Okuyacak çok kitap var seçmek zor diyorsanız yeni çıkan kitaplar arasından yaptığımız derlemeye göz atabilirsiniz.

YER AÇIN! YER AÇIN! – HARRY HARRISON

“Usta işi bir eser. Nüfus fazlalığına dair en önemli romanlardan biri.” Brian Aldiss

“Harry Harrison’ın kitapları her zaman büyük bir keyif kaynağıdır.” George R. R. Martin 

“Bak, Bugün Berbat Bİr Dünyada Yaşiyoruz Ve Sikintilarimizin Tek Bİr Sebebİ Var: Çok Fazla İnsan.”

Harry Harrison, bilimkurgunun altın çağını yaratan isimlerden biri, hatta türün maceracı tarafını en faydalı şekilde kullanan ve derdini anlatmaktan taviz vermeyen en sivri dilli yazarı. Yer Açın! Yer Açın! ise, aşırı nüfus artışını konu edinen ilk eser, bugünün en büyük sorunları olan kaynak kıtlığı ve küresel ısınmayı da tahmin eden bir distopya.

Yıl 1999. Dünyanın nüfusu yedi milyarı aşkın. Yalnızca New York’ta otuz beş milyon insan yaşıyor. Yaz ayları aşırı sıcakken kış ayları her sene daha sert. Su ve yiyecek kıtlığı hiç olmadığı kadar fazla. Yağmacılık, hırsızlık, cinayet gündelik hayatın bir parçası.

Polis zoru ve hükümet baskısıyla ayakta kalan New York’ta, yeraltı dünyasının önemli bir figürü ve üst tabakanın bir üyesi olan Mike O’Brien, evine giren bir hırsız tarafından öldürülünce dedektif Andy Rusch bu davaya atanır.

Andy bir yandan kalabalığın yuttuğu katilin peşinden nafile koşarken bir yandan da şehirde başlayan kıtlık isyanlarıyla ve her geçen gün zıvanadan çıkan şiddet eylemleriyle mücadele etmeye çalışacaktır.

Yer Açın! Yer Açın!, yakın geleceğin boğucu bir tablosu.

ÇOCUKLUK – TORE DIVLETSEN

Çocukluk – Kopenhag Üçlemesi Kitap Açıklaması

Çocukluğumun oturma odasında tek başımayım. Eskiden burada annem şarkı söyler, babam yıllardır görmediğim yasak kitabı okur, ağabeyim ise bir tahtaya çivi çakardı. Bunların hepsi asırlar evveldi ve o zamanlar, çocukluğun sonsuza dek süreceğini acıyla hissetsem de, daha mutluydum gibime geliyor… Bundan sonra evde uyumaya devam etsem de, bu gece oturma odasıyla vedalaştığımı hissediyorum. Yatmak içimden gelmiyor, uykum da yok. Derin bir hüzün içindeyim. Sardunyaları cam kenarından kaldırıyorum ve gökyüzüne, esip geçen bulutların arasında hafifçe sallanan yeni ayın beşiği altında ışıldayan küçük yıldıza bakıyorum. Johannes V. Jensen’in, birçok kere okuduğumdan uzun bölümlerini ezbere bildiğim Buzul adlı romanından birkaç satırı kendi kendime söylüyorum: “Kâh sabah kâh akşam yıldızı gibi parlıyor annesinin koynunda öldürülen küçük kız, sonsuz yollarda beyaz ve dalgın, yalnız başına gezen, kendi oyununa kapılmış bir çocuk ruhu gibi.” …

Bu cümleler, bana ebediyen kaybettiğim Ruth’u hatırlatıyor ve gözlerimden yaşlar akıyor. Küçük, kalp şeklinde ağzıyla, gözleri parlak ve kudretli Ruth. Herkese laf yetiştiren, yüreği sevgi dolu, küçük, kayıp arkadaşım. Arkadaşlığımız da çocukluğum gibi sona erdi. Güneş yanığı gibi, çocukluğumun son parçacıkları şimdi üstümden pul pul dökülüyor ve altından ters, imkânsız bir yetişkin beliriyor. Gece, pencerenin önünden geçedursun, şiir defterimi okuyorum ve ben farkına varmadan, çocukluğum usulca, hayatımın sonuna kadar benim için bir bilgi ve tecrübe kaynağı olacak, şu insan ruhunun kütüphanesi olan belleğimin dibine çöküyor. 

Tove Ditlevsen, Kopenhag Üçlemesi ile dünyada kadın edebiyatının ve (Ferrante Knausgaard’ın ardından da) otobiyografik anlatının yeni simgesi haline geldi.

Ne Dediler:

“Dışlanmış olanların kendilerinden bir şeyler bulabileceği olağanüstü bir hikâye.” Patti Smith

“Büyük edebiyat nasıl yapılır, işte örneği. A Klas… Üçleme, muazzam bir yeteneğinin ürünü.” —Parul Sehgal, The New York Times

“Ditlevsen’i okuma deneyimi altüst edici, sanki Ditlevsen kafanızın içine girip tüm eşyaların yerini değiştirmiş gibi.”

-Deborah Eisenberg, The New York Review of Books

“Kopenhag Üçlemesi bir başyapıt, özel bir boşluğu dolduruyor. Sanki yitip gitmiş birisinin çekmesinde bulunan değerli bir hazine gibi ya da çorapların yahut eski fotoğrafların arasına saklanmış gizli bir zula gibi.”

