Berkay Akbudak

Benito Mussolini, 1922 senesinde İtalya Krallığı’nın başbakanı olur. Dünyanın başına 1943’e kadar bela olan bu yaratığın ilk icraatlarından biri faşizmi yayma ve yaşatma amacıyla, maddi-manevi destek verdiği, çoğu ressam olan yandaşlarıyla Novecento Italiano adı verilen bir “sanat” oluşumu yaratmasıdır. Bu oluşum, Mussolini’nin 1914’te İtalyan Sosyalist Partisi’nden ayrıldıktan sonra kurduğu Il Popolo D’Italia adlı gazetede sanat eleştirmeni olarak görev yapan daha sonra Ulusal Faşist Parti’nin propaganda danışmanlığına getirilen, aynı zamanda Mussolini’nin metreslerinden biri olan Margherita Sarfatti hanımefendinin liderliğinde, bir araya getirdiği faşistlerle (Mussolinini’nin diğer metresleri yani) faşizmi övmek, diktatörlük rejimini kutsamak ve propaganda yapmak amacı ile 1922’de Milano’da kuruldu. Her faşist gibi sanattan hiç anlamayan Mussolini sırf faşizme hizmet eden sanatçılar, akademisyenler yetişsin ve onları kullanabilsin diye bu akımı çok ciddiye almıştır. Bu sözde akademik yapının zaman zaman faşist partiden bile olumsuz tepki aldığı olur; yeterince İtalyan olmamakla suçlanır. Faşistten çok faşizmci abiler daha ne kadar ileri gidebiliriz derken kontrolden çıkıverir. İşte faşizm öyle bir zehirdir ki beyninizin her hücresini ele geçirip sizi aptallaştırır, her aptal faşist olmayabilir ama her faşist aptaldır, yok edilmeleri gerek.

Yıllarca basına, üniversitelere baskı ve sansür uygulayarak beslenen bu akademi, Mussolini kapıdaki İkinci Dünya Savaşı’na kayan ilgisinden dolayı sevgilisi Margherita’yı boşlayınca Margo da hiç vakit kaybetmeden liderlik ettiği Novecento’cuları boşluyor. Yıllarca sanat çevrelerinde esip gürleyen Novecento Italiano akımı, baş mimar Duce 1943’te görevden indirilip 1945’te İtalyan komünistlerce Milano’da yakalanıp amuda kaldırılınca, kan kaybından ölüyor. Bu arada 1930’larda kökü 18. yüzyıla varan bir başka akademi içinden (dev oyun yazarı Dario Fo’yu da mezun etmiş Accademia di Brera), yine çoğu ressam olan bir grup Novecento akımına karşı tavır geliştirerek cılız da olsa savaş öncesi (sanat cephesindeki) ilk antifaşist kımıldanmaları başlatır. Bu grup 1939 senesinde Corrente (“Günümüz” diye çevrilebilir) adlı bir dergi yayınlamaya başlayınca bu isimle anılmaya başlar.

İşte iki dünya savaşı arasında ve Mussolini’nin faşist iktidarında, çok kısa bir özetle, sanat ve siyaset ilişkilerinin vaziyeti budur.

Vaziyete sinema özelinde bakacak olursak daha da içler acısı bir manzarayla karşılaşırız. Çoğu bizzat Mussolini tarafından sipariş edilmiş filmlerin çekildiği bu yıllar İtalyan ve dünya sineması için utanç dolu ürünle doludur. Burjuva hayatını övme ve özendirme ana temalı bu filmlerle ülkedeki durumun son derece mükemmel olduğu, vatandaşların refah ve bolluk içinde güvenle yaşadığı yalan mesajı yayılmaktadır. Özellikle 50’li yıllarda memleketimde bolca taklit edilerek yeniden çekilen bu filmler Demokrat Parti tüzüğüne çok uygun olsa gerek.

Mussolini’nin keyfinin en yerinde olduğu, diktatörlüğün her türlü cambazlığı yaptığı dönemde, milletin başında bir baskı yokmuş ve İtalya’yı çok mutlu, çok zengin bir ülkeymiş gibi gösterme amaçlı yapılan bu filmler Telefoni Bianchi (Beyaz telefon) diye anılır. Bu ad, dönemin zenginlik sembolü olan beyaz telefonlar bu filmlerin hepsinde kullanıldığı için, hiç de mutlu ve zengin olmayan İtalyan halkının büyük bir kesimi tarafından bu filmleri aşağılamak için konmuştur. İtalyan aydınlarının bu utanç sinemasını sonlandırmaları için önce İkinci Dünya Savaşı’nın sonlanmasını beklemeleri gerekmekteydi. Savaşın sonunda koca bir toplum sanatla kendi ulusal aydınlanma ve kültürel arınma yolculuğuna çıktı.

