Boğaç Gökmen

Müzik öyle bir mefhum ki melodilerin ruhumuzun tellerini titretmesine ya da bir zaman yolculuğu misali dün, bugün, yarın arasında yaşanan hatıra sıçramalarına sebep olabiliyor. Bu mucizevi anları yaşatan, müziklerine hayran olup ilham aldığımız kişileri, hayatlarımızda önemli yerlere yerleştirmeyi, kendi özel dünyalarımızda anlamlandırmayı ihmal etmeyiz. Bir nevi aileden biri, yakın bir dost yerine koyar, tutkunu oluruz.

Onlarca yılı birlikte, aynı şarkılarla, birbirimizi tanımaksızın hatta bunun asla mümkün olmayacağını bilerek, o şarkıları ve onları bize ulaştıran kişileri, birlikte geçirdiğimiz zamanı, içimizde bir yerlerde yaşarız. Önemli hatıraları kendilerine saklayan kişiler gibi, melodi ve cümlelerde vücut bulan belki de anlaşılması zor, bir o kadar da kaçınılmaz bir ilişki gibi.

Bu derece içselleştirip duygusal köprüler kurduğumuz kişilerin kaybı durumunda ise tüm o geçen zamanın muhasebesini yaparken buluruz kendimizi.

Tam da şunun gibi,

1993 yılı, mart ya da nisan aylarından biri olmalı. Oldukça berbat bir hava, İstanbul yağmur çamur oradan oraya çalkalanmakta. Ben de bu hava şartlarını aratmayacak bir gün geçiriyor, eve dönmeye çalışıyordum. Gece evde kimsenin olmayacağını bilmek, daha doğrusu kimseye dert anlatmaya çalışmayacak olmak nispeten bir avantaj yaratıyordu. Kısacası, yalnız olmaya, tek başına kalıp hesaplaşmaya ihtiyaç duyulan günlerden biriydi.

Hatırladığım en net an, koltuğa uzanıp el yordamıyla televizyonu açtığım anda MTV’yi bulmamdan ibaret. Siyah beyaz bir klipti ekrandaki.

O gece, o saatte tanışmış olduk “Linger” şarkısı sayesinde The Cranberries ile.

Hipnoz etkisi uzun süre üzerimde asılı kalmıştı. Şarkının etkisi bir yana, onun şarkı söyleyiş tekniği, kelimelere verdiği vurgular, bakışlarının ve hareketlerinin farklılığı akıldan silinecek gibi değildi.

Dediğim gibi o gece tanıştık Dolores O’Riordan ile.

Aslında ertesi yıl olanlar olacaktı.

1994 enteresan bir sene olarak geçiyordu kişisel kayıtlarıma. Kapanan defterler, açılan yeni pencereler, hayli iniş çıkışlı ve bu sayede de unutulmayacak, iz bırakan bir yıl. Yılın son çeyreğinde yeniden ve bu defa daha güçlü şekilde ilişki tazeliyorduk The Cranberries ile. Malumunuz, “Zombie” müzik dünyasını kasıp kavuruyor, “No Need To Argue” hayatımın albümlerinden biri olarak zihnime kazınıyordu.

“Zombie” ile Dolores’in protest kimliği de içimize işleniyordu.

“1916’dan beri sürüyor…” diyerek İrlanda ile İngiltere arasında bitmek bilmez politik savaş şarkının manşetine taşınır. Bilhassa da Dublin’de beş gün süren Paskalya Ayaklanması âdeta şarkının dizelerinden taşar. Savaşın anlamsızlığı ve olanın yine masum halka olduğunu yineler, tabii anlayana.

Kaset kitapçığındaki el yazısı şarkı sözlerini okumakta güçlük çeksem de dinleyerek temize geçiyor, itinayla her şarkının gitar akorlarını çıkarırken mesai yapmaktan keyif alıyordum. Bir süre sonra kendi “The Cranberries Unplugged”ımızı kendimiz yapacak konforu yakalamıştık. Ayırt etmeksizin tüm şarkıları anılarla yüklenmişti “No Need To Argue”nun.

