Göknur Gündoğan, “Aradaki 7 Fark” adlı ilk kitabıyla ilgiyi ve yeni eserleri ne zaman çıkacak merakı uyandıran genç ve yetenekli yazarlarımızdan. Yazarın “Yürüyüp geçerken kadrajımıza şöyle bir giriveren insanların hikâyelerini ama yanlarından, içlerinden, bilerek” anlattığı kitabı ömrümüzün, zihniyet dünyamızın pürüzlerine dokunuyor.

“Pürüzü olmayan bir şeyden hikâye çıkacağına inanmıyorum.” diyen Göknur Gündoğan ile kitaba, yazın serüvenine ve leblebilere dair konuştuk.

Kadın yazarlarda çok travmatik durumlardan, ayrılıktan, terk edilmekten, unutuluştan, ölümden, sınır durumlardan bahsederken dahi mizah var olabiliyor. Sizin anlatımınızda da mizah sarih, içten anlatıma eşlik ediyor. Öte yandan Aradaki 7 Fark, fotoğraflardan oluşan görsel bir dizge de içeren öykülerden oluşuyor. Kitapta yer alan fotoğraflar Avşar Gülener tarafından çekilmiş ve hikâyelerinizin bütünleyeni durumunda. Ender rastlanan bir kurgu… Aradaki 7 Fark nasıl oluştu?

Aradaki 7 Fark fotoğraf ve öykü bir arada olur mu, bu okurun hayal gücünü yönlendirme midir, hatta bir ket vurma mıdır diye diye oluştu. Bildiğiniz gibi, “Aradaki 7 Fark” bir oyun aslında; gazetelerde, çocuk dergilerinde -iki resim arasındaki 7 farkı bulun- gibi sorular sorulur. Yaşadığımız dünyada, benim için en ilginç sorulardan biri de, kafamda çizdiğim resim veya canlandırdığım fotoğrafla başka hayal güçlerinin çizdikleri arasındaki farklarla ilgilenebilmekti. Yaşadığımız çağda o kadar çok görsel bombardıman var ki onsuz, yani fotoğrafsız/görselsiz neredeyse bir saatimiz geçmiyor. Facebook’tan Instagram’dan tutun da farklı “app”lerdeki (uygulamalardaki) süreğen imaj yağmuruna dek, tüm bunlar bir şekilde algımızı şekillendiriyor. Dikkat ederseniz Aradaki 7 Fark’taki fotoğrafların hiçbirinde insan yoktur. İnsansız, donuk kareler onlar. Okura şunu diyebiliyorum; evet, orada bir Iphone veya kahve fincanı görünüyor ama gerçekten o sizin hayalinizdeki fincan mı?

Bir yandan öykünün içinde bambaşka bir hayal gücü ile bambaşka bir şey kurmaya yeltenirken, şunu da demeye çalışıyorum aslında; bunlar, gün boyunca gördüklerine benzer birtakım estetik kareler ama sen hayal gücünle ne yapacaksın? O fotoğrafı zihninde keyfine göre değiştirecek misin ya da hiç bakmadan geçecek misin? Yahut fotoğraflar öykülerin arasında birer durak mı olacaklar yoksa öykünün bile önüne mi geçecekler? Kısacası ne işe yarayacaklar? Böyle bir oyun, oyuna davetti.

Buzdolabı, computer, cenaze arabası/tabut, cep telefonu, defter, sinek, fincan, leblebi, sütyen… Hikâyelerinizdeki nesnelerin sembolizmi ile yaşam, sıradanlık, rutin, ölüm vb anlam bağları var. Her şeyin olması gerektiği gibi giderkenki müthiş arıza potansiyelleri ilginizi çekiyor sanırım.

