Berkay Akbudak

Tüm sanat dalları içindeki lider ve güçlü üreticiler, ortaya koydukları eserler ile kendilerinden sonra gelenleri, direkt ya da dolaylı etkiler. Ortalık tam olarak kimden etkilendiğini bilmeyen sanatçılarla dolu. Hayatında hiç Hitchcock izlememiş ama Hitchcock hayranı birilerinden sürekli etkilenmiş bir yönetmen (nasıl olabiliyorsa), Hitchcock’a öykünenlere öykünmüş ise işte sana Hitchcock etkisi. Yok ben izlemedim, haberim yok, hiç görmedim diyemezsin illa bütün yollar ona çıkar, çünkü “o” kafanın mucidi odur, ne yaparsan yap ona borçlusundur. Eğer ileri seviye film izleyicisiyseniz, “ya ben o adamın filmlerini sevmiyorum ya” diyemeyeceğiniz baba yönetmenler vardır, işte Hitchcock onların babasıdır. Babalarının kim olduğunu bilmiyor olabilirler ama DNA testinde hepsi Hitchcock’un evladı çıkacaktır. Peki Hitchcock da birilerinden etkilenerek yapmadı mı bu işi, o zaman aslında onun etkilendiği kimse asıl ona çıkmamız gerekmiyor mu? Hayır, çünkü 1899’da doğan Alfred 1980’de vefat edip 20. yüzyılın beşte dördünü yaşayarak (bence) “kendinden önce” gibi bir kavramın var olmasını engellemiştir. Hicthcock’tan önce, Hitchcock’tan sonra diye bir şey yoktur; tek başına Hitchcok’tan sonra vardır. Sinemanın Adem babasıdır. Sevmek zorunda olduğunuz sinemacılar listesinin 1.’si Hitchcock’tur, ne tesadüf 2.’si de Hitchcock’tur.

Bu etkileşim sinema özelinde bir etkileşimdir. Şüphesiz ki Alfred’in de hayran olduğu başka dallarda eser veren sanatçılar mevcuttur. Mesela kendileri, ressam Paul Klee’nin çok büyük hayranıymış (Klee kim(ler)in hayranı acaba?). Ordan oraya, ondan ona derken seke seke gaz ve toz bulutuna kadar gidebilir. Şimdi Klee hayranlığı içine birçok başka sanatçıya olan hayranlığı katıyorsunuz, biraz dünya görüşü, biraz çağdaş kültür serpiyorsunuz falan filan derken oluşan şeye vizyon diyoruz. Mesela Beethoven, mesela Proust gibiler olmazsa olmaz. Bu vizyon kokteyline zeka ve çok çalışmayı katınca o özel insanlardan biri oluveriyorsunuz, Alfred Hitchcock mesela. Bu çapta bir sanatçı olabilmek için çok bilmek ve çok çalışmak, çok bilebilmek için de çok çalışmak dolayısıyla sadece çok çalışmak gerekiyor. Diğer sanat dalları ve temel bilim konularına hakim olan sanatçı ne güzel sanatçıdır.

