Daha çok koçluk ve eğitim alanından tanıdığımız Umut Kısa, Us’ta Yol ve Ahuna kitaplarıyla başka bir alanda da daha adından söz ettiriyor. Us’ta Yol’da felsefi düşüncenin sınırlarını roman formatı içinde zorlarken, Ahuna’da son yıllarda sadece gündemi değil, hayatı, fikirleri ve ruhu sürekli karanlığa doğru iteleyen “ötekileştirme” kavramı ve kimlik sorunu üzerinde duruyor.

Umut Kısa ile kitapları, yayıncılık ve insanlığın, toplumun geldiği nokta üzerinde sohbet ettik.

2015 yılında 2 kitap birden yayınladınız. Öncelikle Us’ta Yol’dan başlayalım. Us’ta Yol, kurmaca yanıyla hem bir roman hem de felsefe, düşün tarihine dair bir metin olarak görülebilir. Bu tür bir metin oluşturma fikri nasıl şekillendi?

Benim alanım felsefe… Felsefenin insanın düşünme kapasitesini geliştirdiğini, yaşamı anlamlı bir şekilde fayda üretmeye odaklayabileceğini biliyorum. İnsanı anlama sanatı diyebilirim. Ancak bence bu alanın en önemli düşünürlerinin kendilerini özgür iradeyi düşünmekten alamadıklarını hepimiz biliriz. Spinoza’dan, Descartes’a, Epikuros’dan, Zenon’a tüm önemli felsefeciler bu alanda mutlaka çalışmışlardır. Ben de kendimi özgür irade felsefecisi olarak görürüm. Bence özgür iradeyi anlamak, kendini anlamanın, tanrıyı anlamanın ve hayatını mutlu bir şekilde yaşayabilmenin sırrını anlamak gibidir. “Us’ta Yol”da bunu hem derinliği hem de tarihsel gelişimi ile incelemek istedim. Ancak okurların felsefeye uzaklığı beni başka yöntemler aramaya itti. Dolayısıyla bu felsefenin üzerine eklenen kurgu, ara bölümlerde geçmişte yapılmış pratik özgür irade çalışmalarının da okunmasını sağlayacaktı. Nitekim de öyle oldu. Sanırım en çok satan felsefe eserlerinden biri olacak.

Us’ta Yol’un okurlarınızda düşünme, hayatı anlamlandırma, dünyaya dair sorular sorma vb değişim yarattığını düşünüyor musunuz? Ne tür dönütler aldınız?

Okurlardan gelen iki ana yorum var. Bir kısmı anlamıyor. Bu kitabın doğasından kaynaklanıyor. Diğer bir kısım ise oldukça şaşkın bir şekilde bildiklerini ve inançlarını sorguluyor. Özellikle bu kesim kitabın dönüştürücü etkilerinden bahsediyor.  Bazı okullarda felsefe kulüplerinde derin tartışmalar da yarattığını kulüplerden biliyoruz. Hatta bir okulda “Bilgi Kuramı” dersi için tavsiye kitap haline gelmiş.

Kitabınızda kahramanlarınızın yaşam dönümleri ve çocukluk çağı travmalarıyla örselendiğini görüyoruz. Öte yandan ruhsal işleyiş ustalıkla işlenmiş. Bu konuya olay örgüsü dışında önem verdiğinizi söyleyebilir miyiz?

Her iki kitap birbirinden çok farklı görünse de aslında aynı temayı işliyor. Son dönemlerde Epigenetik denilen bilimsel alanda özellikle DNA’nın bazı anıları aktardığı ve bu anıların hayatımıza önemli etkileri olduğundan bahsediliyor.  Davranışlarımızı önemli oranda yönlendiren sadece anne babalarımız değil aynı zamanda onlarında anne ve babaları. Karakter oluşumunda çocukken yaşananlar elbette işlenir ancak özellikle Ahuna’da birkaç nesil öncesinin de etkilerinden bahsediliyor. Sonuçta travmalarımız olmadan biz, biz olamayız. Güçlü yanlarımız, zayıf yanlarımızla ve hediye ve lanetlerimizle bugünkü hale gelmemizi sağlayan şeyler bu travmalardır. Bu yüzden özellikle eserlerde karakter oluşumu için bu travmaları kullanmayı ve okuyucuya aktarmayı seviyorum.

