Boğaç Gökmen

Accept’in metal evrenindeki eşsiz etkisi yıllara meydan okuyarak sürüyor.

70’li yılların sonundan bu yana adeta kılavuz kitap niteliğindeki albümleriyle nesillerin metal saflarına katılmasının müsebbibi topluluk, yeni albümüyle de bu işin ilham kaynaklarından sayılmalarının nedenlerinin altını bir kez daha çiziyor

Metal sahnesinin en mühim figürlerinden solist Udo Dirkschneider’in ayrılığı sonrası, ilk dönem albümlerinin ezici üstünlüğü ile anılardaki yerini alacağı düşünülen Accept’in demir yumruğu, belki de ön görülmesi güç bir seyre girip yumruğunu nasıl tekrar masaya vurduysa yeni albümle birlikte de nokta koymaya hiç de niyetleri olmadığını söylemek mümkün.

Bonservisi elinde bir şekilde New Jersey’den transfer edilen solist Mark Tornillo’nun kadroya dahil olmasından bu yana gözlerimizin önünde gerçekleşen ikinci yükseliş, yapılacak alt okumalarla bireysel anlamda da alınacak birçok ders barındırıyor.

2010’da kaldığı yerden esmeyi sürdüren rüzgâr sert esiyor, sersemletiyor, yeniden hayran bırakırken Alman çeliği katkılı Accept metali, meslek aşkı yangınını her şeyin önüne koyup yüreklere işlemeyi sürdürüyor. Bu süreçte dinleyiciyle buluşan albümler de kuşkusuz grubun kataloğundaki bir başka hikâye anlatan yüzü oluyordu ki ön görülemez olanı hem de çoğu kez üzerine ekleyerek gerçekleştiriyordu.

Yapımcı koltuğunu yine 2010’dan bu tarafa kafa kafaya verdikleri Andy Sneap’e emanet eden grup için form ve hakimiyet durumu bakımından değişen bir şey olmadığını söylemek mümkün. Karantina sürecinde dahi bu işin nasıl yapılacağının kitabını yazan, bunu yaparken iki de eleman değişikliği yaşayan ekip -2019’da orijinal basçı Peter Baltes’in yerini Martin Motnik alırken yine aynı yıl ekibe ritim gitarist Philip Shouse katılır- daha söyleyeceği çok şeyi olduğunu ispat ediyor.

Geçmişten günümüze yansıyan saf ve kesintisiz enerji, keskin ve kazıyıcı riffler, melodi zengini beste yapıları, klasik müzik esintili marş kıvamındaki nevi şahsına münhasır Accept patentli solo kısımlarıyla metal adına aranan kanın en kesin adresi oluyor yine yeni Accept albümü.

Esasen paylaşılan ilk şarkılar “The Undertaker”, ”Too Mean to Die” ve “Zombie Apocalypse” ile kendini belli eden durumun ilanı albümün yayınıyla kulaklarda defalarca dönecek etkiyle imzalanıyor.

1980 tarihli “The King” şarkısına kırk yıl sonra çekilen devam bölümü misali “The Best Is Yet to Come” tüyleri diken diken ederken, “Symphony of Pain” ile Metal Heart’a göz kırpan üstat Wolf Hoffmann, Beethoven’in Symphony No. 9, Op. 125: Ode to Joy’a birkaç ölçü giriş çıkış yapıyor. Torillo’nun malt fıçılarında demlenmiş sesi ise tüm albümü yıllanmış bir etkiyle mühürlüyor.

“No Ones Master”, “Not My Problem” ve albümün isim şarkısı “Too Mean To Die” ile metal dinamizminin rock ‘n’ roll izlerini adımlayıp dikişi sağlama alan albüm, şüpheye yer bırakmaksızın kulaklardaki pası siliyor. Yol şarkıları geleneğine “Overnight Sensation” ve “Sucks to Be You” gibi iki açık nefesli şarkı ile katkıda bulunurken, “Samson and Delilah” Hoffman’ın klasik müzik iştahının zirve yaptığı, lezzeti yerinde fantastik enstrümantal bir kapanış.

Hafızaya kazınan nakaratlar, iştahı yerinde beste yapıları, her daim ihtiyacı karşılayan formüle sahip klasik içim.

Accept, dinleyiciye gerekeni yeteri dozda sunuyor, şarkılar dönmeye başladığında alışılmış lezzetlerin güvenli kıyılarından hırçın dalgaların seyrinde metal yapmaya devam.

Bırakınız kendinizi heavy metalin arındıran sularına.