Kapitalistler, vatandaşı plastik kuramlar üretip bu sayede satmaya çalıştıkları ürüne çeşitlilik kazandırma tuzağına düşürmek için sanatı da bolca ve hunharca kullanmıştır.  Mesela “film noir”. Çok havalı değil mi? Noir. Kara Film. Kara film ancak bir film adı olursa güzel ve manalı durur. Bunlar Amerikan ve niyetdaşlarının uydurmaları. Amerikan, bayatlayan her şeyi cilalayıp cilalayıp satmayı çok iyi bilir. Ürün dıştan gıcır gıcırdır ama içi bayat olduğu için hepimizi zehirlediler. Edebiyatta Raymond Chandler, Dashiell Hammett gibi abilerle zirve yapan bu “noir” akım, sinemada 1940’larda yürümüştür, tam da Alfred’in yeni kıtaya geldiği seneler. Hitchcock, İngiltere’de sulu zırtlak ama yüksek kalite komedi ve gizem-macera içerikli filmler yaparken göçer Amerika’ya ve nispeten daha ciddi filmler yapmaya başlar. Ne de olsa daha çok para, şan şöhret, prestij. Bunlardan Amerikan’da bol var, gelene istediği gibi bol kepçe dağıtabiliyor. Çünkü Sam Amca’nın torunu farkında Chaplin bitiyor, dünya değişiyor, savaş var, ekonomik-kültürel, inançsal, siyasi her şey değişiyor, çünkü daha sert, daha acımasız bir dünyanın geleceğinin farkında, bu yüzden daha unutturucu şeylere, yani uyuşturucunun dozunu artırmaya ihtiyacı var. Bu ihtiyacı Orson gibi bir dengesizle karşılayamayacağını Orson bey çok hızlı ve çok sert gösterdi. Gönül isterdi ki bu meseleyi onun gibi yerli malı biri, bizim işimize geldiği gibi çözsün ama işte çözüm İngiltere’den ithal bu kaçışçı babaya, babaların en büyüğüne nasip oldu. Savaş çıkışında tam da moda rüzgarları antikomünistlikle eserken, kara listeler yapılıp Amerikan’ın o dönemki en büyük sinama ustaları bir bir sürgün edilir sesleri kesilirken tabii ki Alfred gibi antikomünist, ortodoks bir liberal devleşecekti. Hitchcock, çözümü aseksüel, apolitik (politik gibi görünse de yemezler, bknz. North By Northwest, 1959), birey üzerinden hareket eden, bireyin sıkıntılarını çözmeye çalışan filmler yaparak getirecekti. İstisnasız bütün filmlerinde dert, hep dert var. Film ilerleyip dertler bir bir kovuldukça baş karakter ile birlikte biz de rahatlarız ama asıl güzel olan o dertleri başrol ile birlikte çekmektir. “Bir şeyin sonunu görmektense onu sürekli merak etmeyi” biz de tercih ederiz Alfred hocam.

Her ne kadar Hitchcock, filmlerinde tedirginlik, güvensizlik, paranoya nesneleri kullansa da kendileri gayet güvenli yaşamayı seven, garantici pasifistin tekidir. Bakar ki Avrupa’nın ortasında korkunç bir savaş var, büyük bir kıyam var aynen öbür yakaya uzar. Çünkü hepimiz gibi o da çok iyi biliyor; Amerikan askeri kendi topraklarında değil hep başkasının topraklarında öldü.

Mühendislik eğitimini yarım bırakan, el becerileri, özellikle çizim yeteneği gelişmiş olan Joseph Alfred Hitchcock, bu özelliği sayesinde sinema sektörüne sessiz filmlere ara kartlar yazarak adım atar. Hızla kendini göstererek önce dekor tasarım/yapımına, oradan da sanat yönetmenliğine koşar. Hep olduğu gibi ne şanstır ki karşısına dünyanın en büyük fırsatlarından biri çıkar ve o da her İngiliz gibi hiçbir fırsatı ıskalamaz. Sanat yönetmeni olarak çalıştığı filmin (Always Tell Your Wife, 1923) yönetmeni hastalanır ve filmi bırakmak zorunda kalır. Yerine (niyeyse) gençliğinden beri filmlere (özellikle Amerikan filmlerine) çok meraklı olan bizim Alfred’i çakarlar, filmi o tamamlar. Alfie artık film yönetmenidir. O kadar şanslıdır ki aynı filmde asistan olarak çalışan Alma Reville ile evlenir. Tam olarak, başından sonuna kadar bir filmi çekip bitirecekken (Number 13, 1923) projenin ortasında yapımcı şirket iflas eder. Bu işlerin asla peşini bırakmayıp sonunda İngiliz/Alman ortak yapımı bir filmi (The Pleasure Garden, 1925) baştan sona çekerek mevzunun aslında şansla alakalı olmadığını, çok çalışmakla başarı kazanılacağını hepimize gösterir. Film, Avrupa genelinde çok sevilince Alfred uçuşa geçer. İçinde ilk sesli İngiliz filmi Blackmail (1929)’in de olduğu  birçok film yönettikten sonra kariyerinin başında arka arkaya çektiği Lady Vanishes (1938)  ve Jamaica Inn (1939) filmleri Avrupa’yı aşıp Amerika’da da çok beğenilince Hitchcock’un gözünün önünden şerit halinde Amerikan rüyaları geçmeye başlar. Yapımcılardan aldığı davetler sonucu Atlantik’in yolları dalgalı diyerek yeni dünyaya iniş yapar.

