Okuyacak çok kitap var seçmek zor diyorsanız yeni çıkan kitaplar arasından yaptığımız derlemeye göz atabilirsiniz.

04:00 – HİKMET HÜKÜMENOĞLU

“Ama bunlar sırf benim şeytanlarım değil, otobüste yanıma oturan adamın beynini kemiren dertler de bana bulaşıyor ya da marketteki kasiyer kız, çünkü gözlerindeki nefreti görüyorum, tuşlara basan parmaklarının nasıl öfkeyle kasıldığını görüyorum, onların şeytanları da bana da bulaşıyor ya da televizyonda tükürükler saçarak kavga eden o çok bilgili insanlar, onların öfkesi de, mutsuzluğu da, kini de, kederi de eninde sonunda beynimin kıvrımları arasına yerleşip kök salıyor…” Bizimkine benzeyen ama bazı açılardan da çok farklı bir İstanbul. Belki milyonlarca paralel evrenden birinde yer alan diğer İstanbul… Bu şehirde korku, öfke ve çaresizlik birikip patlama noktasına yaklaştıkça adeta şekil almış ve karanlık bir organizmaya dönüşmüş.

Geçmişindeki korkunç bir olay yüzünden hayattan kaçan Giray’la eski karısı –ve yeni cinayet masası baş komiseri Defne– kaybolan çocukların sırrını çözmek için yeniden bir araya gelir. Ancak Giray, gizli gücünü kullanmaya razı olacak mı? Ve tanımadığı insanlar için hayatını tehlikeye atmak onu kendi karanlığından çekip çıkarabilecek mi? 04:00, Hikmet Hükümenoğlu’nun gerilimle fanteziyi birleştirdiği, hızlı kurgusuyla etkileyen bir 21. yüzyıl romanı.

ENDER KUŞ – SHELLEY PEARSALL

Farklılıkların armağan, bakış açısının umut olduğu bir dünya…

Çağdaş Amerikan edebiyatının ödüllü yazarı Shelley Pearsall, bakış açısının, empatinin ve yaratıcılığın birleştirici etkisini gözler önüne seriyor. Her yaştan okuru, yaşamı bambaşka görebilen çocukların dünyasına davet eden roman, bakış açısının önemini çarpıcı bir hikâyeyle resmediyor. Özel bir çocuğun, sıradışı gözlem gücüne sahip bir başka çocuğun gözünden anlatılan yolculuğu, zengin karakterlerle renkleniyor, usta işi bir kurguyla işleniyor. Sanattan spora, otizmden arkadaşlığa uzanan ve gerçek bir hikâyeden esinlenerek kaleme alınan roman, hepimize farklılıkların uyumunu ve değişimin gücünü duyumsatıyor.

April, ders aralarında küçük sınıfların gönüllü gözetmenliğini yapar. Herkesin tuhaf bulup dışladığı Joey’nin okul bahçesindeki sıradışı hareketleri dikkatini çeker. Kimseyle iletişim kurmayan Joey’yi izledikçe, onun rastgele daireler çizmediğini, aslında bambaşka bir bakış açısına sahip olduğunu keşfeder. Yeni arkadaşı Veena ile birlikte Joey’nin olağanüstü desenlerinin sırrını çözmeye çalışırlar. Onların sayesinde okulun ilgi odağı oluveren Joey içinse çok şey değişecektir…

ÇOĞU İNSAN İYİDİR / YENİ BİR İNSANLIK TARİHİ – RUTGER BREGMAN

Machiavelli’den Hobbes’a, Freud’dan Pinker’a herkes şuna inanıyor: İnsanlar kötüdür!

Çoğu İnsan İyidir’deyse yeni bir argüman var: İnsanların iyi olduğunu varsaymak hem gerçekçi hem de devrimci bir eylemdir. Zira başkalarının kötü olduğunu düşündüğümüzde gerek siyasetin gerek ekonominin en kötü yanları ortaya çıkıyor, oysa insanların temelde iyi olduğunu varsaymak, bambaşka seçenekleri mümkün kılıyor.

