Bu kadar işin altından nasıl kalkıyor diye imrenerek baktığımız insanlar vardır. İş, aile, sosyal yaşam ve hobinin ötesine geçmiş tutkuların ardından giderek ve hepsine sıkıca sarılarak yaparlar. Yoğun iş yaşamının içinde hobi olarak başladığı fotoğraf tutkusunu, ikinci ve artistik bir kariyere doğru götüren biri bugün ROTKA’nın konuğu.

Oğuz Büktel’in hayatında ailesi ve işi kadar önemli bir yer tutuyor fotoğrafçılık. Yoğun iş yaşamında ailemize ve sevdiklerimize bile kısıtlı zaman ayırabildiğimiz bir dönemde haftada 3 gün bir hobiye zaman ayırabilmek herkesin kolayca altında kalkabileceği bir uğraş olmasa gerek.

Oğuz Büktel’le fotoğrafçılık öyküsünü konuştuk.

Öncelikle Oğuz Büktel’i kısaca tanıyabilir miyiz?

Boğaziçi Makina mezunuyum, ama 27 yıl önce tesadüfen bankacılığa başladım. Garanti Bankası’nda ve bağlı şirketlerinde devam ettim. Ağırlıklı olarak Hisse Senedi üzerine olmak üzere Araştırma Bölümlerinde yöneticilik yaptım. Sonra ilginç bir kariyer kayması ile 6.5 sene CNBC-e’de çalıştım, kurucularından biriyim derken ekran yüzü oldum, ama aynı dönemde Araştırma da devam etti, makro ekonomik tahminlere ilişkin piyasa konsensüsleri, tüketici güven endeksi, şirketlerin kar beklentileri gibi şu anda piyasanın vazgeçilmez araçlarını başlatmak nasip oldu. Ancak 10 yıl önce bu deneyim ardından tekrar finans kariyerime kaldığım yerden devam ettim, Finans Yatırım’a dönerek. Sonra Burgan Portföy’ün kurucu Genel Müdürlüğü ve ardından geçen yıl ise Şekerbank grubuna geçerek Şeker Portföy’ü kurdum. Halen de orada devam ediyorum. Finans sektörü yanı sıra bir kaç değişik üniversitede yatırım bankacılığı dersleri verdim, halen de uzatmalı bir doktora öğrenciliğim devam ediyor, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde doktora tezi yazıyorum. Evliyim, 21 yaşında Endüstri Mühendisliği okuyan bir oğlum ve 14 yaşında bir kızım var.

Fotoğraf tutkunuz nasıl başladı?

