Aynur Kulak

Okumak tek bir kesim için, tek bir zümre için ve sadece bazı toplumlar için istenilen bir şey değildir. Herkesin okuması, merak etmesi, okumayı istemesi, her fırsatta okuyabilmesi istenir. Ve herkesin yazması da istenir. İsteyen herkes yazabilir yani, evet. Yazma eyleminin de bir zümresi yoktur. Okumanın bir zümresi olmadığı gibi. Keşke herkes yazsa demişimdir hep, o zaman zaten okuma oranı da yükselecek.

Bu düşüncelerimi bana yeniden hatırlatan bir yazarla ve kitaplarıyla tanıştım kısa bir süre önce. Birçok farklı mesleklerde para kazanıyor olmalarına rağmen kitaplar yazan veya sanatın herhangi bir dalıyla uğraşan pek çok sanatçıyla tanışma imkânı buldum şimdiye kadar fakat Kemal Siyahhan’ın biyografisi aralarında en ilgimi çeken oldu. 1963’te Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde başlayan yolculuğun edebiyatla ve kitaplarla birleşmesi ilginç gerçekten çünkü Siyahhan bir tekstilci. Perdecilik sektöründe ismi gayet iyi bilinen Siyahhan’ın erken yaşlarda edebiyat dünyasına, yazmaya, çizmeye ve mizaha olan düşkünlüğü Atmaca, Deli, Öküz, Hayvan, Esmer, Deve gibi bazı mizah dergilerinde yazmaya ve aynı zamanda çizmeye; Öylesine Yaşandı ve Lale Bahçesinden Fransız Sokaklarına resimli romanlarına; ayrıca Kenger, Yalnız Mor, Roza’nın Gözleri, Sanrı ve Gerçek, Bermal, Hamal, Mülteci romanlarıyla azımsanmayacak bir külliyatın oluşmasına sebebiyet vermiş.

Sandıktaki Babam, Kemal Siyahhan’ın son romanı. Diğer romanlarına baktığımızda Siyahhan’ın genelde aile kurumu, ilişkiler, aidiyet duygusu, yalnızlık temaları üzerinden yazdığını görüyoruz. Aile, arayış ve aidiyet duygusu için Hamal romanını örnek gösterebilecekken Mülteci romanı da Suriyeli bir çocuğun gözünden yazılmasıyla son derece çarpıcı.

Sandıktaki Babam romanında dağılmakta olan bir ailenin hikâyesi anlatılıyor. Genç bir adamın arayış hikâyesini okuyoruz roman boyunca. Roman bir yolculuk hikâyesi de aynı zamanda. Hem insanın kendi içine doğru yaptığı, kendi kimliğini ve ait olduğu yeri bulma çabası hem de Almanya’dan İstanbul’a oradan Güneydoğu bölgesine uzanan,  uzun süren fiziki yolculukta verilen mücadelenin hikâyesi. Köklerini merak eden bir adamın babasıyla olan ilişkisi hikâyenin odak noktasında. Ne yapacağını bilmeyen korkularla sarmalanmış genç bir adamın babasıyla mücadelesi roman boyunca okuyucuyu peşinden sürüklüyor.

“Donmuş bir gölün ortasında, çaresiz, mazlum, kimsesiz ve yapayalnız kalmış bu adam ben miydim? Yokluğu ölümü hatırlatan soğuk ve ıssız, korkularla dolu kahramanı mıydım Dante’nin? Yok, kâbustu o görüntü. ‘Her karanlık kendisini sonlandıracak tohumu içinde taşır’ O tohum karanlığından çoktan ayrıldı bunu bilmeli ve karanlığım olan babama fısıldamalısın Dante! Bu satırların ne anlam taşıdığını umursamayacağın ortada, yazmış olmam rahatlatmış olsa da gerçek yakamı tutmuş, bırakmaya asla niyetli değil baba”

Baba-oğulun karşılıklı mücadelesini hikâye geliştikçe kendini daha da belli etmeye başlıyor. Edebiyatın kadim anlatılarından güç alarak anlatılan hikâyeye hiç de yabancı değiliz aslında. Çocuk ebeveyn hikâyesi hepimizin başına öyle ya da böyle geldi muhakkak. Kemal Siyahhan buna mesafeleri de, yolculukları da, kavuşmaları veya ne yapılırsa yapılsın ‘kavuşamamaları’ katarak okuyucuya aktarmakta.

Sandıktaki Babam

Yazar: Kemal Siyahhan

Yayınevi: Öteki Yayınevi

Yayın Tarihi: Nisan 2019

Sayfa Sayısı: 235