İnsanlık tarihinin son 200.000 yılına yeni bir perspektiften bakan Bregman rekabetten ziyade iş birliğine yatkın olduğumuzu, birbirimize güvenme içgüdümüzün Homo sapiens’in ilk ortaya çıktığı zamanlara kadar uzandığını savunuyor. Bregman insanların cana yakınlığına ve özgeciliğine inanmanın farklı bir düşünce tarzının temelini atacağını, toplumumuzda hakiki bir değişikliğe yol açabileceğini gösteriyor; buna inanmanın da iyimserlik değil gerçekçilik olduğunu söylüyor.

The Guardian, The Daily Telegraph,
New Statesman ve Daily Express’e göre Yılın kitabı

“İnsanlığı yepyeni bir perspektiften görmemi sağladı.”
Yuval Noah Harari

“2. Dünya Savaşı’nı, Sineklerin Tanrısı’nı, Sibirya’daki bir tilki çiftliğini, New York’ta yaşanan ama tüm dünyanın duyduğu bir cinayeti ve saygınlığını yitirmiş psikoloji araştırmalarını tek tek ziyaret ediyoruz… Bu düşündürücü ve cüretkâr kitapta insanın iyiliğine dair güven veren pek çok kanıt var… Biraz da doğamızın olumlu yanlarını okumak insana iyi geliyor.”
The Observer

“İnsanların iyiliği üstüne merak uyandıran öykülerle dolu… Bregman’ın kitabı heyecan verici ve bir o kadar gerekli.”

The Times

ÖLMEDEN ÖNCE MÜMKÜNSE YAŞAMANIZ GEREKEN 1 HAYAT – CEM MUMCU

Blogger var, vlogger var, Cem Mumcu ne yapar derseniz, ‘dialogger’ oldum derim. Ben uydurdum. Türkçede yok, internetçede “İnsana dair her şeyi dolaysız, içten, mış gibi yapmadan dinleyen, konuşan, soran, cevaplayan” demek olsun bundan sonra. Yanıma sürekli oyun arkadaşlarımı alacağım. Onlar soracak, ben söyleyeceğim. Ben soracağım, onlar söyleyecek. Kimsenin kimseyi sobelemediği bir oyun bu; birlikte kurup, birlikte oynayacağız.”

Kaygılarımla nasıl başa çıkacağım? Öfke kontrol edilebilir bir şey mi? Neden aldatılıyoruz? Neden aldatıyoruz? Aşk gerçekte nedir? İnsan neden gider? Gerçekten kaçabilir miyiz? Teknoloji ve sosyal medya bize ne yapıyor?

Tüm bu soruları ve daha onlarcasını, birbirinden farklı yaşlardan, mesleklerden, geçmişlerden, cinsel kimliklerden gelen ‘oyun arkadaşları’, Cem Mumcu’ya sordu. Yanıtlar aldı, yeni sorularla karşılaştı. Konu konuyu açtı, derinlikli, sahici, mış gibi olmayan büyük bir söyleşi elinizde bulunan kitaba dönüştü.

Bu kitabın sayfalarında ‘ağzından bal damlamakla’ yetinen bir Cem Mumcu görmeyeceksiniz. Bu, öyle bir söyleşinin kitabı değil. Bal, mutfakta. Bu kitaptaysa ağzından gerçekler damlayan bir Cem Mumcu sizi bekliyor.

Bazen canınız yanacak. Cem’in de dediği gibi “Biraz canınızın yanmasına izin verirseniz, canınızın yanması geçecek” çünkü. Bazen öyle bir yer gelecek ki “Cem’in bu anlattığı ben miyim? Ben olabilir miyim?” diye soracaksınız. İhtimaldir ki, bu soruyu sorma cesaretini de gösterdiğinize göre evet, o sizsiniz.

Bugüne dek birçok söyleşi dinlediniz, birçok kitap okudunuz belki de. Ölmeden önce mutlaka gitmeniz gereken 100 yere, ölmeden önce mutlaka yemeniz gereken 100 yemeğe, ölmeden önce mutlaka izlemeniz gereken 100 filme de olasılıkla birçok listede, birçok kaynakta tanık oldunuz.

Hazır olun. Şimdi Cem size “Ölmeden önce mümkünse yaşamanız gereken 1 hayat var” diyor. ‘Mutlaka’ değil ‘mümkünse’ ve 100 adet değil yalnızca 1 tane…

BİR YER GÖSTERİCİNİN HAYATI – HULKİ AKTUNÇ

“Yazdığının içine bak. Yazılacak ne çok şey vardır onda” diye başlayan Bir Yer Göstericinin Hayatı Hulki Aktunç’un dördüncü öykü kitabı; 1990 Yunus Nadi Öykü Ödülü birincisi; sıra dışı kişileri, sırlı düşleriyle Aktunç anlatısının yeni bir billurlaşmaya varması, bir dil güzellemesi.

