Ela Uysal – Profesyonel Koç

Mayın tarlasında yürümek gibi değil mi yaşamak? Üstelik, birine basmamanın neredeyse imkânsız olduğu kadar sık döşenmiş mayınlar.

Hiç çok sevdiğiniz bir yakınınız öldü mü?

Hiç boşanma veya istemediğiniz bir ayrılık yaşadınız mı?

Hiç işten atıldınız mı?

Hiç iflas ettiniz mi?

Hiç doğal afet yaşadınız mı?

Hiç şiddete maruz kaldınız mı?

Hiç düşük, kısırlık gibi doğurganlık sorunları yaşadınız mı?

Hiç sizin veya ailenizden birinin yaşamını tehdit eden bir hastalıkla mücadele ettiniz mi?

Hiç riskli bir ameliyata girdiniz mi?

Hiç kaza geçirdiniz mi?

Bu soruların bir ya da birkaçına “evet” demeden bir ömür geçirmek mümkün mü? Biz ne kadar kendimizi kollarsak kollayalım, ne kadar iyi şeyler beklersek bekleyelim travmatik olaylarla mutlaka büyüklü küçüklü sınavlar veriyoruz. Şimdilerde tüm dünya insanları olarak planlarımızı alt üst eden, hepimize ölümü ve yaşamı bir kez daha sorgulatan, kayıplar ve acılar yaşatan pandemi de bunlardan biri ne yazık ki.

Madem hayat olumsuzlukları getiriyor, burada bize düşen ne ve yapabileceklerimiz var mı?  Bu noktada son zamanlarda davranış bilimciler tarafından sıkça adı anılan bir kavramdan söz etmek istiyorum. İngilizcesi “resilience” olan bu kavramın, Türkçe karşılığını iki sözcük beraber veriyorlar: “yılmazlık” ve “esneklik”.

Kimi kişilerin yaşamın getirdiği zorluklar karşısında diğerlerine göre daha güçlü olmalarının onların “yılmaz ve esnek” olma becerilerinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu becerinin hangi özellikleri içerdiğini, aynı olay karşısında nasıl olup da diğerlerinden daha yapıcı ve olumlu tavır içinde olabildiklerini sorgulayınca ortaya bizim için değerli bazı ipuçları çıkıyor. Yani iyi haber şu ki, bugüne kadar edinilmemiş olması bundan sonra edinilemeyeceği anlamına gelmiyor. Gelin onlara bundan böyle “Yılmazlar” diyelim. Bizim de katılmak istediğimiz bir aile adı gibi olsun.

Yılmazların en önemli özelliklerinden biri acı çekmenin insan doğasının bir parçası olduğunun diğer insanlardan daha fazla farkında olmaları. Bu ne işe yarıyor derseniz, bizi önemli bir yanılgıdan, bir tuzaktan kurtarıyor. Acı şeylerin sadece bizim başımıza geldiği yanılgısından. Instagram’da, parlak gülen fotoğraflarla dolu bir dünyada yaşarken bu gerçeği fark etmek kolay olmayabilir ama insan yaşamı hiç de toz pembe değildir. Ancak talihsizliklerin sadece sizi bulduğu fikri sizi olayın kendisinden daha büyük ve zorlu bir ruh haline sokar. Çünkü böyle düşününce, hayat oklarını sadece sizin canınızı yakmak için fırlatıyordur ve bu büyük bir haksızlıktır.  