Kitabın ilk ismi Aradaki 7 Fark değildi, Birtakım Pürüzler’di. Pürüz bana göre çok hoş ve takıldığım bir imge. Pürüz şu anlamda da güzel; belki farkında olmadan ömrümüz boyunca pürüz tıraşlamaya çalışıyoruz. Mükemmel olmasa da, ona yakın bir hayat yaratmaya çalışıyoruz. Maddi manevi herhangi bir sorun ile karşılaştığımızda, “Aman bunu toparlayalım, tıraşlayalım” diyoruz, pürüzsüz, akışkan bir yüzeye varmaya çalışıyoruz. Oysa yazan, yaşayan, deneyen ve okuyan insanlar olarak hepimiz pürüzlü insanlarız. Pürüzü olmayan bir şeyden hikâye çıkacağına inanmıyorum. Sorun demiyorum pürüz… Niye ismi “Birtakım Pürüzler” olmadı derseniz, yayınevimizde ismi benzer bir kitap vardı, bu nedenle değiştirme kararı aldık. Sonra da fotoğraflarla ve kurgudaki oyunla iyi örtüşen “Aradaki 7 Fark” ismini seçtim.

Hikâyelerdeki nesnelerin sembolizmi ile yaşam, sıradanlık, rutin, ölüm vb anlam bağları sorunuza gelirsek, evet hikâyelerdeki“pürüzlü-giller” birtakım nesnelerin de yansıttığı gibi, bahsettiğiniz yaşamsal durumlarla bağ kuruyorlar. Devrim denen karakter bile, herhangi bir bağ kurmayı sürekli reddettiği yaşam döngüsünde alışılmadık bağlar kurmaya başlıyor. Bağ konusu iletişimin temel prensibi zaten. Paul Watzlawick’in dediği gibi herhangi bir durumda “iletişim kurmamamız imkânsızdır.” Daha da ileri gideceğim, bence bir önceki cümledeki “iletişim” kelimesini çağımızda “bağ” ile de değiştirebiliriz.

Yaşamaya ilgili ama hiçbir şeyin avucunda tutamadığı kadınlar, sinik erkeklik halleri, tekdüze ve hayatın sıradanlığını temsil eden erkekler, yalnızlık, kentsoylu düşler ve düşsüzlük, hayatın bir hata olduğu düşüncesi vb. izlekler var hikâyelerinizde. Yazdığınız konuların sizi cezp etme gücü üzerine neler söylersiniz?

İnsan içinde yaşadığı ve uçlarında bile gezebileceği kıtaları yazabiliyor. Ya da işin başında hâkim olabildiği bu tip yerlerde dolanıyor diyelim. Daha yazarlık serüvenimin yani yolun çok başındayım. Kendimi güvenli hissettiğim limanlar bunlar. Her ne kadar karakterler fantastik ya da bilim kurgusal yollara sapıyormuş gibi görünseler de sizin de söylediğiniz gibi gayet gerçekçi bir yanları var. Nasıl etkileniyorum? Ya da konuların, karakterlerin cezp etme gücü üzerine ne diyebilirim? Bu insanların hepsi bizimle birlikte kentin sokaklarında dolanıyorlar, onlarla aynı pastanelere ya da hastanelere giriyoruz. O insanlardan biri de benim. Kendime benzeyen yahut hiç mi hiç benzemeyen tüm bu insanlar beni cezbediyor, merakımı uyandırıyor evet. Her sabah ratemypoo.com sitesinde dışkısını oylayan adamla bu anlamda bir benzerliğiniz yoktur ama belki sizin de bir Gülümser Ablanız, Sühendan Teyzeniz vardır evinizde. Ayrıca gün görmemiş küçük saplantılarımızdan bahis açmıyorum bile…!

Aradaki 7 Fark E-Kart -01

“Kendini bilmemek, yaşamaktır. Kendini yanlış tanımak, düşünmektir.” diyor Pessoa. Sizin kahramanlarınız da sanki yaşamak ve düşünmek arasında salınıyor.  Sizce hikâyelerinizdeki huzur ne demek bilemeyecek, çocuklukları, evlilikleri, eşyaları, sevilmeyi bilemeyecek ama seven, ruhu hayatından yorgun insanları gezindirirken aslında varoluşsal sorunların çözümsüzlüğüne mi vurgu yapıyorsunuz?