​​Dayım ve kuzenimden dolayı meraklıydım ama bir kaç basit makina dışında ciddi fotoğraf makinam olmamıştı. Üniversite son sınıfta ise Almanya’da bir staj ayarlamıştım, IAES​TE aracılığıyla, ailem de babamın görevi nedeniyle Münih’te yaşıyordu,. Sene 1988, staj yaptığım Siemens bana 1100 DM ücret verdi, stajımın ilk günü peşin ve nakit, çok iyi paraydı. O paranın yarısı ile Minolta X-300 SLR kamera aldım, 50 mm sabit objektif ve 70-210 zoom objektifi vardı. Bir hazineydi benim için, yıllarca kullandım. Bir de tripod almıştım. Öyle başladım. Sürekli fotoğraf çekiyordum, tabii film dönemi, öğrencilik, maliyet yüksekfalan ama heyecanı bambaşkaydı. Her fotoğrafı hangi  diyafram ve enstantane ile çektiğimi not ederdim, tab ettiğimde çıkan sonuca bakmak için. Sonra dijital döneme kadar çok ciddi bir hobi şeklinde gidemedi, okul bitti, yoğun iş temposu, evlilik, çocuklar derken. Ama aile ve gezi fotoğraflarım devam etti, oğlumun örneğin, doğumundan bu yana binlerce fotoğrafı vardır, bunun yüzlercesi film döneminden kalma. 2002’de kızımın doğumuyla birlikte dijital makinaya geçtim. Sonra giderek yoğunlaştı ama yine kızımın bebekliği, oğlumun çocukluğu ve seyahat fotoğraflarıyla sınırlıydı. 2005 senesinde sanırım, fotokritik diye bir site ile tanıştım. Sonra da Fototrek’te temel eğitim aldım, enstantane, diyafram, ISO her şeyi biliyordum, okuyarak ve deneyerek öğrenmiştim ama alaylılıktan okulluluğa geçiş çok iyi oldu. Böyle bir sene daha devam etti, epey fotoğraf çektim, o sitede yayınladım, ta ki tekrar finans sektörüne dönene kadar, oradaki yoğun tempo ne yazık ki tekrar azaltmama neden oldu. Instagram, facebook ve gelişmiş akıllı telefon kameraları ise duyguyu ve hevesi tekrar canlandırdı.  Geçen yıl, eşimin de teşviki ile tekrar başladım, Fototrek’te Arel Kalender hocanın pratik fotoğraf atölyesine katıldım, fotoğrafa bakışımı değiştirdi, tutkusu, sevgisi, bağlılığı ile. Bunu takiben Timurtaş Onan, Altan Bal, Hakan Hatay, Ali​ İhsan Gökçen gibi çok çok iyi fotoğrafçılar ve aynı zamanda hocalarla değişik atölyelere katıldım. Her biri apayrı birer değer ama özellikl​e Timurtaş Hoca ve Arel Hoca’nın tarzları beni yönlendirdi diyebilirim. Sokakta fotoğraf çekmenin keyfini onlardan öğrendim, inceliklerini ise öğrenmeye devam ediyorum.

Yoğun bir yaşamı ve özel yaşam ile birlikte fotoğraf çalışmalarını birlikte sürdürmek zor mu?

​Zor elbette. 10 aydır çok yoğunlaştırdım bu zevkimi/hobimi, özellikle bunun son üç ayında haftada üç akşam Beyoğlu’nda atölyelere katılıyorum. Her hafta ya Cumartesi ya Pazar fotoğraf gezilerim oluyor. Ama insan tutku haline getirince, ve en önemlisi keyif alınca iş kolaylaşıyor. Eşime özellikle teşekkür ederim, hoşgörüsü ve desteği için. Çok sevdiğim Fenerbahçe’yi desteklemek ve maçlarına gitmek yanında, şu an çok gereksiz bulduğum mail gruplarına ve anlamsız tartışmalara ayırdığım zamanın ne kadar çok olduğunu gördüm, fotoğrafa yoğunlaşınca, Fenerbahçebenim vazgeçilmez bir tutkum  ama mail gruplarının vakit ve enerji çalan yükünden kurtulunca bayağı vakit kaldı geriye.

Büktel1

Dünyanın bütün yüklerini sırtımızda taşıyormuşuz gibi yaşadığımız bu zamanda fotoğraf sizin için terapi, yaşananlar bir yüzleşme ve günlük yaşamın kaydını tutmak gibi anlamlara geliyor diyebilir miyiz?

