Elfene Dünya Yayıncılık dört yeni kitabı okuyucusuyla buluşturdu.

1- Martin Eden – Jack London

Birçok Avrupalı gibi umutlarının peşine düşüp Amerika’ya giden Büyük Biritanya’lı bir ailenin çocuğu Jack London.
San Fransisco’nun liman mahallerinden birinde büyürken kutsal Britanya kültürünün insanlığı kurtaramayacağı bilincine varıp dünya kültürünün kucağına atmış kendini. Sonrası açılmış denizlere, vahşetin çağrısıyla altın arayıcılarının arasında bulmuş kendini. Bilmediği büyülü yazma dünyası serüveni onun son yolculuğu, Martin Eden ise o büyülü yolculuğun son noktası. Martin Eden’i okudukça hem Jack London’u yakından tanıyacak, hem de onun kısa yaşamının o uzun büyülü yolculuğunun nasıl bir cehennem yolculuğu olduğuna tanık olacak ve insan olabilmenin erdemini sorgulayacaksınız.

***

“Seni ahmak!” diye haykırdı aynadaki görüntüsüne. “Yazmak istedin, yazmayı denedin ama içinde yazacağın bir şeyin yoktu. Ne vardı senin içinde? Bazı çocukça fikirler, birkaç aptalca duygu, çokça sindirilememiş güzellik, koca ve kapkara bir cehalet, aşkla dolup taşmış bir kalp, aşkın kadar büyük, cesaretin kadar beyhude bir tutku. Ve sen yazmak istedin! İçinde yazacak bir şeyler bulmak üzeresin. Güzellik yaratmak istedin, ama güzelliğin doğası hakkında hiçbir şey bilmezken nasıl yapabilirsin ki? Hayatın başlıca özellikleri hakkında hiçbir şey bilmezken hayat hakkında yazmak istedin. Dünya sana göre içinden çıkılmaz bir bulmacayken (….) hayat ve varoluş düzeni hakkında yazmak istedin.
Ama neşelen oğlum Martin. Yine de yazacaksın. Az, çok az bir şey biliyorsun ama daha fazlasını öğrenmek için doğru yoldasın. Şansın yaver giderse bir gün bilinebilecek her şeyi bilmeye yaklaşabilirsin.”

2- İsviçre Beyazı   – Zerrin Oktay

Zerrin Oktay, ömrünün ilk otuz yılını kapsayan yaşam öyküsüyle karşınızda. Üç yaşında taşındığı İsviçre’de on yıl yaşadıktan sonra Türkiye’ye geri dönen yazarın bu kitabı, kişisel bir tarih olmanın yanında ülke ve şehirlerin de tarihine tanıklık etmekte. Sıcacık anlatımı, sürükleyici dili ve cesurca paylaşımıyla sizin de hayatınıza bakıp açmazlarınızla yüzleşmenizi sağlıyor. Ama en önemlisi sizi baskın renkler üzerinde durmayıp hayatı tüm renklerin harmanlanmasının yansıması olarak kabullenmeye ve bu kocaman yürekli kadının satırlarına bırakarak, yaşamın eşsiz gizemini koruma çağrısına kulak vermeye davet ediyoruz.

****

“…Renk olarak gri bana her zaman gizemli ve olağanüstü gelmiştir, biraz da içe dönük. İçinde onlarca rengin tonlarını barındırmasına karşın, kuşbakışı gözlemle her zaman bir bütün, bir tür çok sesli koro, bir komün görüntüsü sergiler. Renklerin toplu halde birbiri içinde erimesidir gri. Bağrında yaşadığımız şu topraklar da gri geliyor bana. Bu eşsiz gizemi korumak, değerini bilmek varken renkleri ayrıştırmak, griyi reddedip içindeki en baskın olan renkte ısrar etmek neden?”’’