Evet, çözümsüzlük bizim çözümümüzün kendisi gibi. Bazı şeyleri çözebileceğiz (ya da öyle sanacağız.) Bazıları ise 40 düğümlü kalacak her zaman. Örneğin, post-modernizm üzerine konuşuyoruz… Kendi çocukluğumu düşünüyorum. Komik bir şekilde Nasreddin Hoca fırlıyor hatıralarımdan; formülü anlamlı ve basitti; “sen haklısın evladım, sen de sende, hatta sen de…” 1982 doğumluyum, geldiğim kente, okuduğum yazarlara, gazetecilere baktığımda bu tartışmaların içinde büyüdüğümü görüyorum. Çözüm ama nasıl bir çözüm? Herkes aynı anda haklı olabilir mi? Öyleyse doğruyu nerede arayacağız, nereye tutunacağız? Temel bazı konularda mezhebimizi ne kadar genişleteceğiz? Ya da genişletmeli miyiz? Herkesin kendine özgü ansiklopedisini yarattığı bir dönem sanki…

Bu söylediklerimden karamsar bir tablo çizdiğim sanılmasın ama. Çünkü şuna kesinlikle inanmıyorum; biz yazarlar çok yalnızız, kafayı bir şeye takıyoruz, günümüzde korkunç şeyler yaşanıyor, her şey daha da kötü olacak, şikâyet etmekya da eleştirmekten başka çare yok!

Evet, çok korkunç şeyler yaşıyoruz. Yalnızız, çözümsüzüz ama bununla başa çıkabilmek için bu umutsuzluktan yola çıkıp nereyi işaret edeceğiz? Beni işin orası ilgilendiriyor. Orası bana göre daha yaratıcı bir alan. Aksi yönde silahı şakağa dayayıp çekmek var çünkü. Ya da tamamen hareketsiz kalmak. Kabullenmek.

Pesimizmin altını defalarca çizmeyi sevmiyorum. Büyük düsturlardan ziyade küçük kırılmaları önemli görüyorum. Aradaki 7 Fark’taki hikâyelerden, son öyküden yola çıkarsak anlıyoruz ki kız, yıllardır İzmir’de beklediği erkek arkadaşına dönmeyecek. Bir karar verip kendisi için aslında küçük bir devrim yapmayı başarabiliyor. Basit bir şey gibi görünebilir. Ama değil işte. Metrobüs Bize Küs’e dönelim… Güzel ütopik bir sistem var orada, mutlu mesut bu sistemin içinde yaşayıp giderlerken, dış dünya bir anda gelip taciz ediyor adamları, izinsiz bir şekilde içlerine giriyor. Fakat sonunda ne yapıyor kahramanımız? İlk kez karşıya geçiyor. Bir metrobüse biniyor, ömründe belki ilk kez Anadolu Yakası’na geçiyor.“Orada yaşayacağım artık.” diyor. Bu da köklü bir değişimdir. İnsanlar her ne kadar kendi kapalı dünyalarına gömülmüş ve çözümsüz gibi görünseler de istediklerinde kendi devrimlerini gerçekleştirebiliyorlar. Belki de bu isteği ve özgüveni güçlendirecek şeylere yatırım yapmamız gerek.

Eğer buradaysam, yola devam edeceksem en azından asık suratlı bir şekilde devam etmemeyi tercih ediyorum. Bu elbette kişisel bir seçim. Kimseyi de çok umutsuz, pesimist olduğu için yargılayamayız.

Hikâyelerinizde çocukların sinek vb canlılar üzerinde ölüme dair algı edindikleri anlar, ölüm fikri, yasın bozaya bağlandığı 16. hikâye -14 Şubat, lütfen bu bahsi kapat- vb bakınca sonluluk ve insanın eksik oluşu ve tamamlanamayacağı düşüncesi seziliyor. Hikâyelerinizde bu ebedi eksiklik duygusunun izini sürüyorsunuz diyebilir miyiz?

