Okuyacak çok kitap var seçmek zor diyorsanız yeni çıkan kitaplar arasından yaptığımız derlemeye bir göz atabilirsiniz.

YOK ŞEHİR – RICARDO PIGLIA

Yok Şehir

Gözetim toplumuna karşı direniş…

Arjantin edebiyatının keskin kalemlerinden Ricardo Piglia’nın fütürist polisiyesi Yok Şehir, totaliter sistemlerin hasıraltı ettiği toplumsal travmayı dile dökmenin olanaklarını araştıran, ezber bozan bir roman.

Zamanı esnetip okurun zihninde belirsizleştirerek, bastırılmış ve sessizleştirilmiş gerçeklerin gün yüzüne taşınmasına aracılık eden bu merak uyandırıcı kitap, Arjantin’in dününü ve bugününü gözü pek bir kültürel ve siyasi kavrayışla ele alıyor.

Sözcüklere, hikayelere ve anlatıcının konumuna dair derin bir anlam sorgusuna dönüşen roman, topyekün resmi tarih anlatısının karşısına bedenin, öznelliğin ve parçalı gerçekliklerin hakikatini koyuyor.

Buenos Aires’teki günlük bir gazetede muhabir olarak çalışan Junior, Elena adlı bir kadının hafızasını barındıran bir makinenin varlığını öğrenir. Devletin işlediği suçlara ve hak ihlallerine dair hikâyeler anlatan makine sayesinde gerçeklik, kendine yeraltında yeni yollar açarak bütün ülkeye yayılır. Tanıklıklar insanlara ulaştıkça devlet otoritesi için birer tehdide dönüşür. Polis makineyi durdurmanın, Junior ise hikâyelerin kaynağına yani Elena’ya ulaşmanın peşindedir.

Piglia’nın cesaret isteyen kavramları olağanüstü bir incelikle ele aldığı Yok Şehir, “hatırlamak” olgusu üzerine temellendirdiği gerçeküstü anlatımıyla, zamanımıza hitaben kaleme alınmış, ulusal sınırları aşan bir başyapıt…

“Bunlar unutulmuş dünyalar, diye düşündü, artık kimse hayatın anısını saklamıyor. Geleceği çocukluğumuza ait bir evmiş gibi görüyoruz.”

“Piglia, Gabriel Garci Marquez’in ışıltılı zamanlarından bu yana Latin Amerika’dan çıkan en iyi yazar olabilir. Yok Şehir her koşulda bir başyapıt.”

Kirkus Review

AÇIK YEŞİL 2 – İklim Krizi-Politika ve Aktivizm – ÖMER MADRA

Açık Yeşil 2: İklim Krizi-Politika ve Aktivizm

“Kış Gelmeyecek. Ateş Çağına Hazırlanalım!”

Türkiye ve dünya çapında ekoloji mücadelesinin seyrini kayıt altına alan Açık Yeşil’in ikinci kitabında, dünyanın dört bir yanında, tüm kıtalarda cereyan eden ve neredeyse 7,6 milyon insanı sokaklara döken, yeryüzünün belki de en büyük kitlesel hareketlerinden birine tanıklık ediyoruz. Açık Yeşil’de iklim bilimine ilişkin yayımlanmış en güncel raporların yanı sıra, önde gelen ekolojistlerle ve iklim aktivistleriyle mülakatlar yer alıyor.

Açık Yeşil’in bu ikinci kitabı, kuşaklar arası adaletsizliğin ve gezegen üzerindeki yıkıcı hâkimiyetimizin son bulması için çarpıcı bir uyarı niteliğinde.

AYNASIZ EV – MARTEN SANDEN

Aynasız Ev

Thomasine günlerini büyük büyük halasının tozlu, karanlık evinde babası, halası, amcası ve kuzenleriyle geçirmektedir. Halaları ölüm döşeğindeyken, babasının kardeşleri evin kaç para ettiği konusunda didişmeye çoktan başlamışlardır. Thomasine’in babası ise tamamen iç dünyasında yaşamaktadır.

Derken bir gün, Thomasine’in en küçük kuzeni Signe bir keşifte bulunur: Evdeki bütün kayıp aynalar bir gardırobun içindedir. Aynaların içinden bambaşka bir dünyaya geçiş yapılır; burası en çok istediğiniz şeyi değilse de en çok ihtiyacınız olanı bulacağınız bir dünyadır.

