Özgür Çakır’ın ilk kitabı Yükşehir raflarda okuyucusunu bekliyor. Şehrin kirini pasını, salaş birahanelerini, kahrını, ezdiği aşağıladığı insanlarını militan bir iyimserlikle bir vapurla kaçırmayı deniyor. Çakır’ın vapurları Nuh’un Gemisi değil ama umut ilkesine sadık bir genç yazarın incelikli, yoğunluklu kalemiyle açılıyor; kendinden ve yüklerinden… Çakır’ın Yükşehir’i okunmayı ve ilgiyi fazlasıyla hakkediyor.

-Yükşehir ismiyle başlayalım. Tüm hikâyeleri bir arada tutan harika bir isim…

Bir kelime oyunu var evet ve dosyanın içeriğini karşıladı. Özellikle bu şehir koca bir yük gibi, bekâr evli, işsiz, beyaz yakalı fark etmiyor.

-Edebiyatla ilişkinde ne zaman “ciddi” düşünmeye başladın? Edebiyat teklif etmiş diyorlar…

Okumak, okudukça daha nitelikli şeyler okuma arayışı bir süre sonra önce öykünme ile bir şeyler yazma ihtiyacı doğdu. Bir de gazeteci olduğum için haberleri hikâyeleştirme diye artık yok olan bir süreç vardı şimdiki gibi copy paste gazeteciliği gibi değildir. Böyle bir yatkınlık da olunca kurgu metinle yazmayı neden denemiyorum dedim. Her nitelikli, iyi bir metin okuduğunda önce bundan vazgeçiyorsun biraz daha vasat bir metin okuduğunda ben de yapabilirim duygusu birlikte yürüyor. Bazen tersi de oluyor; çok iyi bir edebiyat eseri okuduğumda da hedefini asla yaklaşamayacağını bilerek de olsa iyi çok iyi bir metin yazmak olarak da belirleyebiliyorsun. Başlangıcı okumak elbette… Bir yandan da yazılabilecek her şey yazıldı hem onlara öykünerek hem de bir tür acemi cesaretiyle yazmak gerekiyor.

-Ancak an’ın benzersizliği aslında yazılan her şeyin de yeniden yazılabileceğini, an- bir noktadan sonsuz doğru çıkabilmesi gibi- her şeyin yazılmamış olduğunu söylemiyor mu?

Evet. Bu nedenle yazmak gerekiyor.

Kitabı olmak yazarlık deneyimine nasıl bir etkide bulunuyor? Kitap bir yola çıkaran diyebilir miyiz?

Kesinlikle. Bir daha bir satır bile yazmak istemiyorum diye bir cümle bile kurmuş olabilirim daha önce. Ancak kitabın somutlaşmış hali, artık bu seninle ilgili değil, kafandaki kurmaca hikâyeleri zamanı geldiğinde kâğıda dök diyor. Yazmaya daha da çok teşvik ediyor.

-İsimsiz kasabalar biraz senin Kadıköy’ün gibi. Kadıköy hikâyelerin ve senin için önemli görünüyor…

38 yaşındayım, 35 yıldır Kadıköy’deyim. Çocukluğum, ergenliğim burada geçti. Bir iki hikâye Kadıköy’de geçmekle birlikte aslında bir tür eskiz kasaba gibi görüp buradan esinlendiğim öğeler var.

Özgür_Çakır

“Anlattıkça küçülen, küçülten şeylerden bahsediyorum hâlbuki”

Bu cümleyi öykünün romana göre daha zor yanı olarak değerlendirebilir miyiz? An ve an’lar arasında duyumsananlar, küçülen yazdıkça küçülten şeyler, bazen minyatür kısa bir çağrışımın hayata ve anlama kattıkları, renkler, koku, sarı biranın tadı, kaybetmenin, eve götürülemeyen çikolatanın tadına içkin dünyanın yükü, değer yitimi ve esnekliğin yakalarını kirlettiği beyaz yakalılar var. Yine de hercümerç içinde dinginlik, umut ve vapurlarla kaçırılıp korunacaklar var. Seni hiç de “düz” olmayan hikâyeye bağlayan an’ın barındırdıkları mıdır?

1983’te İngiltere’de bir TV kanalı için John Berger ile Susan Sontag’ın “Hikâyeyi anlatmak” diye program yapıyorlar. Sontag “To Tell A Story” başlıklı programda; iki durum vardır. Bana hikâye anlatma, bana gerçekten bahset, deriz. Bir de, bana hikâyeyi anlat, bana gerçeği anlatsana anlamında kullanırız, diyor.

