Chicago’da bir barda, 20 yıldır tanıdığım yakın bir arkadaşıma lezbiyen olmama rağmen bir adam ile evleneceğimi söyledim. Bu arkadaşımla bir süredir görüşmüyor olmamıza rağmen, zamanında Minneapolis’te yaptığımız derin sohbetlerin yakınlığını çabucak yakalamıştık. Konu, onun üyesi olduğu bir aktivist grubuna geldiğinde “Grubunuzda bir lezbiyene ihtiyaç duyarsanız beni yazabilirsiniz.” dedim. O ise güldü ve “Sen artık kendine öyle diyemezsin” dedi.

Nişanlanmam hakkında aldığım bütün garip tepkiler arasında beni en çok sinirlendiren bu olmuştu. Nişanlımın arkadaşlarının benim eşcinsel olduğumu öğrendiklerinde şoke olmalarına şaşırmamıştım. Farklı dünyalardan geliyorduk, uzun kumral saçlarım ve mini eteklerimle onların kafasındaki “eşcinsel” tanımına uymuyordum. Kimse beni o şekilde adlandırmak -en azından yüzüme karşı- istemiyordu.

Derken Portlandlı bir arkadaşım, şair kuzenim ve eski kız arkadaşlarımdan biri bana “Sen artık lezbiyen sayılmazsın”, demeye başladılar. Kabul, ilk ve son olamam ama gerçek şu ki; Ben bir erkekle evlenmekte olan bir lezbiyenim.

Evet, evleniyorduk ama nişanlımla benim aramda tıpkı göz renklerimiz, boyumuz gibi değişmeyecek farklı bir özellik daha vardı: O erkek, ben ise lezbiyendim. Bu bir tür akraba evliliği gibiydi.

Evleniyor olmamız, sahip olduğumuz özellikleri değiştirecek ya da bizim o özelliklerimizden vazgeçmemize yol açacak değildi. Ancak şunu biliyordum ki ne ben ne de nişanlım evlendikten sonra başka kadınlarla olmayacaktık. Bu evliliğin ruhuna aykırıydı. Bizimkisi, sınırlar koyan bir evlilikten çok ikimize de yaşama alanı veren odalar olacaktı. Ne kendimiz olmaktan ne de beraber olmaktan vazgeçmek zorunda kalmayacaktık.

Lezbiyen geçmişimden asla unutmayacağım anlar, ailem ve arkadaşlarımın bu seçimimden dolayı hayal kırıklığında olmalarına rağmen benim hem kendimi hem aşkın farklı hallerini hem de hayatın farklı yönlerini keşfettiğim yıllardı. Yaşadıklarım çok özel anlardı, kendimle ilgili keşfettiklerim, büründüğüm roller deneyip de vazgeçtiğim bir mont değillerdi.

O yıllarda da sevdiğim, birlikte olduğum birçok kişi beni değiştirmeye, farklı kişi olmaya zorlamıştı. Biseksüel ya da karşı cinsten ilişkiler olsun herkes seni kendi istediği kişiye çevirmeye çalışır. Biliyorum çünkü evleneceğim adamla ilk tanıştığımızda ben de aynı şeyi yapmıştım.

* * *

Evleneceğim adamla ilk kez yan yana oturduğumuzda ona bakmış ve “Çok kısa saçları var ve çok spor bir mont giymiş” diye düşünmüştüm. Bu yaptığım çok saygısızca ve önyargılı bir tutumdu. Yazar olmama, gördüğüm her karakteri inceliyor olmama ve bunun işim olmasına rağmen bu yaptığımın farklı gördüklerime karşı bir tür savunma mekanizması olduğunu anlayamamıştım.

Benim içinde bulunduğum insanlar, entelektüeller, hipsterlar, akademisyenler -ki ben de D.C’de hocalık yapıyordum-  lezbiyen aktivistlerden oluşuyordu. Herkes New York Review of Books okur ve saat kaç dendiğinde New York saatini sorardı. Elbette kimse bu kadar spor mont giymezdi. -İronik şekilde Mad Man partileri dışında.