Aynasız Ev sevginin gücü, insanın kayıplarla mücadelesi ve büyümek üzerine unutulmaz bir aile hikâyesi.

WALTER BENJAMİN YA DA BİR DEVRİMCİ ELEŞTİRİYE DOĞRU – TERRY EAGLETON

Walter Benjamin ya da Bir Devrimci Eleştiriye Doğru

Terry Eagleton, bu çalışmasında Walter Benjamin’in eserlerini, devrimci bir eleştirinin imkân, sınır ve sorunlarını açığa çıkarmak üzere ele alıyor. Önce devrimci eleştirinin karşı karşıya olduğu kilit sorunları aydınlatmak adına Benjamin’in eleştiriye dair ortaya koyduğu temel meseleleri görünür kılıyor; ardından da hem yazım süreci hem de nihai ürün bakımından sosyalist kültür teorisi ile kültürel pratik arasındaki ilişkileri ve bunların devrimci siyasetle ilintisini araştırıyor.

Walter Benjamin ya da Bir Devrimci Eleştiriye Doğru, bir burjuva aydını olarak yetişmiş olmasına karşın kendisini tarihsel eleştirinin devrimci dönüşüm gücüne adayan Benjamin’in geliştirdiği ka vramlara, fikirlere ve eserlerine dair özgül tartışmalara da bir müdahale amacı taşıyor.

Her dönem okurunu şaşırtmış ve heyecanlandırmış Benjamin’e, edebiyat eleştirisinde altına bakılmadık taş bırakmayan Eagleton’ın tuttuğu ışık yepyeni ufuklar açıyor. 

SAKALLI KRALLARIN GÖLGELERİ – JOSE J. VEİGA

Sakallı Kralların Gölgeleri

İtaat duvarlarını aşıp gökyüzüne kanat çırpanların öyküsü…

Delidolu okurlarının Gevişgetirenler Zamanı adlı yapıtıyla tanıdığı, Portekizce edebiyatın 20. yüzyıldaki en önemli yazarlarından biri olan Jose J. Veiga’nın ödüllü romanı Sakallı Kralların Gölgeleri, bir çocuğun iç dünyasını, toplumsal sorunlarla iç içe geçen sancılı büyüme ve olgunlaşma hikayesini anlatıyor.

Yazar, sade ama tedirgin edici, çarpıcı üslubunu bu kitabında da ustalıkla ortaya koyarken toplumsal yaşayışa, aile ilişkilerine, özgürlüğe, otoriter rejimler karşısındaki insani zaaf ve erdemlere dair incelikle kalem oynatıyor. İşlediği konuların evrensel niteliği sayesinde, yazıldığı dönemin ve coğrafyanın ötesine uzanabilen bu etkileyici alegorik roman, baskı ve adaletsizlik karşısındaki tutumumuzun sonuçları üzerine düşündürüyor.

Bir gün şehre bir Şirket gelir ve umutları suya düşüren beklenmedik bir dönüşüm başlar. Lucas’ın hafızasından süzülen satırlarda, şehirdeki tek otorite hâline gelen Şirket’in kuruluşunun ardından yaşananlara, günbegün artan baskı ve korkuya, absürd yasaklara, aşılamaz duvarlara, şehrin üzerinde uçan akbabalara, müfettişlerin gölgelerine, özgürlüğü ve düşleri elinden alınmış bir toplumun yeniden kanatlanışına tanık oluyoruz.

Her tarafı çevreleyen duvarlar, yorucu ve heves kırıcı bir hal almış, bunun yanı sıra şehirde neler olup bittiğini ve ahalinin neler düşünüp konuştuğunu öğrenmeyi zorlaştırmıştı. Eskiden, okuldan eve anneme anlatacak pek çok havadisle dönerken şimdi dünyadan haberim olmadan gidip geliyordum.

Yolda rastladığım az sayıdaki insan da ya her şeyden bihaber oluyor ya da konuşmaya heves etmiyordu. Yukarısı hariç nereye bakarsak bakalım duvarları görüyorduk. Zaten, bulutlar ve akbabalar dışında bir şey görmenin mümkün olmadığı gökyüzüne ne diye bakacaktık?