Şüphesiz artarak 1995 yılına da yayılıyordu albümün izleri. Şehirlerarası otobüslerde, yalnız odalarda, yağmura teslim arka sokaklarda, telefon kulübelerinde beklenen sıralarda, elinde kalem boş kağıda bakıp kalınan birçok anda hatta eline almayışının bir haftayı bulduğu, köşede duran gitarı kılıfından çıkardığında.

Sonrasında neler mi oluyordu?

“To The Faithful Departed” 1996’yı sarıp sarmalıyordu. Dolores bir yakınımız gibiydi çoktandır. Hatta usul usul, uzaktan bir sevdaydı aramızda satır araları ve şarkılarda sürüp giden. Yine öykülerini anlatıyor, bu defa Bosna savaşına ve savaşın çocuklarına dikkat çekiyordu. 1999’da “Bury The Hatchet” oturuyordu gündeme. Hani “Animal Instinct”, “Promises” ve “Just My Imagination” ezberlerinin yapıldığı dönem. 2001 “Wake Up And Smell The Coffee” ve o sihirli müzikal sürece verilen tatsız, koca bir ara.

15 Ocak akşamı yayılan haber ile inanması güç bir gerçeklikle baş başa bırakıyordu sevenlerini sadece 46 yaşında. Hani her zaman orda bir yerlerde olacağını düşündüğün kişiler vardır, işte onların başında geliyordu Dolores. Zaman zaman insanlara bakıp çocukluğundaki halini veya yaşlandığında nasıl görüneceğini gözümde canlandırmayı severim. Dolores onların da başında gelirdi. Yetmiş, seksen yaşlarında minyon, derin bakışlı, yüzündeki kırışıklardan yaşam öyküsünün okunduğu, belki de ‘gençken ne canlar yakmıştır’ dediğimiz bir tatlı ihtiyar.

Bir süre önce gazeteye verdiği röportaj sayesinde öğrenmiştik küçük yaşında yaşadığı uzun süreli cinsel istismarı. Onlardan biriydi, sekiz yaşında bir kız çocuğuydu, çevremizde olan ve bu olayı yaşayıp yıllarca içinde tutan sayısız çocuktan biriydi. Bununla başa çıkmak için geliştirdiği yöntemlerden biri olarak anoreksiya görülüyordu. Kendinden nefret etmek ve yok etmek hissi. Üstelik babasını kanserden kaybettiğinde, cenazesinde o adamla karşılaştığını anlatıyordu. Belli ki film şeridi gibi geçiyordu gözünün önünden.

Büyük oranda travmalar belirliyordu yaşamlarımızı, âdeta kişiliklerimizi rendeliyordu küçük yaşlarda başımıza her ne geldiyse.

Kadın vokal arayan bir grup ilanı ve sonucunda İrlanda’nın ufak Limerick şehrinden çıkıp kim bilir kaç kişiye ilham olan bir kadın. Doksanların en parlak yıldızı, o yıllarda gençlik dönemlerini yaşayanlar için kendini şanslı hissetmenin baş müsebbibi.

Şurdan açsana bir “No Need To Argue”, nasıl çalar söylerdik “Free To Decide”ı, “I Just Shot John Lennon”ı es geçmemeli. “When You’re Gone” mıydı defalarca tekrara bağladığımız, ya “Ode To My Family”nin ilk dinlediğin andaki tazelik hissi. “Ridiculous Thoughts”u hiç eksik etmezdik karışık kasetlerde.

Bizi biz yaptıklarını fark ederiz bir süre sonra. Dinlediğimiz şarkılar, okuduklarımız ve izlediğimiz filmler. Üzerine kafa yorduğumuz, hayal dünyamızı genişleten tüm o üretimler. Bir gün gelir bizim de üretmemize vesile olan her şey.

Kayıpları büyük bir boşluk bırakır elbet, bir tarafıyla da hepsi zaman zaman gizlendikleri mağaralardan birer birer çıkarak ansızın bir şarkının tınısında gün yüzüne ulaşan hatıralardır artık.

Henüz bir şeyler yazmak, bir şeyler söylemek zordu ancak anıların akmasına izin vererek üstesinden geliyor insan bazen. Bütün o yıllar gelip geçerken zihinlerden, elbet Dolores baş rollerde kendine yer bulacak her daim bir yerlerde.

Ve bir şeyler yazmak, bir şeyler söylemek yine zor olacak, tam da bunun gibi.