“Meyhaneden çıktığımızda, ince lodostan sallanıyorduk. Madam Krista, evine götürdü.

Kahve yaptı. Geçen yazdan kalma, ev işi vişne likörü ikram etti. Yattık. Teninde, mermer kokusu vardı. Direten taşların,o taşlarda göveren incirlerin kokusu vardı.”

“Kitap, hikâye anlatmak üzerine bir kaynak niteliği taşır… Bu kitap Hulki Aktunç’un sadık okur sayısını daha da yükseltmiştir.”

Doğan Yarıcı

KARAKAMBUR – ÖMER İZGEÇ

Başka insanlar da var. Bilmediğimiz için öteki ilan edemediğimiz, yakın, uzak, büyülü, karanlık ama gerçek insanlar. Herkesinki gibi değil elbet onların hikâyeleri. Yanı başımızda vuku bulan, bize değen, işittiğimiz, tekinsiz hikâyeler bunlar. Dünü şimdiyle, şimdiyi yarınla karan, akılla savaşan, kimi akla sığan ama kimi de akıldan taşan insanların hikâyeleri.

Ömer İzgeç, Karakambur’daki öykülerle yeni bir kapı açıp başka dünyalara davet ediyor okuru. Masalsı anlatımın, kadim söylencelerin elinden tutup, özenli bir dille zenginleştirerek yanımıza getiriyor. Karakambur, atmosferi ve karakterleriyle uzun süre akıldan çıkmayacak bir kitap.

“Işıklar ağaçları aydınlatıyor, dev birer böcek gibi ormanın üzerinde dolaşıyordu. Dizlerimi kendime çektim, kollarımla sardım. Islak kıyafetlerimden yere su damlıyordu. Elimi cebime soktum, ufak bir odun parçası çıkarıp emmeye başladım. O sırada ilerideki tepelerde bir ışık söndü, tekrar yandı. Sanki bana göz kırpmıştı. Bazen yıldızların yaptığı gibi. Doğruldum, nişan alıp elimdeki parçayı var gücümle helikopterlere fırlattım. Tepeler yine göz kırptı. Damdan indim, ayaklarımı yere sertçe vurarak koşmaya başladım. Işıklara doğru.

Pat pat pat…”

BİR SENARİSTİN SEZON FİNALİ – İLKER ARSLAN

“Kelimelerin, cümlelerin canlı kanlı karşımıza dikildiği; hayatın hem küfünü, pasını hem bin rengini, can sevincini ustalıkla, hiç zorlamadan gösteren, hissettiren… Ferah feza güldürürken, boğazınıza acı, ağır bir yumruyu apansız oturtuveren… Tek bir karakterine iltimas geçmeyen, çatal dilli, edası afili, gözü keskin bir roman, ‘Bir Senaristin Sezon Finali’. Şimdiye kadar nerelerdeydin İlker Arslan?” – Murat Uyurkulak

İlker Arslan, Bir senaristin Sezon Finali’nde; bir baba, bir sevgili, bir senarist-yönetmen, bir yoldaş ve bir politik aktivist olarak insanın bu ülkede başına gelebilecek en ‘olası’ şeylerin portresini çizerken, kara mizaha başvurmuyor. Arslan, anlatım diliyle değil de, olayların kendisiyle yaratıyor kara mizahı.

Roman kahramanının yaşadığı olaylar, bizlerin yaşamlarından da uzak değil. Yok yere beslenen ve hayatın zerrelerinden damıtılarak tutunulmaya çalışılan umut kadar, hayatın her zerresine sinmiş umutsuzluk da gerçek. Zirvede yaşamak isterken, sıradan insan kadar bile tutunamayan, olduramayan ‘bilinçli özne’nin durumu, konu popüler kültür alanında üreten insana gelince daha da içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. İlker Arslan, “Bir Senaristin sezon Finali’nde Gezi sonrası günlere de atıfta bulunuyor sanki.

Bir solukta okunabilen, güldürürken bir yanıyla da hüzünlendiren, bize dair ‘yerli’ bir roman. Mutfaktan!