Evet, kesinlikle. Bu duygu yazan her insanda bir şekilde süreğen bence.

Neden üretiriz, yazarız? Ne için sahnenin üzerine çıkarız? Neden bir tenorışıkların altında saatlerce ter döker? Kalemi eline aldırıp yazdıran, sahneye adım attıran içsel komutu oldukça basitleştirip iki kelimeyle özetlersek; “Bana bakın” olduğunu söyleyebiliriz. Bana bakın çünkü siz bakarsanız bir şekilde daha tam olacağım. (ya da safça öyle zannediyorum). Aksi halde yazardık, defterlerimizde güzel bir şekilde bunları toparlar kendimize saklardık. Neden başkalarına ulaşmaya çalışıyoruz? Çünkü eksiğiz. Rakı masasında arkadaşlarıma bir öykü anlatırdım bu benim için yeterli, tatmin edici olabilirdi. Ama olmuyor. Fikri ürünler üreten insanlar belli ki bu eksikliği daha çok hissediyorlar. Ünlü yazarların dostlarına, “yazdıklarımı yayınlamayın” vasiyetlerini bu açıdan değerlendirmek gerek. Bu vasiyet, asıl yayınlamamayı imkânsız kılıyor.

Göknur_Gündoğan1

İkili ilişkilerin doğası hikâyelerinizde yoğunluğunca içkin halde. İnsan sevilmeyi vs erdem, ait olma/sahip olma kisvesiyle nasıl bayağılığa dönüştürmeyi başarabiliyor? Birisini gerçekten tanımak iddiasında olmak mı ya da buna soyunmak mı sorun?

Hep Hazırladım Kendimi adlı hikâye ve Hukne ikili ilişkiler üzerine yoğunlaşıyor. Birçok ilişki biçimi 21. yüzyılda yeniden tanımlanmakta ve ne yapacağımızı, nasıl tepki vereceğimizi bilemiyoruz. Belli değer yargıları ile büyütüldük, bayrağı devraldık ve şimdi de büyütüyoruz. Belletilen öğretilerin sonrasında, bugün karşılaştığımız kadın-erkek ilişki biçimi alt metinde bize şunu fısıldıyor; “Sen bir prenses ya da yakışıklı prens değilsin.” Bu acımasız gibi görünse de, gayet gerçekçi ve güzel bir mesaj aslına bakarsanız. Çünkü kişiye yeni bir tanımlama ve çözüm aralığı bırakıyor. Şöyle bir şey mesela; “Evet bir prenses ya da prens olmadığımı fark ettim ama beni prenses yahut kudretli bir prens gibi hissettiren, bana değer veren güzel insanlar karşıma çıkabilir.”

Evliliklerin yüzde %50’sinin boşanmayla sonlandığı bir ülkeden bahsediyoruz. Bu İzlanda falan değil, basbayağı bizim izdivaç manik ülkemiz. “Ve hayatlarının sonuna dek sihirli ormanın kenarında çocuklarıyla birlikte mutlu mesut yaşadılar…”

“Ve kredi kartları borçları için haciz gelmiş, otoban kenarında ne paralara satın aldıkları 60 m2lik o betonrezidansta, bir türlü çocuk sahibi olamadan, sabah 8 akşam 9 mesailerine kalarak, bok gibi yaşadılar ve sonunda boşandılar…”

Bu gerçekleri oldukça geç öğrendiğimizi, hatta öğrenemeden yumurta kapıya dayanınca pat! diye tepemize düştüklerini fark ediyorum. İlişkilerimiz farklı biçimlerde yeniden tanımlanıyor ve toplumumuzun büyük çoğunluğu bunu görmezden geliyor veya hiç konuşmuyor. Yapay döllenme, sperm bankaları, homoseksüel evlilikler, lezbiyen çiftlerin evlat edinmeleri vb dalga dalga toplum duyarlılıklarımızı olumlu ya da olumsuz yönde değiştirecek bir sürü durum var. Yakın geçmişte pedagojik olarak bir çocuğun evde bir anne ve bir baba modeliyle yetişmesi istendik bir durumdu belki. Evet, iki anne yerine bir anne ve bir baba modeli tercih edilebilirdi. Peki ya bugün? Görmezden gelemezsiniz. Roller yeniden tanımlanıyor.