Terapi kısmı çok doğru. Bölgesel bir tımarhanede yaşıyor gibiyiz, güney sınırımızda kim kiminle savaşıyor belli değil, zavallı insancıklar can derdinde, kışın soğuğunda buz gibi havalarda ​küçücük çocuklarını uyduruk botlarla daha iyi bir yaşama ulaştırma derdinde, soğuk sular cesetlerini kıyıya vurdururken. Öte yandan içeride de durum benzer şekilde berbat, ne yazık ki sürekli  bir çatışma yaşanıyor, o bölgede bir sene askerlik yaptığım için anlıyabiliyorum bölge insanlarımızın neler yaşadığını, terör bir yandan, kendi insanlarımıza ablukavari uygulamalar öte yandan, arada sıkışmış durumdalar ne yazık ki. Biz ise, işimiz gereği her siyasi gelişmeyi takip etmek zorundayız, ekonomik gelişmeler yanında ve insanın beynini ve duygularını zorluyor. Fotoğraf beni bunlardan epey bir uzaklaştırıyor.  En azından akşam mesai bitimi kıyafetimi değişip Beyoğlu’na atölyeye giderken, ya da hafta sonu güneş doğmadan kalkıp geziye katılırken. Günlük yaşamın kaydını tutmak var işin içinde mutlaka, ama yan yana yaşayıp hiç tanımadığım insanların mahallelerine, hatta evlerine girmek, Balat’da halen sigara içilen kahvehanelerde onlarla sohbet etmek, Mahmutpaşa’nın her biri birbirinden güzel ama aynı zamanda yıkılmaya yüz tutmuş hanlarındaki gümüş, bakır, deri atölyelerine girip ora​daki koşulları görmek. Ben yedi sene Cağaloğlu’nda İstanbul Erkek Lisesi’nde okudum, okuldan kaçıp Mahmutpaşa’dan geçerek Galata köprüsüne giderdik yatılı iken, ama o civarda neler olduğunun hiç farkında değilmişim, 35 sene sonra görmek inanılmaz bir duygu, neler var neler. Ve belki şimdi varlar, yarın kentsel dönüşüm adı altında rant ekonomisine kurban gidecekler, belki bir kısmı güzelleşecek, turizme açılacak ama ruhunu da kaybedecek, o yerlerin belki de son dönemine tanıklık etme duygusu çok hüzünlü ama o kadar da inanılmaz.

Biraz da teknik tarafı konuşalım. Fotoğraf çekerken en çok neye dikkat ediyorsunuz?

Önce makine ayarlarına değinirsem, ağırlıklı olarak ‘Aperture priority’ denilen diyafram öncelikli mod’da çekiyorum. Makine ve lenslerimi yeni değiştirdim, zor ışık şartlarında çekime imkan veren kameraya ve lenslere epey bir para harcadım ama hem keskinlik açısından, hem de şartlara göre daha iyi sonuç alma ihtiyacı nedeniyle. Diyaframı, arzu ettiğim alan derinliği ve/veya ışık şartlarına göre sonra çekim hızı elde çekim yapmama izin verecek nitelikteyse deklanşöre basabilirim demektir, daha ötesini anlatmayayım, çok teknik olur. Tabii, bolca kazalar oluyor, ışık az bir han’da çalışırken, aniden dışarıya çıkıyorsunuz, güneş açıyor, diyafram ve ISO’yu değiştirmeye vakit kalmıyor, ya da unutuyorsunuz, poz kaçabiliyor. Zaten bu işin en güzel yanı burada, ne kadar çok çekime vakit ayırır ve fotoğraf çekerseniz, eliniz ve zihniniz alışıyor, uyum artıyor, çok hızla düşünebiliyorsunuz. Timurtaş hocanın söylediği bir şey var, ortamı değiştirdiğinizde hemen ISO’yu ayarlayın diye, çok işe yarıyor.

Tabii bu başlangıç kısmı, altyapı yani, kimse bunu önemsemiyor sonuçta, asıl önemli olan, kadraj, kritik an, çektiğiniz açı ve netlik ve bunların her biri ektiğiniz konu ve fotoğrafınızın çekme amacına göre değişiyor. Önce bunu sormayı öğretti bize Altan Bal hoca, bu fotoğrafı neden çekiyorum, vermek istediğim mesaj ne, anlattığım ne olacak. 28 senedir fotoğraf çekiyorum, ama aslında altı aydır fotoğraf çekiyorum hissindeyim ve gerçekten de öyle, aslında belki daha fotoğraf çekmeye bile başlamadım  Ama çok seviyorum işte, yoksa 51 yaşında haftanın üç iş günü kalkıp İFSAK’a ya da diğer atölyelere gidilir mi, akşam 19-30 sonrası. Ve her cumartesi ya da pazar tam gün, altı aydır tempom bu.

Her fotoğrafın bir hikâyesi olduğuna inananlardan mısınız? Sizin çektikleriniz arasında sizi etkileyen bir fotoğraf var mı?

