Boğaç Gökmen

Duyurusu yapıldığı günden bu yana geri sayım yapılan ve yedi yıl içinde piyasaya sürülen ilk Pearl Jam stüdyo albümü nihayet yayında.

Ekim 2013’de kucaklaştığımız “Lightning Bolt”dan bu yana ne sular aktı köprülerin altından, ne çamlar devrildi, bilmem kaç kez yangın yerine döndü dünya. “Gigaton”, Pearl Jam’in on birinci stüdyo albümü olarak kulaklarımıza ulaştığında insanlık gezegen çapına yayılmış bir virüs salgını sınavını veriyor.

Bir nevi, salgının kucağına doğuyor “Gigaton”.

90’ların başından bu yana birlikte adımladığımız, bu yanıyla da beraber büyüdüğümüz, her daim önem derecesi yüksek toplulukların başında geliyor Pearl Jam. Zaman akıyor, yaş alıyor insan, aynı dertlerden muzdarip, aynı telden çalan, benzer kaygılara sahip kişilerle konuşmadan da anlaşmayı biliyor. Müzik grupları da öyle, bir süre sonra gerçek kişiliklere dönüşüyor, uzun süre görüşmesen de ilk rastlaşmada kaldığın yerden devam ediyorsun, akıyor zaman, akıyor şarkılar.

“Biz büyüdük ve kirlendi dünya” dizesini her defasında haklı çıkartan gidişata Pearl Jam’in de söyleyecekleri vardı elbet. Ancak, bu şarkılar filizlenirken COVID-19 akıllara gelir miydi, albümün salgının kucağına doğacağı öngörülebilir miydi?  Ne mümkün!

İlk bakışta, Pearl Jam cephesinde yapım aşamasından başlayarak bazı değişiklikler göze çarpıyor. Grup yeni albümde, uzun süredir birlikte çalıştıkları Brendan O’Brien ile çalışmamış örneğin. Yerine ise çok da yabancı sulara açılmadan Soundgarden, Chris Cornell, Mad Season, Jeff Ament ve Mike McCready projelerinde mühendis olarak çalışan Josh Evans ile iş birliği yapmışlar.

Sonuçtan memnun oldukları kanısına ise gitarist Stone Gossard’ın, Eddie Vedder’in çarpıcı şarkı sözleri ve grubun yeni sesler ve stiller denediğinden bahsederken yeni albümün, “grubun ruhunu” yakaladığını söylemesinden varıyoruz.

Yenilikçi kişiliği ağır basan dolayısıyla da kendilerine has meydan okuma geleneğini sürdürecek bir albümle karşımıza çıkacakları, gitarist Mike McCready’nin kayıt sürecini, duygusal olarak karanlık ve kafa karıştırıcı, aynı zamanda da heyecan verici ve deneysel bir yolculuk olarak tanımlamasıyla kendini belli ediyor.

Aslında Pearl Jam hassasiyetinde, gezegende olup bitenlere karşı alıcıları sonuna dek açık bir topluluk için bir de son dönem dünyanın içinden geçtiği süreç düşünüldüğünde, yenilikçi ve deneysel bir albüm beklemek gayet doğal olsa gerek.

Albümden çıkan ilk şarkı “Dance of the Clairvoyants”ın yayına sürülmesiyle açığa çıkan, grubun bilindik soundunun ayarlarıyla oynayan anlayış, kimi dinleyiciler tarafından desteklenirken bir kesim için de mesafeyle yaklaşılan, esasen önceden kestirilecek bir durumu da beraberinde getiriyordu.

Albüm dönmeye başladığında da içine hemen alan şarkıların varlığı ile birkaç kez daha dinlemeliyim dedirten şarkılar arasında gelgitler yaşarken bulabiliyorsunuz kendinizi. Yine de zaman zaman, içinizi ısıtacak emektar bir battaniye şefkatindeki doksanlar dokusu, tüm albümü bir solukta yudumlatacak enerjiyi taşıyor.

Dinleyiciden emek isteyen bir albüm Gigaton. Dinledikçe kendi anılarını oluşturan albümler listesinde uzun süre boy gösterip, kilometre yaptıkça derdini daha net ortaya koyacak şarkılara sahip.

Albüm öncesi tek başına sahaya sürülen “Dance of the Clairvoyants”ı bir de albümün bütünü içinde, akıp giderken dinlemek lazım, aynı şekilde “Superblood Wolfmoon”u da açılış arkasında gelişine ceza alanına gönderip birçok bakımdan albümün en can alıcı şarkıları, bas yürüyüşleriyle kalbe işleyen “Quick Escape” ve dahası “Alright” için Jeff Ament’e şapka çıkartmak gerek. Albümün gizli favorilerinden ve enerji santrallerinden biri olan Matt Cameron bestesi “Take the Long Way” ise net bir Soundgarden aşısı oluyor albüme.

Eddie Vedder’ın, “Into The Wild” soundtrack’ine göz kırpan akustik imzalarından “Comes Then Goes”dan pılıyı pırtıyı toplayıp 93 yılına ikinci albüm “Vs.”ın yürek burkan final şarkısı “Indifference”ın kara sularına girme garantili kapanış şarkısı “River Cross”a, oradan da klasik Pearl Jam kıvamıyla ayağa kaldıran “Never Destination” ve “Who Ever Said”.

Sonra bir bakıyorsunuz hikâye anlatıcılığıyla avucuna alıp, hacimli sounduyla zihne yerleşen “Seven O’Clock” ve ansızın doksanların ortasında bir yerlerden seslenen bir Stone Gossard güzelliği olan “Buckle Up” yakalıyor kolunuzdan. O zaman diliminden hiç ayrılmadan sımsıcak bir Mike McCready bestesi “Retrograde” ile birkaç tur geçmişe gidip dönülüyor.

Sözünü sakınmayan şarkılar bunlar. Albümün kapak görselinde kullanılan Paul Nicklen’in, Norveç’deki Nordaustlandet buz örtüsünün ne şiddette eridiğini gözler önüne seren “Ice Waterwall” adlı fotoğrafının anlattığı gibi, küresel iklim değişikliğine albüm içeriğinde de yüksek perdeden dikkat çekiliyor. Elbette Trump Amerika’sının politikaları da başrolde.

Pearl Jam kariyerinin ilk dönemlerinden bu yana gerek sektörel dayatmalara gerekse dinleyici kaynaklı olası kendini dizginleyecek unsurlardan uzakta kalmayı başarıyor. Üstelik çoğu zaman risk almanın, konfor alanından çıkmanın, kendinden götüreceklerini ya da kazanımlarını göğüsleyerek, olgunlaşma kulvarında atıyor adımlarını.

Birçok Pearl Jam albümü, bilhassa da 90’ların ilk yarısındaki zirve konumuyla mukayese edilerek masaya yatırılabilir ancak cesur ve yenilikçi olmaları bakımından göz ardı edilemeyecek tavırlara sahiptirler.

“Gigaton” da öyle, evde kalmanın gerektiği bu günlerde her şarkıda yeni fikirler barındıran omurgasıyla, açılan farklı kapılardan başka başka odalarına ayak bastığımız bir ev gibi.

Güvenilir bir yuva, bunca telaşın, salgının ortasında.

Kapak Fotoğrafı: Danny Clinch