Fakat bu adamda farklı bir şeyler vardı. İçgüdüsel olarak onu itmeye programlanmış olsam da mıknatıs gibi ona doğru çekiliyordum. Sonrasında ortaya çıktı ki ikimiz de başka gruplarla buluşmak için oraya gitmiştik; ancak gecenin sonunda ahşap kaplı duvarları olan mekânda yan yana içiyorduk.

Birkaç kadeh sonrası onun New Haven’dan mezun olduğunu öğrenmiştim. Ben de orada bulunmuş ama mezun olamamıştım. O Solomon Adaları ve Kuzey Afrika’dan yeni dönmüştü. Ben de o sıralar ekonomik durumumu yazdığım kitap sayesinde yavaş yavaş iyiye çevirmeye başlamıştım.

Konuştuğumuz ortak yabancı diller hakkında laflamaya başladık: Arapça, Portekizce, Fransızca.  İkimiz de Shakespeare oyunlarına -o birçok bölümü ezbere biliyordu-  bayılıyorduk.  Bana yıldızlara bakarak nasıl yol bulduğunu, Monaco’da yarış arabaları mekanisyeni olarak çalıştığını, dünyanın en yüksek dağına tırmandığını, NASA’daki son işini, şu an çalıştığı firmanın uluslararası uzay istasyonlarının çöplerini topladığını ve onlara temiz iç çamaşır ve çikolata temin eden bir firma olduğunu anlattı.

O bunları anlatırken kendimi hayran hayran onu dinlerken buldum. Benle flört etmesini, sesiyle oynamasını, her şeyini zevkle izliyordum. Sonradan fark ettim ki o, ilk kız arkadaşıma -ki o kız arkadaşım da yazar Peter Matthiessen’e benziyordu-,  -ayrıca kedime de, kedimin yeşil gözleri ve gülüşü ile onunkiler birebir aynıydı- çok benziyordu.

O akşam bittiğinde ben tüm bunları ardımda bırakacağımı düşünüyordum ki öyle olmadı. Saatler süren telefon konuşmaları, e mail trafiği ve buluşmalar sonrası arkadaşlarımıza durumu ilan ettik ve onlarla birbirimizi tanıştırdık. Artık merakla ne düşündüklerini ne tepki vereceklerini bekliyorduk.

Onun arkadaşları genelde astronotlardı. Normal gözüken ama inanılmazı yapan karizmatik adamlar. Dünyayı bırakıp uzaya giden, oradan dünyaya bakmış ama buna rağmen normal gibi davranan aşmış adamlar. Benim yazar olduğumu duyunca hemen yazdıklarıma bakıyor ve nişanlıma “Oğlum bu kız lezbiyen haberin var mı” diyorlardı. O da “Ne zannettin?” diye cevap veriyordu. Tabi bunu öğrenen eşleri politik olarak iyi davranıyor ama mesafeyi koruyorlardı.

Benim kozmopolit sanatçı arkadaşlarım da şoktaydı. Beyrut’ta yetişmiş, tüm dünyayı birlikte dolaştığı Japon asıllı Amerikan kocasıyla aşklarını öldürdüğü için boşanıp tekrar evlenmeyi düşünen -ki bu evlilik de aslında göçmenlik yasasını aşmak için yapılmıştı-  açık görüşlü arkadaşım Deirdre bile “Bir lezbiyen vagondan düşerse, artık vagondan her anlamda düşmüş demektir” demişti bana.

Dierdre, nişanlımı Hemingway’in kısaltması olarak Hem diye çağırıyordu. Çünkü nişanlım tıpkı Hemingway gibi uzundu, onun gibi kendine ait bir av tüfeği vardı ve Afrika’da aslan avlamıştı.  Ayrıca dünyanın en yüksek dağına tırmanmış, hayatını roket motoru yaparak kazanıyordu. Freud’a ait gerçeklemiş bir erkek projesinin ürünü gibiydi.

Peki, etiketler neden bu kadar önemliydi? Neden her şeye bir ad vermek zorundaydık?