2015’in son günlerinde Ahuna’yla okurlarınıza tekrar merhaba dediniz. Ülkemizde ve bu coğrafyada sıkça yaşanan bir soruna, ötekileştirmeye ve ayrımcılığa değinen bir kitap. Ahuna’yı anlatabilir misiniz bize?

Ben şimdi size bir soru soracağım. Kürt dediğinizde aklınıza ne geliyor. Ben bunu bunu bir çok kişiye sorduğumda, herbirinin yüzünde hafifde olsa rahatsızlık görebiliyorum. Toplum yan komşusunun  kürt olmasını istemiyor, ya da kürtlerin yoğun olduğu bir yerde olmak istemiyor. Aslında istemiyor ama o kadar iç içe yaşıyoruz ki…  İstediğimiz kadar kendi kendimize “Başbakan ya da Cumhurbaşkanı dahi kürt olabilir” diyelim. Toplumun zihninde maalesef saçma bir görsel var. Belki de Kürt dediğinde aklına “bir inşaatta çalışan ve atletle kum ve çimentoyu birbirine karıştıran bir insan” var. Bu çok büyük bir yanlış… Bence bir çeşit hakaret gibi… Çok kolayca ben Türk’üm diyebilirken, Kürt olduğunu saklayan bir sürü insan var. Ve ben bunu insanlığın bir ayıbı olarak görüyorum. Bunlar belki küçük şeyler ama kimlik önemli olduğu sürece savaşlar olacak ve insanlar ölecek. Bu yüzden kimliklerin ortadan kalkması gerektiğine inanıyorum. Bence Ahuna kimlik sorununa savaş açan bir yapıda… Çok küçük şeylerin nasıl büyük bir hale gelebileceğine… Ya da herkesin gerçekte ne kadar masum olduğuna… Öyle ya da böyle birilerini tanıtmayı deniyor Ahuna… Çünkü tanıdığınızda daha az ötekileştiriyor, daha az nefret ediyoruz.

Ahuna’nın “diğerlerini” oldukları gibi kabul etmek ve görünmeyeni görünür kılmak gibi bir iddiası var. Neden “diğer” kavramına ihtiyaç duyuluyor? Aidiyetleri görmeden bir başkasına neden bakamıyoruz?

Bunların tamamı kimlik sorunları… İnanın bana 1800ler öncesinde bu tür sorunlar çok daha az. Devletler yönetebilmek için kimlik ve ırk gibi kavramları 19. ve 20. yüzyılda ortaya koyarak şişirdiler. Bugünün Almanya’sında bir bakın bakalım 200 yıl önce nasıl bir kimlik anlayışı var. Binlerce köyden oluşan bir ülkeden başka bir şey değil. Bana sorarsanız bunu devletler pompalıyor. Bu siyasilerin oy almasını, yönetmesini, tek tip insan modeli ortaya koymasını sağlıyor. Hatta toplum baskısı ile de kimlik ve kimliğe ait unsurlar kontrol altına alınmış oluyor.

İstanbul üzerinden bakarsak hayatın çok hareketli olduğu ve sürekli yenilendiği bir şehirde hala aidiyetler üzerinden küçük yaşam alanları oluşturuluyor ve bunlara sıkı sıkıya bağlanılıyor. Köy dernekleri, dayanışma dernekleri vs. Neden bunlara ihtiyaç duyuyor toplum?

İnsan aidiyet arayışı içerisinde. Bir de insanın zihinsel gelişim aşamaları var. Özellikle Clare Graves’in spiral dinamikler modelinde toplumların bilinç seviyeleri incelenmiştir. Türkiye toplumunun önemli bir bölümü 4. Aşama Bilinç Seviyesi’nde…. Bu aşama bir çeşit geleneksel dönem ve ulusçu anlayışlara dayanıyor. Yani örneğin aynı partiye oy verenler, aynı ırktan olanlar, aynı ideolojiye sahip olanlar gibi… Kendi gibi olmayanı sevmiyor ve birlikte yaşamak istemiyor. Ancak inanın bana 10 ya da 20 yıl içinde bu sorunlar çok daha düşük düzeyde olacak. Çünkü bilinç gelişiyor ve toplum da anlayış açısından her gün ileriye gidiyor. Belki 1000 yıl sonra ortalama insan bile Mevlana gibi olacak. Gelişim durdurulamaz. Bugün bu açıdan dünyanın en ileri olduğu yerlerden biri Kaliforniya’dır. Ama bir an düşünün 90larda kim gey olduğunu açıklayabilirdi, ya da rahatça gayri-müslim olduğunu söyleyebiliyordu. Bu açılardan her zaman ileri gidiyoruz. Bu siyasetten bağımsız bir şey…