Yılmaz insanlar, ellerinden gelenler ve gelmeyenler konusunda daha net bir fikre sahiple, yani ellerinde olanla olamayanı ayırt etmek konusunda daha başarılılar. Bu da hem öğrenilebilir hem de hayat kurtaran bir özellik. Biz insanoğlu olumsuzu fark etmek ve ona reaksiyon göstermek için çok sağlam bir donanıma sahibiz. Olumsuz duygular üzerimize yapışıp kalırken olumlu duygular rüzgâr gibi gelip geçiyor. Daha önceki bazı yazılarımda da dile getirdiğim gibi evrimsel açıdan bakarsak bu şekilde olması bizim hayatta kalmamıza hizmet eden bir şey. Olumsuz şeyleri olumlu şeylere göre daha fazla fark etmemiz bir tehlike karşısında daha uyanık olmamızı sağlar. Aksi halde güzel bir manzaraya dalıp bir aslana yem olmamız an meselesi olurdu. Ancak evrimin bu acımasız yönünü fark edip ona karşı stratejiler geliştirebiliriz. Dikkatimizi olumluya vermek, yaşadığımız kayıplar uğruna elimizdeki iyi şeyleri feda etmemektir. En mutsuz zamanların bile şükredebileceğimiz, uğruna yaşamayı sürdüreceğimiz olumlu bir şey yakalayabiliriz. İşte hikâyenin elimizde olan kısmı budur. Böylelikle kaybettiklerimiz uğruna sahip olduğumuz güzel şeyleri feda etmemiş oluruz. 2005 yılında Pozitif psikolojinin babası Martin Seligman ve arkadaşları bir araştırma yaptılar. Araştırmada bir grup katılımcıdan her gün başlarına gelen üç iyi şeyi düşünmelerini istediler. Yaptıkları tek şey bu olduğu halde altı ay içinde bu kişilerin hayattan memnuniyetleri, olumlu hisleri arttı ve depresif hisleri azaldı. Bu örnek de gösteriyor ki başımıza olumsuz şeyler geldiğinde bilinçli ve kararlı bir çaba ile olumluya odaklanmak hiç de fena fikir değil. Bunu nasıl yapacağınız size kalmış. Odanıza iyi şeyleri anımsatan bir poster asarak, hatırlatıcı bir obje bulundurarak, arkadaşınıza yazarak veya notlar alarak yapabilirsiniz. Şükran günlüğü tutmak da bunlardan biri olabilir.

Yılmazların bir diğer özelliği de kendilerine bir soruyu sormaktan hiç vazgeçmemeleri.  Soru şu: “Bu yaptığım bana iyi mi geliyor, zarar mı veriyor?”. Bu soruyu sormanın olumlu etkisi sanıldığından çok daha büyük. Örneğin bir yakınınızı kaybettiniz. Sürekli onun resimlerine bakmak size iyi geliyor mu? Anlaşmazlığa düştüğünüz bir arkadaşınızla dargınlığınızı sürdürmek size iyi geliyor mu? Eski sevgilinizin yeni sevgilisini sosyal medyada gizlice takip etmek size iyi geliyor mu? Bir kadeh daha fazla içmek size iyi geliyor mu? Sürekli kötü şeyleri anımsatan vahşet içerikli haberleri izlemek size iyi geliyor mu? Instagram’da büyük gösterişler yapıp ulaşılmaz hayatlar sergileyen ve size kaybettiklerinizi hatırlatıp duran kişileri izlemek size iyi geliyor mu? Eğer bu soruların cevabını içtenlikle verip tavrınızı esnetebilirseniz, yaşamınızın kontrolünü sağlayacak ve duygularınızın oradan oraya savrulmasını engelleyecek çok önemli bir güç kazanırsınız. Mağdur olmayı sürdürmek yerine yaşamınızda yeniden iktidar sahibi olursunuz.

Bazı insanlar doğuştan yılmazlık ve esneklik özelliklerine sahip olacak kadar şanslı olabilirler. Yine de bunun sonradan edinilemeyecek bir özellik olduğunu düşünüp tasalanmaya gerek yok. Elbette ateş düşüp de bir yeri yaktığında sakin kalmaktan söz etmek ve bunu gerçekleştirmek hiç de kolay olmayabilir. Ama eğer bir gerçeği değiştiremiyorsak en azından elimizde kalan imkanlara göz atıp yüzmeye devam etmeyi seçebiliriz.

“Yılmazlar” ailesinin doğuştan üyesi değilsek de kan bağı gerekmeksizin ailenin bir parçası olma şansına hep sahibiz. Yaşamın mayınlarının üzerine bir de kendi mayınlarımızı döşememeyi başardığımız andan itibaren…