengin yemeği olduğunu bilmez, yerli uskumruya sıradan balık muamelesi yapar, gümüş balığına yumurta kırardık. Torik kafasından çorba içerken, zargananın maviliğini ve yılana benzerliğini bahane eder yemez, istavritiyse yemekten bıkardık. Gözünü sevdiğim hamsiyi yazmaya başlarsam paragraf bitmez. Her şeyini hep sevdik.

Balık yemeye gidiyoruz, cümlesinin deniz çocuklarının şaşkın gözlerinde büyüdüğü, çatal bıçakla balık yiyene gülünen zamanlardı, Çayırbaşı’nda balıkçı Yaşar’dan alınan tadına doyun olmaz lüferin dişlerini henüz geçiremediği palamut, balıkçıda dört fakir hanenin mutfağında kim bilir kaç dilime ayrılırdı. O zamanlar ekmeğin de tadı vardı. Ya da bize öyle gelirdi.

Hülasa, denizin balıkçı kasabasında da, adada da, şehirde de sayısız hikâyesi var. Dibindeki kumda, çakılında, yüzeyiyle dibi arasında, yüzeyinde, dalgasında, insanın gözünde, emeğinde, sofrasında devam eden bir hikâyesi var ve ne yazık ki sona varmaya meylediyor.

Hopa’da başlayıp Samandağ’da biten – ya da tam tersi – Kalbi Van Gölü’nün incisinde atan kelimelerin nesli tükeniyor.

Denizi bile ak ve kara diye ayıran, fırtınasındaki bereketten habersiz, hesli, hırslı, hep almaya hevesli insanoğlunda yok ediciliğin hududu yok.

Mesele 18 santimlik lüferin boyundan çok büyük ve sadece bize mahsus da değil. Bir takım aklı başında insanların söylediklerine ise kulaklar bu mevzuda da kapalı. Denize ve bize armağanlarına saygı göstermedikçe, bir merametçinin ağa gösterdiği titizliği, verdiği emeği denize vermedikçe bu iş böyle.

Şimdi ağların denizle buluşma zamanı. Şimdi dileklerimizi bolluk, bereket ve saygıdan yana gökyüzüne salma zamanı. Biz susalım Hopa’dan Samandağ’a denizin kelimeleri konuşsun.

Yeni balık sezonu hayırlı olsun.