Boğaç Gökmen

Günün albüm önerisi bu kez, metal sahnesinin en iz bırakan türlerinden birini takip ederek İskandinav coğrafyasına kırıyor rotayı. Durağımız ise Finlandiya.

Progresif Metal’in en mühim temsilcilerinden Fin topluluk Amorphis ve müzik kariyerlerinde güçlerine güç katmayı sürdürdükleri 13. stüdyo albümleri “The Queen Of Time”ın kapılarını aralayalım istedim.

90’lı yılların başından bu yana, birbirinden özel albümlerle bir kısmımızı şair bir kısmımızı derbeder eden folk, gotik, melodik death ve doom gibi birçok türü aynı kazanda eritip iç dünyamızı en çok besleyen grupların başında geldi Amorphis.

“Tales from the Thousand Lakes”, “Elegy” ve “Tuonela” albümlerini dinleyenlerin yanına ömür boyu kâr kalacaktı örneğin. Dahası da var elbette.

İki yıl önce bugünlerde kulaklara ulaşan “The Queen Of Time” da kuvvetli beste yapıları, yaylı ve nefesli çalgıların damakta bıraktığı lezzetin müsebbibi orkestra düzenlemeleri ve koro kullanımları ile son dönemin zamanı geçmeyecek albümlerinden biri.

Albümün yapımcılığını ise Opeth, Paradise Lost, Amon Amarth, Kreator başta olmak üzere neredeyse metal sahnesinde eli değmemiş albüm bulunmayan İsveçli usta yapımcı Jens Bogren yüklenmiş.

2015’de yayımladıkları “Under the Red Cloud”un yaydığı sihir sonrası sabırla yeni bir Amorphis albümü bekleyenlerin güvenini boşa çıkartmayan, bir saate yakın süresi içinde derin işçiliği, parlak fikirleri ve barındırdığı birbirinden farklı rengin bütüne dönüşürken sergilediği uyum sayesinde etkisi uzun sürecek bir albüm karşılıyordu dinleyiciyi.

Açılış parçası “The Bee”nin ilk adımla birlikte avcuna alan kuvvetli detayları, “Message in the Amber”, “The Golden Elk” ve “Wrong Direction”dan Anneke van Giersbergen’in konuk olduğu nefis şarkı “Amongst Stars”a kadar zihne kazınan melodiler geçidi ve dolayısıyla da tadından yenmez bir dinleme deneyimi “The Queen Of Time”.