2015’i devirmeye hazırlandığımız bu günlerde insanın aklına ister istemez yıl içinde yayınlanmış en iyi, en iz bırakan yapımlar geliyor. Benim için ilk sırada yer alan albüm kesinlikle ‘Silik Düşler’. Kaç defa dinlediğimi anımsamasam da nerelerde dinlediğimi görsel hafızama işlediğim bir çalışma.

Şimdi neresinde ne söylenebilir, neresi daha da harika kılandır bu yapımı bunu kesin hatlarla iddia etmek kolay değil. İlk sebep şu olabilir, bir bütünlük içerisinde bu kadar öznel, bir o kadar da evrensel hassasiyetleri taşıyan melodik yapısı ve normal hayatın devinimi ile çelişik düzenini eksen edinmiş söylemi. Ayrıca olabildiğince sakin dokunuşlarla işlenmiş, o dokunuşlarla samimiyeti dost edinmiş aktarım biçimi.

‘Ben Ordaydım Zaten’ ile başlıyor yolculuk. Gideceğimiz bir yer var tamam da aklımızda ne var? Ne kadar yolun içindeyiz, ne kadarımızla vardığımızdaki ruh halimizi yaşıyoruz düşünce ve hisleriyle baş başa bırakıyor kişiyi. Şarkının sonlarında çoktan içindeyiz artık kurduğumuz hayalin.

‘Silik Düşler’le devam ediyor ve sıcacık bir odanın içine giriyorum. Pencereden dışarıdaki sokağa belki sadece park halindeki arabalara bakıp duruyorum. Aklımızda neler mi var? Her şeyden düşüp gitmek var mesela, sonra ne mi? En başa dönüşler.

‘Sadece’ giriyor devreye, oldukça hassas bir gitar tınısı eşliğinde çocukluklarımıza, umulmadık anılarımıza ve belki de küçük bir sayfiye kasabasında keşfettiğimiz yaşamımızın o ilk dönemlerine bakıyoruz sadece.

‘Güneş Orhan’. Kitaplıktaki kitaplara güneş vuruyor, çekip bir tane oku o vakit. Bahar tadı var bütün kaygıların arasında ve en güzel renkler eşlik ediyor. Reggea temposu güneşi müjdeliyor sanki. Ölmedim lakin yaşamaktayım diyor ya şair biraz daha düşünmekte fayda var velakin.

‘Hiçbir Sebep Yok’ başlıyor ardından, kendimizi savunmaya hiç gerek yok diyor. Altını deşmeli miyiz? Hiçbir günahımız olmadığından bahseden bir filmden çıkıyoruz, içimiz rahat. Bir süre konuşmadan yürümek istiyoruz, kendimizle barışmalıyız, ne dersiniz?

‘Geriye Dönme’ giriyor aralık kalmış salonun kapısından. Geçmişimizde acılar da olacak elbet, hatalar da ve dipsiz kuyulara düşüp çıkmışlığımız da. Yaşananlar diye fısıldıyor aniden, yaşandığı dönemde öyle gerektiği için gerçekleşmiş olabilir diye ekliyor. Ancak oldukları yerde rahat bırakmak lazımdır o anıları.

Ardından ‘Bekliyorum Seni’ tavana bakarken yakalıyor. Hangi çizgi nerede birbiriyle kesişiyor, bir sanrı dinlediğin o şarkının eşliğinde. Bizi burada tutması gereken bazı şeyler olmalı, beklemeye değecek, tıpkı bir küçük umut gibi.

‘9.00’ pek güzel nefeslileri, arpej yakışmış ya gitara eşlik etmesi de keyif davula. Düşlerimle barışabileceğimi düşünüyorum o an. Yadırgamışlıklarımın arkasında bir saat var orada, odanın ilerisinde, sanki hep aynı saati gösteriyor bana.

‘Belki de Sensin’ başlıyor, evden çıkıp çıkmamak arasındayım. Gitar tutuyor beni bir süre, davul aksıyor üzerime, bas gitara kesiliyor kulağım. Pişmanlıklarım, yalnızlıklarım, sessiz beklediğim alışkanlıklarım diyor ardından oturuyorum tekrar kaldığım yere.

Sırada ‘Uçurumlardan’ var. Karşımdaki koltuğa takılıyor bakışlarım zamanı unutmuş o da. Hesaplamadan atlanılan uçurumlar yok mu? Flamenkoya duruyoruz birlikte topuk vuruşları oldukça sert, bakmadan koltuk olduğuna. Düşür beni bakışınla diyor içeriden, koridordan doğru iç çeken bir ses, kendi sesime benzetiyorum ansızın. Bir çocuğun attığı taş doğuruyordu denizi, irkiliyorum. Üst kattan bir gürültü duyuyorum yine kavga etmiyorlardır umarım.

‘Değişmem ‘ başlıyor o an. Neler değiştirebilir beni, on bin parçayken kim toplayacak, ihtiyacımız yok mu buna? Değişmeyi sürdürebilip, koruyabilmeliyiz. Belki de kenara bırakıp bazı şeyleri.

‘Majör’ son şarkı . Vurmalıyla birlikteyiz en başta. Geri vokallerin ve arpejin tatlı yürüyüşü ardında nefeslinin izleri. Dışarıya davet ediyor bu defa bir şeyler gerçekten beni. Evden çık sakince in deniz kıyısına. Sen dedim, hep sen. Uyanıyorum işte hem balık tutanlar da vardır, otururum bir kenara izlerim diyorum. İlla denize taş atan bir çocuk da vardır bir kayanın üzerinde. Usulca oturup kendime bakarım…