Londra’da doğan bu yarı İngiliz yarı İrlandalı dev, Amerika’da çekeceği ilk filmde (Rebecca, 1940) memleketine sadık kalıp o kadar Amerikan jön-jöndam star varken hemşehrileri Laurence Olivier ve Joan Fontaine’i oynatır. Amerikan sermayesiyle çektiği bu ilk filmle (en iyi film dahil) 2 adet Oscar kazanarak ne kadar doğru bir yatırım olduğunu (yine) tüm dünyaya gösterir.

Her ne kadar Hollywood ormanlarına zaten bir star olarak gelmiş, gelir gelmez de Oscar kazanan bir film çekmiş olsa da Hollywood raconlarıyla yaşamaz. En büyük günahı mastürbatif seviyede sarışın fetişi olmak olan Hitchcock’un başarısının temelinde, psikanaliz kitapları ve 2. sınıf cinayet romanlarıyla kafayı bozmuş, aseksüel, asosyal, içki, uyuşturucu, kumar alışkanlıları olmayan, aşırı şişman ve çirkin biri olması yatıyor. Bu sayede kendini sadece işine veren Hitchcock, kariyeri boyunca aralıksız film çekebilmiştir.

Bu kadar büyük bir sanatçı olunduğunda en az kendisi kadar büyük başka sanatçılarla işbirliği yapabilme lüksüne sahip olunuyor. Bu sayede sanatçı eser kalitesini en yükseğe çıkararak başarısına başarı katabiliyor. Artık Oscar kazanmış bir yönetmen olarak mesela yeni filminin senaryosunu John Steinbeck’e yazdırabiliyor (yazara Oscar adaylığı getiren Lifeboat, 1944) ya da çekeceği bir rüya sahnesinin dekorlarını Salvador Dali’ye tasarlatabiliyor (Spellbound, 1945).

Her büyük sanatçı gibi Hitchcock da bağnaz bir Katolik anneye, çok sert, sürekli şiddet uygulayan bir babaya sahip. Her büyük sanatçı gibi mutsuz. Her büyük sanatçı gibi çocukluğundan kalan anıları, korkuları, takıntıları, nefret ve özlem gibi duyguları eserlerinin içine katmaktan geri duramuyor. Daha küçücük bir çocukken babasının onu eline bir not sıkıştırıp karakola gönderdiği ve notu polis şefine vermesini tembihlediği hikayeyi tekrar tekrar anlatmayı çok seven Alfred karakolda şefi bulup denileni yapar. Notu okuyan şef, küçük Alfred’i tuttuğu gibi nezarete tıkar. Alfred orada ömrünün en uzun, ömrünün en kısa, ömrünün en çocuk, ömrünün en ihtiyar 10 dakikasını geçirir ve bu kötü tecrübe, filmlerinin en büyük teması olan yanlış anlamalar yüzünden haksız yere suçlanan, sürekli kaçmak zorunda kalan insana dönüşerek yaşamaya devam eder. Babasına şükranlarımızla.

Hem çağdaşı meslektaşları hem kendinden sonra gelenler onun tarzını hiç de gizleme gereği görmeden kopyalamıştır. Hakkında kitaplar yazan, neredeyse kapısında yatacak kadar büyük hayranı olan François Truffaut hiç Hitchcokvari film çekmemiş olmasına rağmen eğitimini büyük ölçüde bu adamdan almıştır. Korku gerilim sularında hiç dolaşmamış Woody Allen, Hitchcock’la kafayı bozmuştur.