100 yıl önceye döndüğümüzde belki de dünyanın en renkli topraklarıydı Anadolu. Çok farklı etnik köken ve dine mensup insanlar vardı. Yıllar içinde bu demografik yapı değişti. Bunun kültürümüze ve yaşamımıza etkisi ne oldu?

Çok doğal… Kendimiz gibi olmayanı dışlıyoruz. Bilmem bilir misiniz? Edith Piaf’ın hayatının anlatıldığı La Mome (Küçük Serçe) diye bir film vardır. 1920 – 1930 larda Piaf,  Paris’te sokaklarda şarkı söylerken, biri ona gelip “Paris’te” kendini harcadığını “İstanbul”a giderse başarılı olabileceğini söyler. O zaman için İstanbul çok kültürlü ve sanatın önemsendiği yerlerden biridir. Anadolu için aynı şeyi söyleyemesek de yine de farklılıklar daha az önemseniyor. Farklı dinler ve farklı kültürler yine kendi içlerinde küçük gruplar olarak beraberce yaşayabiliyorlar. Eskiden sadece bir mahallede olan şeyler sonrada şehrin tamamına yayılıyor ve kendi gibi olmayanı sistemin dışına çıkarıyor. Bu da bizim kültüre ve sanata vurduğumuz en önemli darbelerden biridir.  Ancak bu yine de daha kötüye gittiğimiz anlamını taşımıyor. Eskiden insanlar daha fazla karnını doyurmanın ve yaşamanın peşindeydiler, bu tür farklılıklar devletler henüz tek tip yaşamlarını yeterince zorlamadığı için ve devlet ile ilişkileri daha az olduğundan birbirlerine daha az düşman oluyorlardı. İletişim kanallarının çoğalması devletin kontrolünü de artırdı.

Bütün dinlerde hoşgörüye ve canlıyı incitmemeye yönelik güçlü vurgular varken neden insanlar hala dinler üzerinden kavgalar yapıyor?

Bunu analitik olarak anlamak ve cevap vermek mümkün değil. Ancak unutmamak lazım, birinin benim dinimden olmaması, kendi dinim hakkındaki, içimde gizli olan şüpheleri artırabilir. Şunu kastediyorum. Öyle bir şeye inanıyorum ki; başka bir şey olması mümkün değil. Başka bir şey varsa belki de o kadar inanılası bir şeye inanmıyorumdur. Bir bilmece gibi aslında… O yüzden aynı inanca sahip insanlarla aynı mahallede yaşamak istiyorlar.  Tabi bir de buna “Güven” sorunu da eklemek lazım. Mesela felsefeciler, muhafazakarlardan tarafından sevilmezler, çünkü felsefe sorgular ama din kabul ve teslimiyetler ilgilidir.

Umut_Kısa

Başarılı bir iş yaşamınız var. Son olarak Sola Yayınları’yla yayıncılık sektöründe de var oldunuz? Neden bir yazar olarak kalmayıp yayınevi sahibi olmaya karar verdiniz?

Biraz uzun bir hikaye olacak ama anlatayım. Son yıllarda yayınevi sektörü zor durumlar yaşıyor. En önemli problemlerden biri işin matematiğinde yatıyor. Yayınevleri ticari kuruluşlar olduğundan maliyetlerini karşılayabilmeleri ve kar elde etmeleri gerekiyor. Size hemen bir örnekle açıklamaya çalışayım.

Diyelim ki; 10 TL piyasa fiyatı olan bir kitap çıkarmaya karar verdiniz. Bu fiyat üzerinden yaklaşık 5 TL indirim yapıp dağıtımcıya kitabınızı verirsiniz. Ancak yaklaşık 1 TL gibi bir tutarı da, lojistik maliyetleri yani kargo, taşıma gibi unsurlara harcarsınız. İşin en kötü tarafı da herhangi bir yayınevi minimum 6 ay sonra kendi dağıtımcısından (!) o da eğer şanslıysa ödemesini bir kaç ay vadeli çek olarak alacaktır. Bu da 9 ay boyunca kitabı finanse etmenizi gerektirir.