-Megan O’Grady, The New York Times Book Review

“Bağımlılığa ve deliliğe usul usul kapılıp gitmek… Ditlevsen.”

-Sam Sacks, The Wall Street Journal

“Ditlevsen bize çaresiz ve edilgen olduğunu anlatıp duruyor. Ama kitabı güzel kılan tam da onun hiç de çaresiz ve edilgen olmaması…”

-John Powers, NPR

“Yazısının büyüklüğü çözülmemiş bir gizem olmasına dayanıyor, hem çözülmemiş hem de çözülüp gitmiş.”

-Rachel Kushner, author of The Mars Room

“Sanki yüz yıllık bir kristal gibi, Ditlevsen’in kitabı seçkin ve şeffaf, küçük çarpıklıklarla ve el değmemiş bir güzellikle parıldıyor.” Hannah Kofman, Los Angeles Review of Books

“Hiç kimse çocukluk hakkında Tove Ditlevsen gibi yazmadı, hem umutlu hem kara sezgili. İkinci dünya savaşı öncesinde bir işçi çocuğu olarak yaşadıkları Ferrante’nin anlatılarını çağrıştırıyor ama tabii Ditlevsen’in lirizmi kendine has”.

-Julie Phillips, 4Columns

“Bu yıl okuduğum en iyi kitaplar bu üçlemeden. Hepsi de küçük bir hançer gibi, bir kez içe işledi mi, işlerini bitirmeden içinizden çıkmıyorlar.”

-John Self, New Statesman

“Hem Elena Ferrante’nin Napoli Romanları hem de Ditlevsen’nin Kopenhag Üçlemesi büyük bir cesaret ve parıltılı bir öznellikle dönemi tasvir ediyor: işçi sınıfının mahallerinde büyüyen kitap tutkunu kızlar – 1930’ların Kopenhag’ı ya da 1950’lerin Napoli’si, ikisi de aynı. Ama estetik açıdan Ditlevsen’in kitabı çok daha ilginç. Sanki balçığı temizlenmiş bir kristal gibi.”

-Lucasta Miller, The Times Literary Supplement

BİTKİSEL HAFIZA VE BİBLİYOFİLİ ÜZERİNE DİĞER YAZILAR – UMBERTO ECO

Umberto Eco Bitkisel Hafıza’da kitabın, ortaya çıktığı andan itibaren uygarlıkların evrimi ve büyük tektanrılı dinlerin doğuşu açısından önemini anlatıyor. Ve bir bibliyofil gözünden bakıyor kitap dünyasına. Peki nedir bibliyofil? Bibliyofil kitabı sevendir, ama sadece kitap okumakla yetinmeyen, aynı zamanda ona nesne olarak da sahip olmak isteyendir. Bu nedenle bibliyofili, her şeyden önce kitap nesnesine duyulan aşktır.

Her zamanki keskinliği, mizahı ve yetkinliğiyle Eco, bibliyofili açısından önemli gördüğü eserleri gözden geçiriyor, anekdotlar anlatıyor, bir değerin izini sürüyor, kısacası bibliyofilinin büyülü dünyası için bize rehberlik ediyor. Çünkü Eco öncelikli olarak zaten bibliyofil olanları hedeflemiyor, henüz öyle olduğunu bilmeyen sayısız potansiyel okura sesleniyor.

OSMANLI’NIN SON DÖNEMİNDE İSTABUL’DA TİYATRO VE ÇEVRESİ – YUZO NAGATA / HİKARİ EGAWA

On dokuzuncu yüzyıl sonu İstanbul’unda, Batı’dan alınan tiyatro biçimleriyle geleneksel Türk tiyatrosu biçimlerinin kaynaşarak dinamik bir tiyatro çevresinin oluşturulduğu görülür. Buradan hareketle, Osmanlı’nın son dönemindeki İstanbul’u; Paris, Londra, Viyana hatta Tokyo gibi kentler ile aynı karakterde bir “tiyatro şehri” olarak yorumlamak mümkündür.

İki Japon araştırmacı Yuzo Nagata ve Hikari Egawa, bu kitapta, 1881-1921 yıllarına ait yüz yetmiş adet tiyatro afişi ve broşürünü çeşitli tiyatro temsillerinde seyirciye sunulan oyun programlarıyla birlikte değerlendirip, her bir temsilin nasıl bir manzara oluşturduğunu ortaya koymak suretiyle, modern çağ Türk tiyatrosu tarihi araştırmalarına katkı sunmaktadırlar. Ayrıca, Türk tiyatro tarihini hem dünya tiyatro tarihi içine yerleştirmeye, hem de Japon tiyatro tarihiyle bazı noktalarda karşılaştırmaya ve aralarındaki benzerliklere odaklanmışlardır.

AĞLAMAK YAĞMUR GİBİDİR – HEATHER HAWK FEINBERG

Duygular hava olayları gibidir. Gelip geçerler.

Ağlamayı yanlış mı anlıyoruz? İlla ters giden bir şeyler olduğu için mi ağlarız? Oysa yağmurdan sonra toprağın tazelenip yenilenmesi gibi ağladıktan sonra bedenimizde sakinleşip tazelenmez mi?

Üzgün, kızgın, yalnız, kaygılı hissedebiliriz ama duygular hava olayları gibidir; gelip geçerler. Yeter ki onları anlayalım ve kabul edelim.

Bilinçli farkındalık (mindfulness) ve duygular üzerine bir hikâye