Telefoni Bianchi (Beyaz telefon)

Nihayet İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle faşist İtalyan diktası yıkıldı. Faşist rejim kalkınca işe onun imar ettiği her şeyi temizlemekle devam etmeli. Faşizm çürük kokan bir çöptür, onu en kısa zamanda çöplüğe atıp ülkenin kapısını penceresini açıp havalandırmak lazım. Sanat, icabında bunu tek başına yapabilecek tanrısal bir güce sahiptir. Bunu İtalya örneğinde somut olarak görebiliriz. Savaş sonunda faşizm nasıl siyasi ve coğrafi olarak yenilgiye uğradıysa, bu yenilgi kültür ve sanatta da karşılığını buldu. Artık biraz kendini toplamaya başlayan İtalya, geçmiş hatalarından ders alarak, faşizme karşı verilen mücadelelere sadık kalarak, bu yolda ölen binleri asla unutmayarak geleceğe duyarlı sanatçıların, özellikle de sinemacıların yetişmesine çok uygun bir zemin hazırlamıştı. Ülkedeki yenilmişliğin verdiği eziklik duygusu, fakirlik, açlık, maddi-manevi yıkım içinde bu filmciler sosyalizm ışığıyla bir yol açma çabasını, faşizmin bıraktığı bu balçık karanlığı aydınlatarak ülkelerini temizleme misyonunu üstlendiler ve adına İtalyan Yeni Gerçekçiliği (Neo Realismo) denen bir sinema akımı yarattılar.

Savaşın bitimi, faşizmin siyasi (ve maalesef görece) yenilgisi, yeni haritalar tasarlamak ve o haritalar üzerinde yönetim şekilleri belirlemek yanında tüm sanat dallarını etkileyen sonuçlar da doğurmuştur. Toz toz üstünde kalmayan, yorgun, ırzına geçilmiş Avrupa’nın İtalya’sında (önceleri edebiyattan ödünç alınarak Toplumcu Gerçekçi diye adlandırılan, sonra nedense Yeni Gerçekçilik denilmesi tercih edilen) “farklı” filmler yapma yaklaşımı ortaya çıkar. Yazılı kültür, belgeleme, kayıt altına alıp biriktirme alışkanlığına kurban olduğum yalancı ve iki yüzlü batılının dürüst ve içten olduğu nadir anlara, damardan sanatçılara ve eserlere şahit olduğumuz biricik akımdır bu.

Bu sarsıcı akımın kayda geçen ilk örneği dev sinemacı Luchino Visconti’nin daha savaş devam ederken çektiği, basit bir aşk filmi duruşunun altında kimlik sorunlarını konu alan Ossessione (1943) adlı filmdir. Mussolini bu filmin gösterimi sırasında ayağa fırlayarak “Gerçek İtalya bu değil!” (birebir çeviridir, ironi içermez) diye bağırır ve salonu terk eder. Eylemlerinizle bir faşisti rahatsız ederseniz o kişi mekanı terk eder ve sizi artık rahatsız edemez, bu eylemlerinize her yerde devam ederseniz gidecek yer bulamayacak hale gelen faşist çözümü teslim olmakta bulacaktır. Tarihin bizlere gösterdiğine göre bu böyle olmak zorundadır. Bu saygıdeğer örnekte görüldüğü gibi içimizden biri küçücük bir delik açacak ve o delik sonunda duvarların yıkılmasını sağlayacaktır.

Yeni Gerçekçi sinema akımının sesini yükselterek kendini dünyaya duyurduğu film, savaştan hemen sonra, yıkık, yaralı, dumanları tüten Roma’yı dekor alan, bir başka dev yönetmen Roberto Rossellini’nin çektiği Roma Citta Aperta (1945) filmidir. Oscar’a aday olan senaryosunu Rossellini ile henüz 25 yaşında olan Federico Fellini’nin yazdığı ve Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü alan bu başyapıt, faşizmin yıkıcılığını en sert biçimde anlatan filmlerin en iyilerindendir. Sinema tarihinin en çarpıcı bazı sahnelerini bu filmde görürüz. Annesi gözleri önünde öldürülen bir çocuğun feryadı ve arkasından Nazi askerlerinin icabında bir din adamını dahi gözünü kırpmadan kurşuna dizmeleri gibi akıldan çıkması zor sahneler, faşizmin muhafazakar ve inançlı olduğu yalanına inananların suratına attığı bir tokattır. Faşizmin kutsal saydığı her şey, yani tek şey faşizmin kendisidir.

