Okuyacak çok kitap var seçmek zor diyorsanız yeni çıkan kitaplar arasından yaptığımız derlemeye bir göz atabilirsiniz.

BİZİMLE KONUŞAN ÖYKÜLER – KOLEKTİF

 

Genel kabul gören bir anlayışa göre büyük yazar olmanın başlıca koşullarından biri dünyaya/insanlara/olaylara farklı bir gözle bakmak ve bu farklı bakışa estetik bir ifade/biçim kazandırmaktır. Kısa öykü de bu türden bir ustalığı sergilemede en elverişli “araçlardan” biridir çünkü fazlalığa/yapaylığa gelmez o, üstelik ince işçilik gerektirir.

Elinizdeki kitap hepsi de İngiliz dilinde yazılmış, ama kullandıkları üslup, anıldıkları edebi tür, milliyet ve art alan bakımından değişiklik gösteren yazarların kaleminden çıkma ve de yukarıda belirttiğimiz ölçütü fazlasıyla karşılayan öykülerden oluşuyor, özcesi bizimle konuşan öykülerden… Derlemede yer alan yazarları “hakkıyla” temsil ettiğini düşündüğümüz bu “tipik” öykülerin okurun iç dünyasında izi uzun süre silinmeyecek bir etki yaratacağına inanıyoruz.

MAVİSEL YENER’LE ÖYKÜ ATÖLYESİ – MEVİSEL YENER

Mavisel Yener ile Öykü Atölyesi

Mavisel Yener’in genç okurları kendi öykülerini yazmaya heveslendirmek, öykü yazma yolunda onlara kılavuzluk etmek üzere hazırladığı Mavisel Yener ile Öykü Atölyesi, Tudem Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Yener’in bu kitabı gerek kurgusu gerekse içinde yer alan etkinlik çeşitliliğiyle sıra dışı bir çalışma. Her şeyin düşlemekle başlayacağını dile getiren Yener, çiçeği burnunda öykü yazarlarını, gizemli okul kedisi Marul’un maceralarını okurken aynı zamanda kendi öykülerini yaratma serüvenine dahil ediyor.

“Barış, ödüllü bir kısa film yarışmasına katılmayı düşünüyor. Fakat yarışma için yazacağı film öyküsüyle ilgili aklına herhangi bir fikir gelmiyor. Esin perisi izinli galiba. Peki, ona yardım eli uzatmaya ne dersin?

Acaba Barış kısa film öyküsünü ne hakkında yazsa? Öykü nerede geçse, karakterleri kimler olsa? Tabii bir de öyküyü kimin ağzından anlatacağı ayrıntısı var. Kâğıda kaleme sarılmadan önce biraz gözlem yapmak şart oldu. Yoksa Barış gibi senin de mi kafan sorularla doldu?”

EKMEK VE ATEŞ DÜŞLERİ – NANCY KRICORIAN

Yazarın, 2003 yılında yayımlanan ikinci romanı Ekmek ve Ateş Düşleri, Ani Silver adındaki yarı Ermeni yarı Yahudi olan Amerikalı bir üniversite öğrencisinin bir değişim programıyla Paris’te geçirdiği bir yılı anlatıyor. Hikâye her ne kadar 1982-83 yıllarında geçse de, anlatı geçmişe sık sık dönerek, bizi Ani’nin sorunlarının köklerine götürüyor.

Ani’nin Yahudi olan babasının ölümüyle, Yahudilikle herhangi bir bağı kalmaz ve de küçük yaşta annesiyle beraber ninesi ve dedesinin, bir Ermeni kasabası olarak tarif edilebilecek Watertown’daki evine yerleşir. Bu ev, bir Amerikalıya göre aşırı muhafazakar sayılabilecek kurallarla doludur, zira Ani’nin ninesi ve dedesi 1915’ten sonra ABD’ye göçmüş iki Anadoluludur. Ayrıca evin üzerine eski memlekete dair konuşulması yasak mevzular da çökünce, Ani için Ermenilik reddedilen bir kimliğe dönüşür. Ancak yapayalnız geçen Noel arifesinde, Paris sokaklarında karşısına çıkan eski bir dost, reddettiği kimliğini ve bir parçası olmaya çalıştığı toplumsal üst sınıfı sorgulamasının ve geçmişi kurcalamasının önünü açar.

Ekmek ve Ateş Düşleri, üst sınıf bir Amerikalı olmaya çalışırken rastlantılar sonucu hayatı değişen genç bir kızın aşk acısı, kimlik bunalımı, aile ilişkileri ve depresyon gibi sorunlarına çoğu zaman mizah dolu bir bakışla yaklaşan çok güçlü bir roman.

ATMACANIN A’SI – HELEN MACDONALD

“Ben ölü sülünü tutan çakıra (atmayaca) bakarken, onun vahşi gözleri de benimkilere kenetleniyor. Büyülenmiş gibiyim. Ne hissetmeyi beklediğimi bilemiyorum. Kana susamışlık? Vahşet? Hayır. Öyle bir şey yok. Her yerimde içine daldığım böğürtlenlerden kalma diken çizikleri, kalbimde adını koyamadığım bir sızı var. Havada parıltılı bir sis. Kuru. Pudra gibi. Çakıra, sülüne, çakıra bakıyorum. Ve her şey değişiyor. Çakır artık şiddet ve ölümü temsil eden bir şey değil. Bir çocuk olmuş. Bu beni derinden sarsıyor. Yalnızca bir çocuk. Kim olduğunu, ne için yaratıldığını yeni öğrenmiş bir çakır yavrusu. Eğiliyorum ve bilinçsizce, çocuğunun akşam yemeğini yemesine yardım eden bir anne gibi, ben de çakırla birlikte sülünün tüylerini yolmaya başlıyorum. Çakır için. Yemeye başladığında da topuklarımın üstüne oturup izliyorum, yemesini izliyorum. Tüyler havalanıyor, çalılardan aşağı uçuşup örümcek ağlarıyla dikenli dallara takılıyor. Mabel’ın parmaklarında parlayan kanlar pıhtılaşarak kuruyor. Zaman geçiyor. Kutsayan bir güneş ışığı. Deve dikenlerini savuran bir rüzgâr gelip geçiyor. Sessizce ağlamaya başlıyorum. Yanaklarımdan aşağı yaşlar süzülüyor. Sülün için, çakır için, babam ve onca sabrı için, bir çitin yanında durup kuşların gelmesini bekleyen o küçük kız için.”

TOLKIEN – HUMPHREY  CARPENTER

‘Yazar kurguladığı dünyanın tanrısıdır’ lafı doğruysa eğer, Yazar J.R.R. Tolkien bu ulu makamı kesinlikle hak eder. Orta Dünya’yı kurgulayıp farklı halklar yerleştirmekle kalmadı, Her kavme ayrı bir lisan ve o lisana gerçek bir tarih yarattı.