Bizim neslimizde şu soruyu sormaya cesaret edenler de var çok şükür. “Bir çocuğun sevgisiz bir şekilde, örneğin bir yetiştirme yurdunda büyütülmesindense bir gay ya da lezbiyen çift ile sevgi dolu bir ortamda büyümesi tercih edilecek bir durum değil midir?” İşte 10.000. defa, “acaba dişimi hafif nemli fırçayla fırçalarsam niyetim bozulur mu?” diye soracağımıza bunlara odaklanmamız lazım. Çünkü yapılacak bir sevaptan dem vurmak gerekirse, diş fırçasının nemli ya da nemsiz olması bir kıstas olamaz. Ancak bir çocuğun yapayalnız, mutsuz ve hayalsiz büyümesini engellemek, bir insanın işleyebileceği en büyük sevaplardan biridir. Açıkçası, bizden bir kuşak sonraki gençlerin “androidlerin iyi babalık yapıp yapamayacağını” tartıştığı bir dünya düşlüyorum.

Aradaki 7 Fark kurgu, dil ve içeriğin soruna sonuna kadar bağlı ender farklı yeni kitaplardan…

Biz aslında konuştuğumuz şeyiz. Kolektif bilinç dediğimiz hikâye çok mühim.

Bu kitapta da öyküler adeta ortak bir bilinci selamlamak istercesine birbirine bağlanıyor. Öykülerin başında noktaların üzerinden yürüyen küçük bir oyun var. Bir hikâyenin 1, 4 ve 13. hikâyeler ile bağı olduğunu görüyor okur. Bu kolektif bilinçten yola çıkarak tasarladığım ve fotoğraflarla desteklediğim bir şey.

Size çapsız bir konu veriyorlar ve şöyle tartış, böyle tartış diyorlar. Din, siyaset, aktüalite, ekonomi, spor ya da herhangi başka bir alan için belli kalıplar ve taraflar üzerinden bizi küçücük bir akvaryuma hapsediyorlar. Oysaki bu mezbelelikten başımızı azıcık kaldırdığımızda insanoğlunun ve diğer tüm canlıların iyiliği için, bilim insanlarının veya sanatçılarınfarklı şeyler keşfetmeye ya da yaratmaya çalıştıklarına şahit oluyoruz; Mars’a gidip yeni bir medeniyet kurabilecek miyiz? Golf Stream akıntısı bir gün duruverirse hangi ana karada yaşayabiliriz? Görme engelliler için nasıl bir sinema uygulaması geliştirilebilir? Kuzey Afrika’daki üreticiler online bir kooperatif kurarak tarım ürünlerini nasıl daha adil bir biçimde ABD’ye veya AB’ye ulaştırabildiler? Jenerik ilaçlarla büyük salgınlar önlenebilecekken farmasötik devleri niye tam tersini iddia ediyor? Glutenin otizm sendromuna etkisi ne ve bu nasıl engellenebilir? Meteorlarla gelen bakterilerin bize ne gibi faydası ya da zararı dokunacak? Yapay kalbi nasıl daha yaygınlaştırabiliriz? İşte birileri bu soruların peşindeyken, biz hala “Vay efendim o buna bunu demiş hak etmiş, şunu yerse günah, bunu yaparsa şerefsiz, bilmem kaç yaşında olursa tamam, otobüste yanyana otururken vücut ısısı tahrik edici olabilir, kadının tüyü bir arpa boyundan fazla uzun olursa cennete gidemez, üç harfliler” gibi meseleleri tartışıyoruz. Nasıl buralara geldik? Televizyon kanalları, gazeteler, pek çok okuduğumuz dergi, bize o akvaryumun içinde oyalanacak 300 kelime verdi ve neyi tartışacağımızı dikte etmeyi çok iyi biliyor. Vasata bayılıyor ve durmadan onu hedefliyor.