Sinema sanatına getirilen teknik-teorik yeniliklere pek açık olmayan Hitchcock, filmlerinde bu uygulamaları kullanmayı ısrarla reddetmiştir. Örneğin dışarıda, doğal mekanlarda, gün ışığıyla çekim yapabilmeyi sağlayan kameralar ve negatif filmler olmasına rağmen o stüdyodan çıkmak istememiş, oyuncuları ve ışığı istediği gibi, tamamen kendi kontrol edebiliyor diye hemen her şeyi dekor içlerinde çekmiştir. Yeniliklere sırtını dönmüştür ama diğer yandan da bugün bile etkisini yitirmemiş, çok kuvvetli birçok yeniliği de kendisi bulmuştur. Örneğin tıpta kabaca baş dönmesi diye tanımlanan vertigoyu filminin adı yapmış (Vertigo, 1958) ve filmde kullanılan teknik, mesleğe “vertigo efekt” olarak geçmiştir. Bu efekt, kameranın optik ve fiziksel yeteneklerinin aynı anda, zıt yönlendirilmesiyle oluşur ve algıyı bozmak, sahneye görsel estetik katmak amacıyla kullanılır. Sinemaya dekor tasarım ve inşa bölümüyle girmiş olması yönetmen olarak dekoru maksimum verimle kullanması sağlar. Bu güvenle, başta yönettiği ilk renkli film Rope (1948) olmak üzere, Dial M For Murder (1954), Rear Window (1954), Lifeboat gibi filmler baştan sona tek bir mekanda geçer. Bunlar bir sandal, bir evin salonu, başka bir evin salonu, bir evin pencere kenarı gibi “tek” mekanlarda yaşanan ve sıkışmışlığın sıkıcılığını asla taşımayıp temposunu, heyecanını kaybetmeyen başyapıtlardır.

Özel hayatında insanlara (çoğu zaman kötü) sürprizler ve (her zaman kötü) şakalar yapmayı, onları şaşırtmayı hatta dehşete düşürmeyi seven biri olarak sürekli korku-gerilim türü filmler yapması normal, anormal olan kendisi. Filmlerinin formülünü en net şu örnekle açıklıyor: 4 kişi bir masada poker oynayıp sohbet ediyorlar, beş dakika boyunca bu muhabbeti izlediğimiz sıkıcı bir sahne ama aniden yüksek sesle bir bomba patlıyor ve herkes havaya uçuyor. Bu bir şok ve etkisi çok kısa diyor üstad, bunda bir marifet görmüyor ama diyor sahnenin başında masanın altına gizlenmiş 5 dakika sonrasına ayarlı bir bomba gösterdikten sonra aynı sohbeti izlet, işte şimdi işler değişti diyor.  Böylece o sıkıcı sohbet anlam kazanır ve yönetmen seyirciye “hadi ulan bırakın geyiği de kaçın öleceksiniz yoksa”, dedirterek onları işe dahil eder. Bu da marifettir. Filmlerini küçük ama deha dolu buluşlarla özel kılar. Sistemin, şartların, bütçenin olumsuz etkileri Hitchcock’un filmini istediği gibi çekmesine engel olamaz. Amerika özgürlükler ülkesidir ama sansürü çok sever, kimsenin işine karışmaz ama neyi nasıl yayınlayacağını kendi bilir, tüm vatandaşlarına eşit hak tanır ama karaderiliyi öldürür. Alfred’in sansürcü faşist Amerikan’ı atlatmasının en ünlü örneği efsanevi Psycho (1960) filminden geliyor: Film o dönem için gayet sert denecek şiddet ve korkutuculukta bazı sahneler içeriyor, bunların tamamının sansüre takılacağını çok iyi bilen Hitchcock, senaryoda olmayan bir sevişme sahnesi çekiyor. Film bittikten sonra bu sahneyi filmin en başına montajlıyor ve film faşist sansürcülere yollanıyor. Daha sonra görüşme için sansür kuruluna giden Hitchcock, onlarla büyük bir pazarlığa tutuşuyor ve şu teklifte bulunuyor: Filmimin en önemli sahnelerinden biri olan açılış sahnesinin tamamını sizin için feda edeyim, siz de bu büyük fedakarlığın karşılığında geri kalanına dokunmayın. Salak olmasalar faşist de olmayacak bu adamlar işte salak oldukları için bu teklifi kabul ediyorlar. Hitchcock stüdyoya dönüyor, baştaki zaten kullanmayacağı sahneyi kesip çöpe atıyor ve filmin asıl halini kesintisiz piyasaya sürüyor. Zamanla biraz yaşlanmış olsa da sinema tarihinin gelmiş geçmiş en korkunç cinayet sahnelerinden biri bu sayede kurtarılıyor. Aldığı başka önlemler de var, mesela filmi siyah beyaz çekerek kan kırmızısından kurtarıyor, mesela duştaki cinayet sahnesini tam 70 ayrı kamera açısıyla çekiyor, hiçbirinde bıçağın vücuda değdiği gözükmüyor, sahneyi çırılçıplak oynayan Janet Leigh’in (gözükse sansürcülerin gözünden kaçması imkansız) hiçbir uzvu gözükmüyor. Böylece gayet erotik başlayan sahne hiç fire vermeden vahşi bir cinayetle bitiyor. Bu sinema dehası değil de nedir? Bir başka örnek ise gelmiş geçmiş en iyi 2. Dünya Savaşı sonrası filmlerden olan Notorious (1946)’tan geliyor. O zamanlar Amerikan sansür kurulu filmlerdeki öpüşme sahnelerinin en fazla 3 (üç) saniye uzunluğunda olmasına izin veriyordu. Bizim Alfred, canımız Ingrid Bergman ve ciğerimiz Cary Grant’ı öpüştürüp durup konuşturup, tekrar öpüştürüp tekrar konuşturup, araya bir telefon konuşması sıkıştırıp bu konuşma boyunca da ara ara öpüştürüp durdurup 3 saniye kuralını çiğnemeden ama öpüşme adedi vermeyi düşünemeyen Amerikan sansür kurulunu 2,5 (iki büçük) dakika süren tek plan bir sahneyle atlatmayı başarır. Üstüne üstlük bu sahne bütün kaynaklara göre sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi öpüşme sahnesi olarak kabul edilir. Bu sinema dehası değil de nedir? Psycho demişken son bir örnek daha verelim. Büyük kavgalar sonucu Amerikan sansür kurulunu ikna etmiş ve sinema tarihinde ilk kez gösterilen sifonu çekilen tuvalet çekimini makaslanmaktan kurtarmıştır. Resmen devrim. Ayrıca bu Psycho öyle bir filmdir ki bir başka proje için Disneyland’da çekim yapmak isteyen Alfred’e koskoca Walt Disney “o iğrenç filmi çeken adam” diyerek izin vermemiş, dükkan benim demiştir.