Benzer şekilde duyumsadığımız anları yazmayı deniyorum ama bunların hepsi kurgu olduğu için bir okuyucu bana hikâye anlatma diye ne kadar az diyorsa bence o kadar başarılıdır ama ben bir yandan da gerçekçi yazmaya çalışıyorum.

-“Timeo hominen unius libri/Tek kitaplı adamdan kork” sözünü tek kitaplı yazarın ikinci kitabını da gör diye bozmak istiyorum. Yeni kitabını merakla bekliyoruz. Yolda mı?

Evet. Süresini bilmiyorum ama oluşuyor. Yayın sektörü, müzik endüstrisinin bir versiyonu hale gelmeye başladı. Elbette biraz daha starlaşmış yazarlar için geçerli ancak sözleşmeler, 1- 1,5 yılda yeni kitap taahhütleri vs. işlerden ne mutlu ki muafım. Yükşehir’in yayınlanması beni şevklendirdi ve sanırım yeni dosya için çok uzun bir aralık olmayacak. Elbette kabul görür ve yayınlanırsa…

-Viya gülümsetirken, Işıklarda İnecek Var’da bir aralık susarak, bazen onaylamayarak ama saygı duyarak andığımız yüzlerce gidenin öyküsü var. Dünya biraz da onların, hikâyelerinde anlattığın kırılganlıkların, inadın, umudun yüzü suyu hürmetine dönüyor. Yükşehir, acı yaratmadan acıyı biraz alan bir kitap. İnsanlara hikâyeler anlatmak yük alan da bir şey sanırım…

Şunlara şaşırıyorum; sen hikâyelerinin bazılarında siyasi öğeler kullanmışsın. Kör göze parmak sokmak değil ama yaşadıklarımızın karşılığı bir tepki vermek zaten siyasetle kurulan bağdır. Farazi söylüyorum, “Sınıf Bilincinin Eşiğindeki Adamlar” diye bir hikâye üzerine çalışıyorum mesela. Hayat-siyaset ile ilgili bir süreç yaşanıyor ve biraz da vicdani yanı varsa onu tepki vermeye iter. Ülker Direnişi örneğinde olduğu gibi muhafazakâr da olabilirler. Siyasal kimlikler birer kıyafet olarak görülmemelidir. Bazen bu yabancılaşmayı solcular da yaşıyor. Zaten siyasal toplumsal bir yabancılaşmayı sistem üretiyor. Dolayısıyla küçük anların, bir takım duyumsamaların içeriği üzerinden bunu yazmak daha uygun olabilir. Julio Cortazar’ın bir sözü var: Etkileyici bir metin ve okur arasında yaşanan mücadeleyi hep roman sayıla kazanır, oysa bu maçı nakavtla kazanması gerekir, diye. Nakavt meselesi duyumsadığın anı yoğunluğuyla verebilmek ile ilgili diye düşünüyorum.

Yükşehir

-Türkiye’de çok az nitelikli roman üretilirken iyi öykü ve öykücüler çıkıyor. Bunun toplumun bütün gözeneklerine kadar atomize olmasıyla, siyasal, ekonomik, kültürel alanda yaşanan dönüşümle bağı var mı sizce?

Öncelikle okuma kültürüyle alakalı olduğunu düşünüyorum. Kısa olan daha ilgi çekiyor sanırım. Öykü yayımlanmasındaki artışa koşut niteliğin de artıp artmadığına dair şüphelerim var. Öte yandan öykücülüğün gelişiminin anlatıcı geleneği ile de bağı kurulabilir. Şundan eminim Latin Amerika öykücülüğü Avrupa öykücülüğünden fersah fersah daha iyidir. Çünkü orada da bir anlatıcı geleneği var. Anlatıcı geleneğinin besleyen bir damar olduğunu düşünüyorum. Karşılaştırılırsa Almanya’da ya da Fransa’da bizdeki kadar öykü basılmıyor, daha çok roman vardır.

Orhan Koçak, roman bir türlü vaadini yerine getiremez, der. Romanın çok daha güçlü bir matematiği var, belki de öykü bir kısım yazarın daha kolayına geliyor. Öykü Türkiye’de edebi türler arasında daha vaatkar duruyor. Galiba daha iyi örnekler de çıkacak.

-Teknik, yöntem, ruh olarak yeni bir yazarı okurken ve ararken geçmiş kalemlerin, tuşların sesi, gelenek yazarın beğenisi, algısı, hayat karşısındaki tavrıyla mı yer bulur? Kaleminin yumrularından, bavulundaki kitaplardan, keşke ben yazsaydım dediklerinden bahseder misin?

