Herkes Kırılır, Sf. 12-14

Haklı olan ne demişti acaba sorusuyla başka bir düşünce boyutuna dalacakken benim sevimli elinde dolu bardakla geldi. İşte insan hayatını anlamlı kılacak en önemli şey: Dolu bardak! Seval’e dönüp, “Bak dolu bardak! İşte buna içilir,” dedim. O da onaylayarak kadehini havaya kaldırdı ve içkisinden bir yudum aldı. Bense benimkini yarıladım. Yine yarısı boştu bardağımın. Bu beni biraz daha rahatlattı. Karanlığıma dönebilirdim.

Arka masadaki aynı ses, “Abi, kusura bakmazsan ben acilen kalkmalıyım,” dedi. Yanıt gelmedi, ama camdan gördüğüm kadarıyla masadan bir kişi ayrıldı. Sesini bir türlü duyamadığım camdaki çarpık akis bir şeyler okuyarak içkisini içiyordu. Yüzünü görebilmek için acaba ne yapmalıydım? Olduğum yerden tuvalete gidip gelsem görebilir miydim, tam kestiremiyordum. Acaba sigara içiyor muydu?

Bu kadar çakmağın olduğu bir masada otururken, “Ateşiniz var mı?” diye sormak da abesle iştigal olacaktı. Bizim kızlar ne konuşuyordu?.. Düşüncelerime gömülmüşken, sohbete dahil olmak için iyice geç kaldığımı anlamıştım… Seval’e dönüp, “Bir şey kaçırıyor muyum?” diye sordum usulca. Boyutumda kalmamın mahsuru olmadığını anlatır bir yüz ifadesiyle paketimden bir sigara aldı.

Camdan yağmuru seyretmeye döndüğümde çarpık aksin de aynı şeyi yaptığını gördüm. Çarpık aksin gözlükleri, sakalı ve uzun saçları vardı. Sonra bir telefon melodisi duydum. Gözlerimi akisten kaçırdım ve koltuğun arkalığını paylaştığım bu yabancının telefon konuşmasını duymak için çabalamaya başladım. “… Dışarıdayım canım… Eren kalktı… Ben daha buradayım… Bilmiyorum… Arabayı almadım… Ben de seni…” Demek ki bir sevgilisi vardı.

Seval’in beni dürtmesiyle kendime geldim. Garsonumuz yine elinde benim bardağımla başımda dikiliyordu. Başımı “Evet” anlamında salladım ve kızlardan tuvalete gitmek için izin istedim. Bu seferki tamamen doğal sebeplerdendi. Tuvalete giden bölümde seyrek boncuklarla yapılan perdeyi açtım. İçeride birinin olmadığına sevindim.

Yüzüme soğuk suyu çarpınca anlık bir ferahlama geldi. Aynada gittikçe mutsuzlaşan ifademle karşılaştığımda irkildim. Saçlarımı düzeltip ellerimi kuruladıktan sonra aynadaki ifademi düzeltmek için kocaman bir tebessüm edindim. Böylesi daha iyiydi. Kapıyı açıp bir adım atmamla biriyle çarpıştım. “Çok özür dilerim, bardaklar çok çabuk boşalıyor,” dedim. Çarptığım adam, “Rica ederim. Benim de dikkat etmem gerekirdi,” dedi. Telefonla konuşan sesti. Bir an donup kaldım. Kısa bir süre öylece birbirimize bakıp kaldık. Sonra, “Siz yerinize dönüyordunuz sanırım…” diyerek boncukları aralayıp geçmemi sağladı. Yerime döndüm.

Seval, “Sen iyi misin?” diye sordu. Neden iyi olmayacakmışım dercesine bir ifadeyle, ben tuvaletteyken dolmuş olan bardağımı kaldırıp bir dikişte içtim. Sonra masadaki sohbete katılmaya çalıştım ama hâlâ dayanamadığım ayakkabı çanta konularında olduklarından başımı yine dışarıya çevirdim.

Arka masada artık başka birilerinin oturduğunu fark edip kapıya doğru baktım. Uzun saçlı adam kasanın orada duruyordu. Kasadaki adama bir şeyler söyleyip arkasını dönmeden dışarı çıktı. O an anladım ki o çarpışma sonrasında sadece gözlerine bakakalmışım. Yüzüyle ilgili aklımda hiçbir ayrıntı yoktu. Dalgınlığıma şaşırıyordum.

Sevimli çocuk geldi. Elinde bu kez dolu bir bardak, bir de kâğıt vardı. “Bu, Murat Bey’in ikramı,” diyerek bardağı ve not kâğıdını verdi. Kâğıtta, “Yarın akşam saat sekizde burada” yazıyordu. Aniden ensemden kollarıma yayılan bir sıcaklık hissettim.

Seval, “Ne o? Garsonlarla mı flört ediyorsun?” diye sorunca yüzümdeki şaşkınlık ifadesini düzeltmem gerektiğini anladım. “Saçmalama,” diye tersleyiverdim, ama açıklama da yapamadım. Ne deseydim Seval’e? “Demin tuvalette birine çarptım, o not bırakmış, bir de martini yollamış” mı? Zaten ben dünyada değildim ki… Yüzünü tam olarak göremediğim, sevgilisi olan ve bir tek ismini bildiğim bir adamın benimle ertesi akşam buluşmak istediğini mi söyleseydim.

Kızlar yavaş yavaş kalkmak için izin istemeye başlamışlardı. “Mutlaka en kısa zamanda tekrarlayalım, bu kadar ara vermeyelim,” falan filan… Hep aynı cümleler… Sarılmalar… Seval ile baş başa birer kahve içmeden kalkmayacaktık.

Seval kahvelerimiz gelince dayanamayarak, “Neden hep gamlı baykuş olmak zorundasın?” dedi. Bunun üstüne bende histeri krizine girmişçesine gülmeye başladım. Bütün akşam susup içen ben geceye daha yeni başlıyormuşum gibi bir havaya girmiştim. “Ne bileyim ya… Hep aynı geyikler… Sıkıldım… Bazen dayanamıyorum işte!” diyerek Seval’in ilk hamlesine karşı kalkanımın ardına gizlendim. Bütün haftanın yorgunluğu da bana destek çıktı. Seval, “Doğru söylüyorsun ama sen bu akşamı bana sonra anlatacaksın,” dedi. Masaya içtiklerimizin parasını ve bolca da bahşiş bırakarak kendimizi dışarı attık. Kestirmeden caddeye ulaşıp taksilerin orada birbirimizle vedalaştık. Ayrı ayrı taksilere binip oradan ayrıldık.

Eve vardığımda cebimden notu çıkartıp bir kez daha baktım, yatak odama yürüdüm, olduğum gibi yatağıma gömüldüm.