Kullanmadıkları kelimeleri kullanmak, farklı kelimeler öğrenmek ve bu kelimeleri paylaşmak, öğretmek, becerebilirsek yeni kelimeler yaratmak, kısacası bu akvaryumu devirip içinden bir şekilde çıkmak zorundayız.

Karakterleriniz herhangi birimiz kadar gerçek öte yandan Fakir Cevher’de Tahsin Yücel’in Gökdelen’inde rastladığım yılki insanları teması şehreküstü eğretilemesinde hiçte distopik görünmeyen, dayatıldığında benzer bir izlekle kanıksanması mümkün bir mizahın görece yumuşattığı hikâye var. Günlük hayatta da üzerinde durduğumuzda distopik diye addedilebilecek öyle çok düzenleme var ki… Siz hayatın bu yanına vurgu yapmak mı istediniz?

Evet, Fakir Cevher fantastik bir hikâyeye benzetiliyor ancak bence kitabın içindeki en gerçekçi öykü. Neden? Önümüzdeki 5-6 yıl içerisinde Avrupa’da çalışan bir kişi, emekli dört yaşlıya bakıyor duruma gelecek. Bu genel sağlık ve sosyal güvenlik sisteminin çöküşü demektir. O nedenle Fakir Cevher sonu ilginç ama gerçekçi bir hikâyedir.

Aradaki 7 Fark E-Kart -21

Göknur Gündoğan’ın yazarları kimlerdir?

Aslında oldukça karışık bir yelpazeden bahsedebilirim. Sahne sanatları eğitimi aldığım için özellikle çağdaş dramaturji metinlerini, çağdaş oyun metinlerini çok seviyorum. Biraz farklı yazarlardan bahsetmek istiyorum. Fransa’dan Bernand-Marie Koltes, İngiliz Edward Bond, Martin Andrew Crimp, Sarah Kane, Daniel Lemahieu… Oyun demişken, farklı bir dönem olsa da Eugene Ionesco mutlaka ismini anmak istediğim yazarlardan birisi.Hem oyun hem de roman yazan, Kuzey Avrupa’dan Jon Fosse –Türkçe’ye hala çevrilmemiştir, bu yüzden kitabımda iki yerde ismi geçiyor. Melancholia’sından bahsettim– bana göre inanılmaz bir yazar. Ufkumuzu açabildikleri için; elbette bilimkurgu/fantastik edebiyat yazarları;Le Guin, Bernard Werber, Carl Sagan, Philip K.Dick ve Isaac Asimov, Sallinger, Fante, Lawrence Durrell, Cortazar’ı unutmamalı. Çağdaş Fransız yazarlardan ise heyecanla okuduğum Michel Houellebecq var. Türk yazarlardan da çok var elbette; Leyla Erbil, Tahsin Yücel, Peyami Safa, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk… Güncel öykücülerimizden Neslihan Önderoğlu, Ferat Emen, Kerem Işık, Yalçın Tosun, Onur Caymaz, İsahag Uygar Eskiciyan’ı seviyorum.

Yazmış olmayı çok isterim dediğiniz bir eser…

Kral Lear…Kesinlikle. Cordelia’nın sessizliği sebebiyle. Bu soruyu bana üç sene önce sorsaydınız başka bir yanıt verebilirdim. Dönem dönem değişiyor gıpta ettiğim metinler. Bu aralar ise o sessizliğin anlamını düşünüyorum sıklıkla.

Aradaki 7 Fark yayınlandı. Yazın serüveninizde sırada ne var?