Roma Citta Aperta filminin büyük etkisi sonrası peş peşe birbirinden etkileyici Yeni Gerçekçi filmler gelmeye başlar. Bu akımın belirleyici özellikleri tüm mekanların doğal, gerçek mekanlar olması ve neredeyse tüm oyuncuların halktan, sıradan insanlar, hatta filmin geçtiği bölgenin insanları olmasıdır. Konu olarak bu gerçek insanların hayat kesitlerini ele alan filmler, savaş yorgunu İtalyan halkının çektiği tüm maddi ve manevi sıkıntıları işlerken çözümün eşitlik, paylaşma ve dayanışma öncelikli bir birlikten doğacağını savunur.

1948 senesine gelindiğinde belki de sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi filmi olan, gösterime girdiği ilk günden bugüne dünyanın her yerindeki sinemacıların en çok etkilendiği Ladri di Biciclette filmi çıkar sahneye. Sıkı bir antifaşist ve gizli bir İtalyan Komünist Parti üyesi olmasına rağmen Mussolini döneminin Beyaz Telefon filmlerinde oynamış, yakışıklı Vittorio De Sica’nın yazıp yönettiği bu film, açlık sınırında yaşayan ailesine bakmak zorunda olan işsiz bir babanın çaresizlikten onursuzlaşmasını anlatan can yakıcı bir filmdir (De Sica bütün bu özellikleriyle 1970’de tam bir yeni gerçekçi film olan Umut filmini çeken bizim yakışıklımız Yılmaz Güney’e ne kadar da benziyor).

Yeni Gerçekçilik akımının sayısız ölümsüz eser vererek altın çağını yaşadığı 1950’lerden 1960’lara geldiğimizde, sahneye assolist olduğu için değil de sakin ve sabırlı olduğu için geç çıkan bir dünya, hatta samanyolu devi sanatçı olan Michaelangelo Antonioni’yi görürüz. Bu yıllarda arka arkaya çektiği birbirinden güçlü başyapıtlarla Yeni Gerçekçi sinema hareketini bambaşka ve çok daha derin boyutlara taşıyarak kendinden sonraki sanat üretimini (şüphesiz) etkiler. Bu etkinin günümüzde de devam ettiğini gördükçe büyük sanatçıların kendilerini elden ele yarına taşıttığına şahit oluyoruz.

1930’lu yılların bir kısmını yakın dostu Visconti ile büyük Fransız yönetmen Jean Renoir’ın (evet, büyük Fransız ressam Auguste Renoir’ın oğlu) yanında çıraklık ederek geçiren Antonioni memleketine dönünce sinemaya senarist ve yönetmen olarak değil de çeşitli dergilerde bu sanat üzerine kuramsal yazılar ve eleştiriler  yazarak giriş yapar.

Antonioni, modern ahlak diye yutturulan Avrupa utanmazlığını yerle bir eden sinemasıyla Rönesanscı dedelerini utandırmayan bir sanat reformisti, bir sinema devrimcisidir. Çok ses getirmese de dikkat çekici ilk filmlerinden sonra, 1960 yılı ile memleketinin sinemasını daha da yukarı taşımıştır. Tipik bir antikapitalist olan Antonioni, arka arkaya çektiği ve bugün bir bütün halinde üçleme olarak anılan L’Avventura (1960), La Notte (1961) ve L’Eclisse (1962) adlı filmlerle toplumsal eleştirel yaklaşıma kendinden önceki Yeni Gerçekçi filmcilerden farklı bir bakış açısı getirerek çağdaşı sinemacılar içinde apayrı bir konuma sahiptir. Bu üç birbirinden güzel filmde yönetmen, akımın önceki filmleri gibi sosyalist bakış açısını işçi sınıfı, ülkenin kenar mahallelerinde yaşayan fakir, çaresiz, ezilmiş, kimsesiz insanlar üzerinden hikaye anlatarak değil, tam tersi bir yaklaşımla tüm karakterleri burjuva milletinden olan filmler yazıp yönetmiştir. Üç filmde de yakışıklı, kariyer sahibi, hırslı, zengin erkeklerin ve çok güzel, istedikleri her şeye çok kolay sahip olan ve yine hırslı kadınların ve hepsinin ortak özelliği olarak sömürgeci, emek hırsızı, iş ve özel hayatlarında sayısız çirkinliğe bulanmış bu kişilerin hikayelerini izleriz. Antonioni tabii ki “özenelim, biz de benzer hayatlar yaşamak isteyelim” diye bu hikayeleri ve bu insanları seçmiyor. Tam tersi bundan rahatsız olalım, uzak duralım, bu vahşi insanlığa karşı duralım diye bunu yapıyor. Antonioni filmlerinde izlediğimiz bu insanların hiçbiri mutlu değil, tamamı yalnız. Yönetmen, karakterlerini hiçbir şey paylaşmayan, duyguları, hisleri körelmiş, beklentisiz, umutsuz ve maddi-manevi birer asalak olarak resmediyor.