Hemen her filmiyle kendisine kadın düşmanı sıfatının yakıştırılmasını haklı çıkarmıştır. Daha kırılgan ve saf olduklarına inandığı için fetiş derecesinde sarışın kadın oyuncu kullanmasının asıl sebebi, hiç kusura bakmasın sarışınların aptal olduğu genel kanısına körü körüne inanmasıdır. Filmlerindeki kadın karakterler sürekli hata yapan, erkek himayesine muhtaç, az gelişmiş, kendine güvensiz, karar veremeyen, zayıf karakterli, hafifmeşreptir. Bu öyle bir fetiştir ki filminde oynamasını istediği sarışın olmayan kadın oyuncuların saçlarını sarıya boyatarak çalışır. İşin sonunda Alfred’in aptal olduğuna inandığı bütün sarışın kadın oyuncular muhteşem yetenekleriyle aksini fazlasıyla ıspatlayıp bizimkini her seferinde utandırmış olmalılar. (Kim Novak, Grace Kelly, Tippi Hedren, Janet Leigh, Ingmar Bergman)

Filmlerinde bol bol korku-gerilim unsurları kullanan, vahşi cinayetler çekmeyi seven bu sevimli dev en az bunlar kadar şevkatli aşk sahneleri de çekmiştir. Naif, fedakar, cefakar aşıklar Hitchcock yüzünden gün yüzü göremezler. Filmlerinin kötü karakterleri her ne kadar psikopat dahi olsalar hep sevimli hep tatlıdır, ne yaparlarsa yapsınlar asla nefret etmezsiniz çünkü onların ekrandaki yaratıcısı olan yönetmen o erkeklere/kadınlara hayranlıkla bağlı olduğundan biz seyirciler de aynını hissedelim diye elinden geleni fazlasıyla yapar. Sevgili Truffaut bu konu hakkında şöyle buyurur: Hitchcok, cinayet sahnelerini aşk sahneleri gibi, aşk sahnelerini de cinayet sahneleri gibi çeker, onun için aşk da cinayet de aynıdır.