Çok uzun zamandır biliyordum ki, kim olduğun hakkında yalan söylemek hayatını çürütüyordu.

Kendini biseksüel olarak tanımlayan çok insan tanıyorum, ben onlardan değilim. Ben hala erkeklerden de elektrik alamıyorum. Ama cinsiyetine bakmaksızın bir erkeğe âşık oldum. Bu benim lezbiyen kimliğimi değiştirmeyecek, tıpkı âşık olduğum için göz rengimin değişmemesi gibi.

New Hampshire Piskoposu rahip Gene Robinson durumu benden daha iyi açıklıyor: O İngiliz Kilisesi’nin gay rahiplerin bekâr ve aktif olmadığı sürece kutsanabileceği fikriyle dalga geçiyor. Robinson “Hangi noktada eşcinsel?” diye soruyor. El ele tutuşan iki adam eşcinsel midir? Peki, iki yataklı bir odayı paylaşan iki gay?

Robinson’un mükemmel ifade ettiği gibi “Gay olmak gay ilişki yaşamak değildir. İlişki olsun olmasın bir durumu ifade eder gay olmak. Karşı cinsle evli olmak ya da eşcinsel ilişki yaşamamak sizin gay olmadığınız anlamına gelmez. Gay olmak hislerle açıklanan bir durumdur. Sizin dünyayı nasıl algıladığınızdır.”

Eşcinsel insanlar olarak biz bunu en iyi bilenleriz. Bizler eşcinsel ilişki yaşamadan önce kendimizi keşfettik. Hayata nasıl baktığımızı, klasik dünya bakış açılarından farklı baktığımızı gördük ve bununla yüzleştik. Hayata farklı bakma durumu, sizin farklı cinsel tercihlerde bulunmanız ve bunu yaşamanızdan önce gelir ve daha önemlidir. Kendi cinsiniz ya da karşı cinsten biri ile seks yapmanız bunu değiştirmez.

Dolayısı ile bir erkek ya da bir kadınla evlenmem benim hayata nasıl baktığımı değiştirmez. Olsa olsa bana dışarıdan bakanların bir kısmının hakkımdaki fikirlerini değiştirebilir.

Elbette gaylere yönelik dünyada olan fiziksel şiddet varken ya da psikolojik şiddet sonucu intihar eden o kadar gay varken ortaya çıkıp “Ben gayim” demek o kadar kolay değil. Ben de gay olduğumu söylemeden yaşayamayacağımı anladığımda açıklamıştım bunu.

Evlenmek ortak bir anlaşmadır, kabul. İnsanlar birçok konuda taviz verirler, beklentilerini azaltır ya da değiştirirler. Diğerine uyum sağlar hatta kabullenirler. Bu tür anlaşmalar mantıklı ve sevgi içinde sıkıntı olmadan ilişkinin sürmesi için normal şeyler. Ama benim için pazarlık konusu yapılamayacak tek şey kim olduğum ve kişiliğim. Beni ben yapan özümden asla vazgeçmem.

Evet değiştim, daha sakinim artık. Daha kilolu ve hamileyim. Ama beni ben yapan temel özelliklerim hala aynı, bir santim bile kıpırdamadı. İlişkimiz farklılıklarımızı rahatça yaşamak için bize özgürlük alanları sunuyor, bizi olduğumuzdan farklı kişi olmaya zorlamıyor. Bu yüzden ben, o nikâh töreninde “Evet ” diyeceğim ve hayatımın sonuna kadar bu adamla yaşama isteğimi sürdüreceğim.

“Ej Levy’nin hikâyesinin derlemesi “Love in Theory” den alınmıştır.  Yazar bu kitapla 2012 Flannery O’Connor Ödülü, 2012 ForeWord yılın kitabı ödülü kazanmış. 2014 Great Lakes Kolejleri yılın en iyi yeni yazarı ödülünü almıştır. Ve geçen sonbaharda evlenmiştir”

Ej Levy’nin Salon‘da yayınlanan “I’m a lesbian marrying a man” başlıklı makalesi ROTKA için çevrilmiştir.

Kapak Fotoğrafı: Kristina Stasiuliene