Ben Robert Bolano’yu çok severim. Onun yazdıklarının hepsini yazmayı hayal edebilirim. Bence daha fazla okunmalıdır, Raymond Carver’ı çok severim. Marcel Proust hayatımı kurtarmıştır diyebilirim. Dil işçiliği ve kurgudaki katmanlı yapı büyüleyicidir. Sait Faik, Füruzan ve Vusuat O. Bener’i de yerlilerden eklemeliyim.

-Türkiye’de bir “atölye” kültürü, atölyenin yazarı olma hali var. Kim hangi atölyede hangi derslere katılmışı bile bir süre sonra ayırt edebiliyorsunuz. Elbette sanat çevreleri, gelenekler vs. olacaktır ama bu biraz farklı ele alınması gereken bir durum sanki… Bir yandan da editöryal süreçlerde de benzer durumlar söz konusu. Nasıl değerlendiriyorsun?

Türkiye’de bir edebiyat oligarşisinden bahsetmek gerekiyor. İlişki ağları, koruma kollama tavırları mevcut. Bizde müzikten edebiyata akımlar ortaya çıkmıyor. Bir Mancester sound, bir Liverpool sound çıkmıyor sanırım çıkmayacak da. Hal böyle olunca editörlerin, yayınevlerinin, dergilerin, jürilerin taahkümü belirleyici oluyor. Bu arada akımdan kastettiğim diğerlerini dışlayan bir tavır değil. O büyük dünya ile dışarıda bırakan bir ilişki değil bir cüret, cesaret edebilme davranışından bahsediyorum. Tarz olarak böyle düşünüyoruz diyebilmek.

Özgür_Çakır2

-Sel Yayıncılık redaksiyon ve editöryal süreçlerle ilgili iyi iş çıkarıyor denilebilir. Yükşehir son dönemde okuduğum edebiyat eserleri içinde çok az hata barındıran ender kitaplardan. Gerçekten son okuma vs yapılmıyor mu bilmiyorum ama yayınevi ayırt etmeksizin söylüyorum çok fazla redaksiyon hataları bulunuyor. Çevirilerde de bir dolu problem göze çarpıyor. Bu hoş değil okur açısından…

Benim de bulduğum birkaç hata var. Umarım kitap 2. baskı yapar ve düzeltilir. Ben öykü kitaplarının çok oylumlu olmaması gerektiğini düşünüyorum. Elbette kült yazarların kitaplarında bu farklı olabilir. Yeni bir öykü dosyası 12-14 öykü arasında 90 sayfa ortalamasında olabilir. Öykü, soluklanarak okunacak bir şey. Bu yanıyla şiire benzer bir şiiri ya da öyküyü seçer okursun gibi. Eğer nitelikli öyküler ise üst üste 4-5 öykü okursanız baş dönmesi yaşayabilirsiniz. Her öyküde ayrı bir kurgu, ayrı karakterler; okuyucunun soluklanma hazmetme aralığı olmalıdır. Öykü bence bir roman gibi okunamaz.

-Öykü ve roman meselesini konuşurken anlatıcı geleneğine vurgu yaptın. Romanın erken örneklerini ayrı tutarsak kapitalizmin gelişimi ile bağına yapılan vurguyu göz önünde bulundurursak acaba öykücülüğümüzün öne çıkmasında tarihsel kolektif süreçlerin etkisi mi var?

Kuvvetle muhtemeldir. Bir de bazı şeyler zamanını bekliyor belki. Örneğin Sabahattin Ali kaç yıl sonra yeniden keşfedildi. Örneğin Turgut Uyar, Gezi’de orada bir yerde duruyordu. Gezi’de sanki bekliyordu ve zamanını buldu. Oğuz Atay hala zamansız olarak dursa da yakın dönemde sürekli kendini hatırlatıyor, zamanını arıyor, buluyor. Öte yandan edebiyat dışı türlerin de edebiyatçıyı beslediğini düşünüyorum. Fernand Braudel okumanın, Marks ya da Henri Lefebvre, David Harvey, Ernst Bloch vb. okumanın da çok önemli olduğunu düşünüyorum.

-Eklemek istedikleriniz…

Ben hala toplumsal belleğimizde derin izler bırakan dönemlerin Gezi’nin şimdilik değil ama 12 Eylül üzerine örneğin ne edebiyatta ne de sinemada kalıcı metinler, filmler vs. üretilemedi. Bence hala bu tür dönemlere dair o gerçekliği de veren, duyumsanan anları taşıyan eserler yazılmayı bekliyor.

Bir Yorum Yazın