Bazı fotoğrafların oluyor, ​hem de ne hikayeleri oluyor, bunu özellikle insanlarla konuşup hikayelerini dinledikçe, o hikayeyi portrelerine yansıtmayı çok istiyorum. Bunun için fotoğrafa verdiğim isimleri ve altına yazdığım hikayeleri de seviyorum.

Etkileniyorum elbette bazı fotoğraflarımdan, hem de çok, kendi ölçeğimde başarılı bulduğum fotoğraflar var, hocalarımın da beğendiği. Bunların bazılarını henüz hiç bir yerde yayınlamadım, sergi için saklıyorum. Ama yayınladıklarım içinde, Süleymaniye’de çektiğim kadı-adam-kedi fotoğrafını seviyorum, bir kız çocuğu Küçükpazar’da koşarken çektiğim fotoğrafı ve polisajcı Arif ve Tekin ustaların fotoğrafları ilk aklıma gelenler. Bir de 10 sene önce çektiğim bir evsizin Şubat ayında sokakta bir bankta uyurken boynunda Fenerbahçe atkısıyla fotoğrafı var, o belki kendi çevremde en sevilen fotoğraflardan biridir, ne yazık ki çözünülürlüğü düşük.

Büktel3

Kimi insanlar ekipmanlar ile fotoğrafın kalitesi arasında bir bağ kuruyor. İyi bir fotoğraf, fotoğraf makinesine mi yoksa fotoğrafı çeken kişinin bakış açısına mı bağlıdır?

Bakış açısı elbette çok çok daha ön planda, öte yandan öyle bir bağ var ama teknik bazda, demin de bahsettiğim gibi makinenin iyi olması fotoğrafçının işini kolaylaştırıyor. Örneğin, tripod olmaksızın (çoğunlukla tripod’un işe yaramadığı durumlar çoğunlukta) elde net çekebiliyorsunuz zor şartlarda, iyi bir lens size ekstra esneklik ve daha keskin bir fotoğraf sağlayabiliyor. Ama şunu da söyleyeyim, fotoğrafların pek çoğu için ​çok başlangıç düzeyde bir DSLR (aynalı refleks makina) yeterli, hatta telefon ile harika fotoğraflar çeken inanılmaz sayıda fotoğrafçı var Instagram’da dolanırsanız.

Son olarak bir yerde okumuştum, aslında doğru herhalde: “ekipmanı çok da önemseme, elindekiyle yetin, ekipmana harcayacağın parayı fotoğraf gezisine harca” diye, kısmen katılıyorum ama maddi imkanın varsa neden iyisi olmasın, sonuçta iyi bir makine ve lens fotoğrafçıya özgüven sağlıyor.

 Hangi fotoğraf çekim tarzı daha çok size hitap ediyor?

​Her şeyi deniyorum şu ara, manzara ile başladım, seyahatlerde özellikle, sonra sokak fotoğrafçılığına başladım, o beni büyüledi, şimdi hem az/zor ışık şartlarında fotoğraf​, doğa fotoğrafı ve stüdyo ortamında portre atölyelerine katılıyorum. Hepsini seviyorum ama beni en çok etkileyen insanlar, portreler ve tabii ki sokak.

Siyah-Beyaz çalışmalarınızın daha çok olduğunu görüyoruz, bunun bir nedeni var mı?

Renkli fotoğrafı da çok seviyorum. Öte yandan sokak fotoğrafçılığına Timurtaş Onan hoca ile başladım, Haliç ve semtleri atölyesinde. Makinemizi ‘monochrome’ (siyah beyaz) mod’a ayarlattı ve bu atölyenin siyah beyaz olduğunu söyledi. Daha önce filmli makinemde 1989-90’da bir kaç kez dışında siyah  beyaz hiç çekmemiştim. Gerçi RAW çektiğimiz için ana dosya yine renkli ama ekranda siyah beyaz görmek farklı tabii, sonuç da öyle olacağı için. Siyah beyaz beni büyüledi, Timurtaş Hoca atölyenin ilk günü bir sunum yapmıştı bize, inanılmazdı. Temel neden bu, sonra Hanlar atölyesine devam ettim, o da siyah beyazdı.