3- Mihraptaki Akrep – Abdullah Kadirî

Modern Özbek edebiyatının kurucusu olarak kabul edilen yazar Abdullah Kadirî’nin Mihraptaki Akrep adlı romanı destansı bir anlatıma sahip. Çevirmenlerin özen gösterdiği bu anlatı özelliğine yayıncı olarak biz de özen gösterdik. Bunu yaparken amacımız; okuyucularımızın o destansı anlatımın tadıyla kitabı okurken rahatça doğu-batı roman anlayışını karşılaştırma olanağı bulmalarıydı. İnanıyoruz ki, inanılmaz bir aşk öyküsüyle örülmüş ve Hokant Hanlığı’nın tarihini içeren bu romanı sonsuzlama bir edebi keyifle okuyacak ve iyi edebiyatın tadını alacaksınız.

***** *****

“Gökyüzünde yıldızlar parlamaya başladı. Ay da biraz parlayıp hayata yeni adım atmış, bu iki gencin şimdiki hallerine gülümsüyor gibi görünüyordu. Az öncekinden biraz daha güçlenmiş olan rüzgâr, gülü güle kavuşturup sanki bu iki gence “Siz de işte bu güller gibi kavuşun.” diyor gibiydi.”

***** *****

“Güçlü bir rüzgâr koparak bahçedeki her şeyi dört bir yana savurmaya başladı. Sokaktaki toz toprak göğe yükselip ay ile yıldızların ışığını daha bulanık bir hale getirdi. Akasyaların hışırtıları, gece böceklerinin nağmeleri güçlü rüzgârın sesiyle kesildi.”

***** *****

“Gelecek sözünü herkes farklı farklı anlar. Enver, kendi geleceğini sadece aşk vasıtasıyla görürdü. Anne ve babanın ocağını tüttürmek için öncelikle kendine bir hayat mumu bulmalıydı. Mumsuz yaşayarak anne ve babasının ocağını tüttürmeyi asla hayal etmezdi. Yani gelecek, Enver’in özel hayatında yalnızca aşktı.”

4- Kılıç ve Kırbaç – Osmanlılar III – Murat Tuncel

Herkesin efendisi olan zamanın rüzgârı çok sert esiyordu. Batıda fırtınadan atıyla zaferden zafere koşan halifenin sultanlık payesi verdiği Tanrı’nın kılıcı Yıldırım Bayezid, doğuda Delhi’den Saray’a, Herat’tan Sivas’a kadar tüm kaleleri yerle bir ederek kasırgadan atıyla gelen Tanrı’nın kırbacı Sahipkıran Emir Timur vardı. Bu iki güçlü liderin eninde sonunda karşılaşmaları kaçınılmazdı. O gün gelip Çubuk-abad’da karşılaştıklarında gökyüzü yeryüzüne kapandı. Murat Tuncel, Osmanlılar üst başlıklı seri romanlarının üçüncüsü olan bu romanında bizi işte o ikinci Nuh tufanı günleri ve tarihin başka uçurumlarında gezindiriyor.

***

“Emir Timur, mancınıklarla fırlattırmak için yığdırdığı kesik baş kulelerine bakarken iştahı kapanan Bayezid’e öfkeyle baktı. Dudaklarını ısırarak öfkesini yatıştırdı. Karşısındaki tanrının kılıcı olmasaydı başı gövdesinden çoktan ayrılırdı elbette,”Yazıcı Arapşah.

***

Mehmet Çelebi, “Bilirim Yakup Bey. Sizin gibi Anatolia’daki tüm beylerimizin dileği budur. Karamanoğulları da, Çandarlılar da, Germiyanoğlu Yakub Bey de bizimledir. Lakin Trakium’a gitmesine yardımcı olduğumuz Musa Çelebi bize verdiği sözlerinin hepsini ve aklın üstünlüğünü unutmuş görünüyor.”

***

İmparator İkinci Manuel, elindeki Thucydidis’in tarihini yerine koyarken Europides’in Troyalı Kadınlar adlı piyesinin el yazmasını aldı. Açılan sayfadaki birkaç cümleyi okuyunca “Ah” dedi. Oğluna bakarak eski Rumca’yla yazılmış paragrafı, “Bak burada Euripides Troyalı Hekabe’yi konuşturmuş. Hekabe yüreğini kasıp kavuran acısını dile getirmek için,“ Yurtsuzum çocuklarım. Hatta çocuklarımsızım. Bakın atalarımın kalesi ağlıyor. Yalnız ölüm unutur acıyı. Çünkü, gözyaşı yoktur ölümün…” diye açıkladı.