Hayatının ve eserlerinin tamamı alacakaranlık olan Franz Kafka’nın; bu varla yok arasında, bu gri gölgesi kendinden büyük, depresif, hasta adamın tüm eserlerini çok sevdim ve onunla ilgili olan her şeyi çok merak ettim. Halbuki 20. Yüzyıl edebiyatına ve kendinden sonra gelecek olan tüm çağlara damgasını vuracak olan bu adamın çok da umurunda değildi merak edilmek veya edilmemek. Tek derdi babasına bağlı kalmadan ayakta durabilmekti. Çok ağır bedeller ödeyerek durdu da. Bir Yahudi olarak tam göbeğinde durduğu karanlık Avrupa çağı 2.Dünya Savaşı’nın başlamasına sebebiyet verirken, o birbirinden muhteşem edebi eserleri ardı ardına yazdı. Kendini en iyi hissettiği an yazma anlarıydı çünkü.  Fakat bir de Franz Kafka’nın sinema ile olan ilişkisi var. Şaşılacak derecede karanlık bir ilişki.

İthaki Yayınları’nın Sinema Dizisi’nin yedinci kitabı olarak yayımlanan Franz Kafka ve Sinema, Kafka’nın -henüz daha yeni keşfedilmiş olan- sinema ile olan ilişkisini, düşüncelerini, sinemanın eserlerini nasıl etkilediğini inceleyen hem edebiyat hem de sinema dünyası adına kaynak bir kitap. Marmara Üniversitesi’nde Sine-Masal Kentler konusunda doktora yapan, Marmara Üniversitesi  İletişim Fakültesi öğretim üyesi olan, Sorbonne Nouvelle/IRCAV ve INALGO/Paris’te ortak öğretim üyeliği yapan Mehmet Öztürk tarafından kaleme alınan bu çok kıymetli kitabın önsöz yazarı sinemayı çok sevdiğini bildiğimiz (özellikle korku sineması) Türk Edebiyatı’nın değerli ismi Hakan Bıçakcı.

28 Aralık 1895’te Paris’te  Grand Cafe’de bir trenin raylarda gidişinin beyazperdeye yansıması sinemanın başlangıcı için milat olarak kabul görse de, bu büyüleyici keşfin oluşumunun başladığı ilk tarih  1832 yılına kadar gitmekte. Fakat sinema endüstrisi tarafından 1895 yılı ‘ilk en uzun hareketli görüntülerin’ beyazperdeye yansıtılmasından mütevelli milat olarak kabul görür. 1883 yılında doğan Franz Kafka 12 yaşında iken sinemanın doğumu gerçekleşmiş, Kafka’nın sinema ile olan ilk teması 1910 yılından itibaren başlamıştır. Kitabı tüm ayrıntılarıyla ele alacağım fakat bundan önce kitabın teknik birkaç ayrıntısına göz atalım.

Üç ana bölümden oluşan, ana bölümlerin toplamda on başlık atılarak incelendiği Franz Kafka ve Sinema, eserleriyle edebiyat dünyasına damga vurmuş yazarın odağından bir an bile şaşmadan, Kafka’nın özgeçmişinden, Prag günlerinden ve edebi eserlerinden hareketle Kafka’nın sinema ile sinemanın da Kafka ile ilişkisini masaya yatırıyor.  

Franz Kafka’nın Sinemaya Bakışı isimli birinci bölümde, Kafka’nın bu yeni sanat biçimini sevmediğini öğreniyoruz. Birbirinin ardı sıra hızlıca akan görüntülerin bakışı hareketsizleştirdiğini, canlı bir gerçeklikten ziyade mekanik bir gerçeklik ürettiğini, hatta çıplak olan göze zorla üniformalar giydirildiğini düşünür. 1907-1908’de hayatında değişiklikler arzulayan Kafka, 1910’lu yılların başlamasıyla kadim dostu Max Brod ile sinemaya gitmeye başlar.   Beyaz Esir, Altın Esirleri; Nick Winter ve Mona Lisa’nın Çalınışı; Paul Lindau’nun romanından uyarlanan Diğeri, Kalp Kıran Kadın adlı filmleri izler. Tabii ki Charlie Chaplin ve Buster Keaten izlemiş olması da muhtemeldir.  Verdiği bir söyleşide sinemayı demirden bir perde olarak niteleyen Kafka en çok bu dönemde üretime geçmiştir aslında. Sinemaya gitmeye başladığı dönem ile birlikte Dava, Ceza Sömürgesi ve Amerika (Kayıp) romanlarını yazar. Fakat der Mehmet Öztür; “Kafka’nın sinema ile yakınlığı sadece birkaç sene sürer. Kafka’nın Felice Bauer ve kadınlarla, babasıyla ve sinemayla sorunlu bir ilişkisi vardı.”