Siyah beyaz, öncelikle sadelik, renkleri tonlara indirgemek, fotoğrafı sadeleştirmek ve verilmek istenilen mesajı ön plana çıkarmak açısından önemli katkı yapıyor. Renkler önemsiz demiyorum, ama özellikle dolaştığımız sokak ve semtlerde bazı yapılar, araçlar, fotoğrafın anlamını bozabilecek ölçüde uyumsuz renklerde olabiliyor, ya da katkı yapmıyor. Hâlbuki bunu grinin bir tonuna çevirdiğinizde rahatsız etmeyebiliyor. Öte yandan, siyah beyazda hüzün var, nostalji var; işlediğimiz konular, kentsel dönüşüm, rant ekonomisi, büyüyen şehir, ezilen insanlar, kaos olunca, bunları siyah beyaz gri tonlar çok dramatik bir şekilde ifade edebiliyorlar. Son olarak ise bana göre hayal gücünü harekete geçiriyor fotoğrafa bakan kişi açısından.

Büktel2

Sevdiğiniz bir fotoğraf sanatçısı var mı? Beğendiğiniz bir fotoğrafın hangi özelliğine bakarsınız?

Az önce bahsettiğim kendi hocalarımı çok beğeniyorum, herkes gibi. Öte yandan, Ara Güler, siyah beyaz fotoğraflarıyla beni eskiden beri en çok etkileyen olmuştur ve çok seviyorum eski fotoğraflarını. İnstagram’da çok güzel fotoğraflar çeken genç sanatçılarımız var, saymakla bitmez. Tabii ki Henri Cartier-Bresson, Steve McCurry, Sebastiao Salgado’u çoğu fotoğrafçı gibi ben de seviyorum. Şu sıralar mümkün olduğunca okuma ve tanıma evresindeyim, Eugene Smith ve James Nachtway’ın çarpıcı fotoğrafları, bizim topraklardan Yousuf Karsh’ın portreleri, ilk aklıma gelen diğerleri.

Sosyal medyanın fotoğrafçılığa bir katkı sunduğuna inanıyor musunuz?

Hem de nasıl, ama hem artı, hem eksi yönde. Artı yönü, bir çok insanın sürekli fotoğraflarını sergileme, paylaşma imkanı bulması, sadece kendimiz için çekmediğimize göre, dijital fotoğrafçılık gibi maliyeti düşüren ve fotoğrafçılığı tabana yayan bir unsur. Bir dolu çok iyi fotoğraf görmek mümkün, iyi eleyebilirseniz kimi takip edeceğinizi. Öte yandan, daha geniş bir kitleye ulaşmanın sakıncaları da var, sosyal medyada diğer alanlarda olduğu gibi, inanılmaz ‘vasat’lığın hakim olduğu bir ortamda, geniş kitleye ulaşanlara, o ‘vasat’ kitlenin de ulaşma ve mesaj ulaştırma şansı var, rencide edici bazı davranışlar ortaya çıkabiliyor. Yine de bence net etkisi oldukça olumlu.

İlerde fotoğrafçılık konusunda kendinizi nerede görmek istiyorsunuz, ikincil ve artistik bir kariyer olarak fotoğraf planlarınız arasında diyebilir miyiz?

​Öyle bir amaçla fotoğraf çekmiyorum, hiç düşünmedim, sevdiğim için çekiyorum, benim için hobinin ötesine geçen bir tutku gözüyle bakıyorum. Eğer iyi bir yere gelebilirsem ​de ana kariyerim olarak hiç düşünmedim, ama keşke daha çok vaktim olsa, daha çok fotoğraf çeksem, baksam, okusam diyorum. Amacım iyi bir amatör fotoğrafçı olmak, etkileyici fotoğraflar çekebilmek ve bunları çeşitli ortamlarda paylaşabilmek. Seneye fotoğrafçılık üzerine bir üniversite eğitimi planlıyorum.

when-doves-cry

anti-kentsel-donusum
lighthouse

kedi-carsaf-ve-sakal

polished

after-shopping

Daha fazlası için: Oğuz Büktel