İkinci bir konu ise kitabın basım maliyetleridir. Elinizde kalan –aslında 9 ay sonra elinize gelecek- 4 TL’nin 2 TL’sini de (200 sayfalık bir kitap için) kitabın baskı maliyetlerine verirsiniz. Bu aşama da yayınevi henüz eline gelmemiş olan 2 TL’yi editor, grafik tasarımcı, dizgici, pazarlama maliyetleri, yazar, personel maliyetleri, kira vs vs arasında paylaştırmak zorundadır. Siz nasıl bölerdiniz bilmiyorum ama temel olarak kitap satışlarından eğer en az 2000 kitap satışı yapamıyorsanız ne yayınevi ne de yazar anlamlı para kazanabilir. Tabi bir de kitapların elinizde kalma olasılığı da var. Yukarıda verdiğim oldukça parlak bir senaryo. İlk kitabında bu satış sayılarına ulaşan yazar sayısı da neredeyse yok denecek kadar azdır.

Yayınevleri kitap çıkarma yoluyla para kazanamadıklarından yeni bir yol seçerler. O da kitabın baskı maliyetlerini yazara yükleme yoludur. Kitabın iyi ya da kötü olup olmadığına bakmaksızın gerçekte 2.000 TL olan baskı maliyetini sizden 4.000 TL olarak talep eder ve gerçek bir editörlük hizmeti değil, sadece redaksiyon şeklinde bir hizmet alırsınız. Genellikle de gerçekte şansı olabilecek bir kitabınız varsa bile yeterli editöryal destek alamadığından piyasadan silinir gider. Tahmin edersiniz ki bu kitap için hiç bir pazarlama maliyetine de katlanılmaz. Genellikle size söylenmese de eğer gereken editor desteğini almadıysanız, kitabınız iyi de değildir. Ancak eliniz de harika bir kitap dahi olsa yayınevi sizin ilk kitabınız ise ilgilenmeyecektir. Biz de özellikle böyle durumlarda devreye girip gerçekten kaliteli bir eser gördüğümüz de yayınlayabilmek istedik. Bunun edebiyata destek vereceğine inanıyoruz.  Yani bir diğer tanımla herkesin çıktığı bir sektöre yeni “Don Kişot” olarak biz giriyoruz.

Her sene binlerce kitap yayınlanıyor ama okuyucunun eline geçen nitelikli kitap sayısı çok az. Bu kadar kitap okuyucuya nitelikli ürün verilemiyorsa neden basılıyor? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

Tabi bunların tamamı ticari… Geçenlerde 2400 kişinin katıldığı bir anket yaptık. Sorulardan biri “Bir kitabı en çok neden seçersiniz.” sorusuydu. Gelen cevaplarda % 60 oranında “Yazarın Adı” seçeneğini gördük. Yani dolayısıyla adınız yoksa kitabınız pek alınmıyor. Bunu da yayınevleri biliyor. Binlerce kitap çıkıyor doğru ama 1000’in üzerinde satış yapan kitap sayısı çok az. Ancak kitap çıkarmak bir çeşit kendini gerçekleştirme olduğundan ve yazar olmak itibarlı olarak algılandığından her geçen gün çıkan kitap türü de artacaktır. Örneğin 2015 yılında 50.000’in üzerinde farklı kitap bandrol almıştır. Ancak çoğu kitapçıların raflarına dahi girmemiştir.

Son olarak siz hangi yazarları okumaktan keyif alıyorsunuz ve en son hangi kitabı okudunuz? Yazarlığınıza etki eden veya sizi yazmaya teşvik eden kişiler veya kitaplar var mı?

Eskiden klasikleri okurdum. Özellikle Gogol, Zola ve Jack London’ı severim. Bir de küçük prens, düz dünya gibi metafrik kitaplara bayılıyorum. En son okuduğum kitaplar Suna Güler’in “Günah Kadına Yaraşır”, Camus’un “Yabancı” ve Moris Fransez’in Spinoza’nın Taosu adlı kitapları… Üçü de muhteşem kitaplar….

Bir Yorum Yazın