Kitabı olmak, yazmak gerçekten insana hayatta kalmak için bir neden veriyor. Aradaki 7 Fark çıktığında anladım bunu. Kitap çıktığında dostlarım, insanlar imzalar mısınız? dediğinde çok utandım. Yazdım ama acaba beğenilecek mi? Kızarma, utanma duygusu yaşıyorsunuz. Çünkü çok sizden bir şey kitap. Bütün kitapların öyle olduğunu düşünüyorum. Mario Levi’nin çok sevdiğim bir sözü: “Sadece ilk kitap değil, bütün kitaplar otobiyografiktir.” diyor üstat. Ben de aynen katılıyorum.

Aradaki 7 Fark nefesini gittikçe açıyor benim hissettiğim. Sanırım yazıyorum acaba beğenilecek mi? duygusu ilk başta daha yoğunmuş…

(Gülüyor) Olabilir. Şu anda bir roman üzerinde çalışıyorum. 7 bölüm var. Çok daha fazla yazmanız gerektiğini anlıyorsunuz. Kitabınızın yayınlanması teşvik ediyor ve katıksız mutluluk veren bir şey. Ama daha çok çalışmak lazım. Çok daha fazla.

Eklemek istedikleriniz…

Farklı şeyler denemeyi seviyorum. “Resimli hikâye mi yayınladınız?” diyenler de oluyor mesela… Riskli olsa da sonraki kitaplarımda da bu tip arayışlarım sürecek. Belirli bir yaştan sonra insanın risk alma eğilimi azalıyor. Bu yüzden ilk üretimlerimizde bu tip deneyler daha olası görünüyor.

Hibrit formlar meselesi gibi… Birçok şeye dokunuyoruz edebiyatla; mesela burada görsel bütünleşme var, keza müzik de. Şuan üzerinde çalıştığım roman tat duyumuzla ciddi bir flört halinde.Sınırlarında gezebildiğim şeyleri seviyorum.

Buna devamla sinekler ve leblebilere değinir misiniz…

Evet şu sinekler meselesi. Fotoğraf sanatçısı Avşar Gülener hakikaten o kanadı kopmuş sineklerin hepsinin ölmesini yaklaşık iki ay bekledi. Kendi eceli ile ölen ve kuruyan sinekleri topladı ve onların kanatlarını cımbızla yolup çektik. Nasıl bir saplantıysa artık. Bu yüzden de kitabın sonuna “çekimler sırasında hiçbir canlıya zarar verilmemiştir” esprisini koyduk.

Leblebiyleyse benim bir gönül bağım var. Leb -minik yürek- anlamında baktığınızda çok hoş bir kelimedir. Bir de Avrupa’da bizim bildiğimiz şekliyle -nohuttan bahsetmiyorum- leblebi yok. Öyle mucizevi bir yemiş ki leblebi! Bozaya ekliyoruz, midemiz kaynadığında yiyoruz bastırıyor. Çocukluğumuzda leblebi tozu hikâyelerimiz var… Her türlü iyi gelen bir şey leblebi. Aynı isminin içinde saklanan yürek gibi, kalp gibi…

Bu kadar seviyorum madem, araştırayım dediğimde ise çok şaşırtıcı bilgilere ulaştım. Kütahya Tavşanlı’da Leblebici Esnafları Derneği var ve patent alıyorlar. Çorum leblebisi ünlüdür denir ama olay hiç öyle değil. Tuhaf bir şöhret. Leblebi denince akla Tavşanlı gelmeli. Çorum’a da Tavşanlı’nın nohutları, leblebileri gidiyor çünkü… Ayrıca öyküde anlatıldığı gibi bizim hiç bilmediğimiz, sadece yurt dışına ihraç edilen onlarca leblebi çeşidi var. Deli misin nesin? Leblebi ile niye bu kadar uğraşıyorsun? Eh bir nevi. Detay. Baktığımız her yerde, azıcık kazıyınca devasa hikâyelere ulaşıyoruz. Detaylarda çok büyük dünyalar saklı. Her dokunduğumuz yerde, mobilyalarda, içtiğimiz çayda, gittiğimiz bir mekânda, yerel bir çikolata markasında yahut kavrulmuş bir nohutta kim bilir nicedir anlatılmayı bekleyen hikâyeler var.

Bir Yorum Yazın