Sanatçının sürekli ve iyi eser vermesi, yetenek ve vizyonuna, sahip olduğu imkanlara bağlı olduğu kadar (belki de en önemlisi) disiplinine de bağlıdır. Her üstün sanatçı gibi Hitchcock da aşırı disiplinli ve titizdir. Öyle ki filmlerinin setine kızının nişanına gider gibi şık, yelekli, papyonlu siyah bir takım elbise ile gelir.

Sette sert olduğu söylenir ama bir o kadar da şakacı, muzip, afacan bir yönetmen olduğu bilinir. Hakkında yazılan bir sürü kitap türlü türlü maymunluk, palyaçoluk yaptığı, ekibe, oyunculara sulu şakalar yaptığı anılarla dolu. Burada olsa ne saygı kalır ne otorite, fırıldağa çevirirler adamı, hiçbir dediğini yaptıramaz, üstüne dayak bile yer. Ama o dünyanın gelmiş geçmiş en saygı duyulan yönetmenlerinden biri.

Artık pek kalmadıysa da eskiden böyle yüksek sanat yapan sinemacılar filmlerinin tanıtımlarıyla hiç ilgilenmezlerdi. Neyse ki bu salaklık tamamen olmasa da büyük ölçüde terk edildi. (En son terk eden sinemacılar bizimkiler olabilir.) Alfred ise ta o tarihlerde tam tersi tavır takınarak bütün filmlerinin tanıtımlarıyla yakından ilgilenmiş, daha geniş kitlelere ulaşması için her şeyi yapmıştır. Örneğin Birds (1963) filminin Londra gösteriminden sonra seyirciler filmin etkisinde kalmaya devam etsinler diye salon çıkışındaki ağaçlara gizlenen hoparlörlerden çeşitli kuş çığlıkları ve yaklaşıp uzaklaşan kanat çırpma sesleri yayınlanmıştır. Seyirciler filmden çıkmalarına rağmen film bitmemiştir. Bir başka örnek ise (pek inandırıcı durmasa da) Psycho filmiyle ilgilidir. Anlatılana göre gösterime girmesine yakın Hitchcock, filmin uyarlandığı aynı adlı kitabın piyasadaki bütün kopyalarını, kimse okuyup da sonunu öğrenemesin diye satın almıştır. Gerçekten yaşanmamış bile olsa hikayesi filmin PR’ı için fazlasıyla havalı ve yeterli.

Hitchcock’un tanıtım ve sunuma bu kadar önem vermesinin sebebi sanat eseri olmalarının yanında filmlerinin birer ticari ürün olduğunu kabul etmesidir. Bir sanat eseri tüketiciye para karşılığı sunuluyorsa tabii ki ticari üründür. Özgür sanat aynı zamanda, tüketicisinin karşılayabildiği sürece pahasını eserin yaratıcısının belirlemesi demektir. Sinema sanatların en maliyetli olanıdır. Bir sinema bileti bir kitapla ortalama aynı paradır. “İnsan acizdir, muhtaçtır, çok artistlik yapmamalıdır.”*

Lady Vanishes ile başlayarak çoğunlukla filmlerinin başında olmak üzere, bazen bir gazetede fotoğraf, bazen gölge, bazen karanlıkta kalan bir siluet, bir gün otobüs yolcusu başka bir gün köpeklerini gezdiren tombik olarak kendini filmlerine dahil eder. Bu onun bulduğu ve sürdürdüğü bir espridir. Bunu yapan diğer yönetmenlerin (ör. Quentin bey) kendilerini Hitchcock sanmalarına sebep olur, halbuki onun kadar iyi film yapmayı deneseler daha iyi olur. Hitchcock’un kendi filmlerinde ufak ufak gözükmesi gittikçe tanınan bir tip olduğu için yine tanıtım çalışmalarına hizmet eder. Çünkü sanatçı, sinemayla yetinmemiş 50’li yıllarla birlikte o tarihlerin en popüler ve en ticari araçlarından biri olan TV’ye sıçramıştır. Alfred Hitchcock Presents (1955-62) diye başlayan sonra The Alfred Hitchcock Hour (1962-65) adını alan tam 361 bölümlük dizinin (tamamının) yapımcılığını ve (bazı bölümlerin) yönetmenliğini yapar. Her bölümün başında gözüküp açılış sunumları yapan Hithcock, tipinin de katkısıyla kuşağının en tanınmış yönetmenlerinden olur. O tarihlerde bizim TV’den henüz haberimiz yoktur.