“Kafka Çağı”nda Sinema isimli ikinci bölüm, Kafka 1920’lerin başında hayatta olmasına rağmen sinema ile ilgisinin kesilmesi fakat sinemanın yeni bir dönem başlangıcıyla kendine iyiden iyiye şekil vermeye başlaması, bu anlamda sinema sektörü birbirinden farklı kompozisyonlar ortaya koyarken Chaplin’in sinemaya -sürrealist bir noktadan ilerlese de- kattığı değer  ve asıl olarak Orson Welles’in sinema ve Kafka edebiyatı ile ilişkisi ikinci bölümün en keskin detayları olarak karşımıza çıkıyor. Sinemanın devreye girmesi ile birlikte bir çağın tüm kültür sanat etkinliklerinin yer değişimlerini, yeni yorumlarını, yeni yaratım süreçlerini ve sonuçlarını hem o çağın felsefe, bilim insanı, edebiyatçı  (Georg Lukacs, Georg Simmel, Ernst Bloch) hem de sinemayı hayata geçiren yönetmenlerin (Charlie Chaplin, Baster Keaton, Orson Welles) gözünden inceleyen bu bölüm için kitabın çimentosu diyebiliriz.  

Son bölüm Orson Welles: Shakespeare’den Kafka’ya, sinema tarihindeki film kompozisyonlarını  “bozup” yeni film kompozisyonları yaratan  Orson Welles’i ve onun gözünden beyazperdeye yansıyan Kafka hikayelerinin sinema versiyonları masaya yatırılıyor. Mehmet Öztürk, her şeyden önce Yurttaş Kane’in yönetmeni olarak bildiğimiz Orson Welles’in Shakespeare ve Cervantes’ten geçerek Kafka’ya ulaşma yolunun tüm detaylarını bu bölümle veriyor bizlere. Dünya sinema tarihinin edebiyat uyarlamalarının miladı sayılan filmler çeken yönetmen  Orson Welles uyarlama bir yöntem kullansa da öyle bir yeni dil yaratmıştır ki; Kafka’nın Dava’sını onun kadrajından izlerken yepyeni bir şey yaratılmışçasına heyecanlanırız. Bu bölüm tüm alt başlıklarıyla biz meraklı okuyucuya edebiyat ve sinema adına keşiflerle dolu yeni bir alan yaratmakta.

 Sinemanın doğumu gerçekleştiğinde onu en çok yadırgayan kişi Kafka değildi elbet. Felsefe ve bilim insanlarına ve edebiyatçılara ve hatta “Sinema stilize edilmiş bir barbarlıktır.” diyen Amerika’ya göç etmek zorunda kalmış Almanca yazan Yahudi kökenli düşünürlere varana kadar sinemayı birçok kişi anlayamamış ve karşı çıkmıştı. Fakat sinema ilk yüzyılını tamamlayıp sanat dalları arasında en etkili ifade biçimine sahip olup  endüstriyel de bir boyut kazandıktan sonra rüştünü gayet sağlam bir şekilde ispat etmiştir. Kafka bir on yıl daha yaşasa belki de, kim bilir sinemayı seven bir Kafka olarak bu dünyadan göçüp gidecekti.

Hem edebiyat hem de sinema adına yepyeni keşiflerle dolu olan Franz Kafka ve Sinema’yı mutlaka okuyun.

Franz Kafka ve Sinema

Yazar: Mehmet Öztürk

Yayınevi: İthaki Yayınları

Türü: Araştırma /İnceleme

Yayın Tarihi: Ocak 2020

Sayfa Sayısı: 243