İşte bu az konuşan, az gülen, doğa düşkünü dev sanatçıyı meslektaşları içinde daha yükseğe taşıyan mesele, koca bir külliyata sahip İtalyan Yeni Gerçekçilik akımı içinde filmleriyle anlatılmayanı, bakılmayan pencereden bakarak tarif ettiği manzara üzerinden anlatabilmesidir. Yıkıcı eleştiriler, yergiler içeren bu üçleme ve arkasından gelen benzer temalı filmler (Il Deserto Rosso (1964), Zabriskie Point (1970)), hiçbir özenme, kıskanma, yerlerinde olma isteği duymayacağınız karakterlerle ve olaylarla tanıştırır bizi. Vahşi kapitalist sistem eleştirisinin sürekli ve sadece alt sınıfı anlatarak, onların derdiyle ilgilenerek yapılmayacağını kanıtlamıştır. Filmleri, sistem tarafından alternatif bir ihtimal olarak gösterilmeye çalışılan hayatın rezil olduğu fikrini savunan gayet sert ve net filmlerdir, öyle orta yola doğru şerit değiştirirken can sıkarlar.

Adı güzel kendi güzel Michaelangelo Antonioni sanatıyla kumar oynamış ve kazanmışıtr. Yeni Gerçekçilik adı verilen sosyalist dava içerisinde en zor yolu seçmiş ve başarılı olmuştur. Sineması övmeye değil gömmeye gelmiş bir sinemadır.

Bir faşistin ölümüyle bir toplum yeniden doğuyor ve o toplum kendi toprağından, suyundan dünyaya laf söyleyen bir sanat akımı yaratıyor. Dönemin İtalyan filmcileri, Yeni Gerçekçilik akımıyla ulusal dilleri ve görsellerini taş gibi sertleştirerek uluslararası etki yaratıp tüm dünyaya güç yaymaya devam ediyorlar. Dünyayı kendi kültürleriyle tanıştırıp yön gösterici oldular. Hele de az sayıda kafası çalışan bir avuç Amerikan’ı etkileyerek, ABD denen bu ülke değil de adi bir süpermarket olan memlekette bir kaç iyi film çıkmasını sağlamışlardır. Bu büyük babalar tarihi yaralarını, hatalarını ve geleceğe dair çözüm önerilerini dünyanın görsel, işitsel ve kinestetik arşivine attılar. Var olsunlar.

Bizim de memlekette yapmamız gereken eksiksiz bu olmalıdır. Aydınlar, bilim insanları ve sanatçılar, hepimiz var gücümüzle kendi ulusal dilimizi yaratmalı, kendi hikayelerimizi uluslararası sahada var etmeliyiz, maddi-manevi kalkınmanın, ileri gitmenin kalın damarlarından biri buradan geçiyor.

Güzellik, iyilik ve umut doğurgandır, hiçbir faşizmin bunu kısırlaştırmaya gücü yetmez, hiçbir beton duvar bu güzelliğin, iyiliğin ve umudun kuşaklar boyu yaşamasına engel olamaz. Aydın kişi, geniş vizyonuyla geleceği okuyabilen kişidir, sanatçı doğaya ayıktır, onun insan üzerindeki etkisini çok iyi bilir, ona saygı duyar, gerektiğinde bir tek ağaç kesilmesin diye canı pahasına parkta nöbet tutar.

Yaprak hışırtısı sesini etkileyici bulduğu için filmlerinde bu sesleri sürekli kullanacak kadar romantik olan, sinemasız bir dünyada yaşasaydınız ne yapardınız sorusuna “sinema” diye cevap veren Antonioni ve tüm yoldaşlarına selam olsun.

*Berkay Akbudak tarafından kaleme alınan bu yazı Yön Dergisinden alınmıştır.