Hiçbir büyük filmini kendisi yazmamıştır. Birçoğu öykü ve roman olmak üzere kitap uyarlamalarıdır. Hepsi kendi keşfi/tercihidir. Piyasanın en baba senaristlerini kiralar ve dikte ederek, zorlayarak, sıkıştırarak, her şeylerine karışarak, işten kovarak istediği senaryoyu yazdırır. Bu sebeple büyük de bir yazardır.

1979 senesinde Amerikan vatandaşı olmasına rağmen kraliçemiz tarafından “Sir” ilan edilir. Yüce İngiliz halkı Alfred’i vatan haini saymamaktadır, adam milli gururdur.

5 (beş) kez Oscar’a aday olsa da 1968 yılında verilen özel ödül haricinde bu heykeli kendisine çok görürler. Yetmezmiş gibi Venedik, Cannes gibi dev festivallerde sayısız adaylığı olmasına rağmen bunlardan da hiç ödül kazanamamıştır. Hepsini Nuri Bilge Ceylan kazanmıştır. Amerikan Film Enstitüsü’nün (AFI) verdiği yaşam boyu başarı ödülünü aldığı gece arkadaşlarıyla sohbet ederken bu durumda yakında ölmem gerek, der. Bir sene sonra ölür.

Peki bu faninin hiç mi hatası yanlışı yok? Var tabii, hem de iki tane. Birleşik Devletler Amerika’sı, Alfred Hitchcock’a Amerikan vatandaşlığı, filmlerine bütçeler, özgür çalışma imkanı, Hollywood krallığı, şan şöhret, malikaneler, şampanyalar gibi hediyeleri karşılıksız vermeyecekti elbette. Geçici olan her şeyin karşılığı vardır. Zamanı gelince Amerikanlar bizim masum Alfred’imizden diyetini isterler. Oysa yüz yıllar önce kendisi gibi “Sir” olan atası John Hawkins, Afrika’dan Amerika kıtasına binlerce köle taşıyarak hiçbir İngiliz’in bundan böyle hiçbir Amerikan’a diyet ödememesini sağlayacak kadar emek vermiştir ama işte Amerikan açtır, doymak bilmez. Hitchcock bu diyeti, tam da soğuk savaşın zirvelerine denk gelen, kariyerinin sonuna doğru arka arkaya çektiği Torn Curtain (1966) ve Topaz (1969) adlı, mesleğinin en kötü iki filmiyle öder (Hitchcock standartlarına göre kötü filmlerdir yoksa ikisi de başyapıttır). ABD, özellikle 1960’lı yıllarda, “iyilik” yaptığı herkesin başta Rus ve Küba olmak üzere çok şiddetli komünist düşmanı olmasını ve bunu bağırarak söylemesini ister, yoksa küser. Alfred de Torn Curtain ile Doğu Almanlar’a, Topaz ile hem Ruslar’a hem Küba’ya füzelerini sallar. Hitchcock anılarında her iki filmin yapım aşamasında çok mutsuz çalıştığını söyler ama herkesten iyi bilir ki antikapitalist ve antiemperyalistlere savaş açmadan Amerikan rüyası göremezsiniz… (bknz. muhalif diye yutturulan Oliver Stone ve Scarface, 1983)

Zekasını, yeteneğini, emeğini, sanatını insan sömürmeye karşı kullanan kim var ise hepsine bin selam olsun.

 

*Ah Muhsin Ünlü

Bu yazı daha önce Yön Dergisi’nde yayımlanmıştır

Bir Yorum Yazın