Kadının beyanı yerine Sütçü’nün beyanının esas alındığı, konusu kadına yönelik her anlamda cinsel taciz olan bilmem kaçıncı romanı okumaktayım. Fakat Anna Burns’un Sütçü romanı kahramanlar ve olayın geçtiği şehir dahil hiçbir ismin yer almadığı hatta belli başlı sıfatlar eşliğinde ilerlemesine rağmen -bence sıfatların da çok önemli olmadığı bir roman olmasından da dolayı- kadına yönelik tacizleri ele alış şekliyle benim için çok çok önemli romanlar arasına girmiş durumda. Anna Burns’un konuyu ele alış biçimindeki farklılığa ve ustalığına değineceğim elbet ama öncelikle hemen şunun da altını çizeyim: Sütçü’nün beyanı da esas alınmıyor aslında. Böyle bir beyan yok zaten. Sütçü’nün tek bir beyanı var; taciz etmek! Toplum tarafından yok sayılan taciz, taciz yapıldıktan sonra beyan edilse ne olur, hem yapan kişi hem de maruz kalan kişi tarafından!

Sütçü 2018 yılında Man Booker Ödülü, 2019 yılında Orwell Politik Kurgu Ödülü ve Ulusal Kitap Eleştirmenleri En İyi Roman Ödüllerine layık görüldüğünde Kuzey İrlanda doğumlu Anna Burns neredeyse yazamayacak düzeyde ciddi bel ağrıları çeken, zar zor geçinen, üçüncü romanı yayınlanmış bir yazardı.  Hayatı Kuzey İrlanda gibi siyasi, ekonomik ve sosyolojik olarak çok zorlu bir bölgede geçen Burns’un tüm romanlarının konusu çatışmalar silsilesi üzerine kurulu. Böyle coğrafyalarda yaşayan insanların ve olay akışlarının kurgu dışı bir gerçekliği olsa da yazarın konuyu ele alış biçimleri asıl önemli farkı yaratmakta. Buyurun romana geçelim.

12 yaşından beri tacize uğrayan bir kadın, “ortanca kız kardeş” 1970’lerde Kuzey İrlanda/Belfast’ta pozitif ayrımcı, cinsiyetçi, toplumla ailesi arasında sıkışmış halde yaşamaktadır. Koyu Katolik/Protestan çatışmalarının yıkıcı olduğu bir dönemde yaşayan, isimsiz insanların birbirleriyle olan ilişkileriyle kodlandığı böyle bir dönemde “ortanca kız kardeşin” maruz kaldığı taciz elbette olağan ya da olduğu takdirde görmezden gelinecek bin bir mesele arasında  en görmezden gelineni olacaktır. Üstelik dönem, coğrafya, ülke, şehir, siyasi ortam, dinsel inanışlar ve kişilerin hiçbir önemi olmaksızın o kadar evrensel bir konudur ki bu “ortanca kız kardeşin” adı Ayşe olmuş, Fatma olmuş; tacizci Sütçü olmuş veya Tüpçü olmuş pek de önemi yoktur. Anna Burns konudan ziyade tüm kılçıklarından temizleyerek hikayeyi ele alış ve aktarma ustalığını işte tam da izlediği yolla çok güzel ince detaylarla ortaya koymuş diyebiliriz.

“Henüz küçüklüğümde, on iki yaşımda, uzun zamandır birlikte olduğu erkek arkadaşından aldatılarak ayrılan ablamın teselli ilişkisinde boy gösteren bu yeni adam, onu hamile bırakmış, sonra da apar topar evlenmişlerdi. Adam tanıştığımız andan itibaren bana, benimle ilgili –yabani çekiciliğim, kıçım, kukum, kutum, paketim, muhalifliğim, tek heceli yerim,- müstehcen imalarda bulunmuş ve anlamadığım cinsel sözler kullanmıştı. Sözleri anlamasam da cinsellikle ilgili olduklarını kavradığımın farkındaydı. Ona zevk veren de buydu zaten. Otuz beş yaşındaydı. On iki ve otuz beş. Bu da yirmi üç yaşlık bir farktı.”  (Sayfa 8)

Uzağa gitmeye gerek yok, yakın çevreye, hatta aileye bakalım keskin ironisiyle ilk önce aile içine gözlerimizi çevirmemizi istiyor Anna Burns.  Dışardaki olaylar, toplumun iskeleti ve omurgası, yine toplumun ürettiği siyasi görüş ve politika çekirdek aileden başlıyor diyor. 12 yaşında evin içinde sözlü tacize maruz kalan “ortanca kız kardeş” elbette gün geliyor, -dışarıda- sokakta kitap okuyarak yürürken (Sokakta yürürken kitap okumayı çok seviyor) Sütçü lakaplı, yüzünü taciz boyunca neredeyse hiç görmediği bir adam tarafından taciz edilmeye başlıyor.

“Kimin sütçüsü olduğunu bilmiyordum. Bizim sütçümüz değildi. Kimsenin sütçüsü değildi bence. Süt siparişi almıyordu. Sütle en ufak ilgisi yoktu. Hiçbir zaman süt dağıtımı yapmamıştı. Üstelik süt kamyonu da yoktu. Onun yerine arabaları vardı, farklı türde arabalar; kendisinin aksine genelde gösterişli arabalar. Yine de bu adamı ve arabalarını ancak o, arabalarıyla kendisini gözüme sokmaya başladığında fark ettim. Bir de minibüsü vardı; küçük, beyaz, alelade, her şekle bürünen. Zaman zaman onun direksiyonunda da görülürdü.” (Sayfa 9)

Sütçü olarak bilinen bu kişi aynı zamanda retçi, terörist ve çoğu zaman bir İRA üyesi olarak kendinden bahsettirirken, korkulan, karanlık biri olduğu gerçeği göz ardı edilmiyor. İrlanda söz konusu olunca siyasi yapılanması günümüz siyasi gündemine kadar sirayet etmiş örgüt İRA’dan bahsetmemek mümkün olmuyor elbet. Kuzey İrlanda sorunu olarak bilinen, neredeyse sokaklar arasına duvarlar ördürten, kanlı çatışmaların yaşandığı bir dönemi her ne kadar kişi, yer, bölge isimleri olmasa da anlatan Sütçü o dönemi kaba taslak anlatmak yerine, cinsiyet ayrımcılığından, her türlü tacizden tutalım da, devletin ve örgütlerin elinin her yere uzandığı birçok başka haksız, omurgasız detayları vermekten kaçınmıyor.

Anna Burns için kendi kısıtlı çevresinde, kendi halinde yaşayan bir yazarken Sütçü ile bir anda ödülleri topladı diyemeyiz kesinlikle. Ödüllerin bir araç olduğunu düşünerek Sütçü için katı toplumsal yapı içerisinde birey olma ama kadın olarak birey olma, aile yapısı, toplum ve siyasi oluşumları üzerine ciddi anlamda okunması ve üstünde düşünülmesi gereken bir roman olduğunu söylenmemesi için hiçbir neden yok. Sütçü’yü okurken, cinsiyet eşitliğine neden her fırsatta vurgu yapılması gerektiğini, kadın cinayetlerinin politik olmasının alt yapısının nerelere kadar gittiğini ve İstanbul Sözleşmesi’nin tüm maddeleriyle neden kabul edilip uygulamaya konulması gerektiğini daha iyi anlayacaksınız. Okumanız dileğiyle.