Ela Uysal Eres

Dikkat: Bolca Spoiler ve bir miktar felsefe içerir!

Son günlerde çoğumuzun izlemekten kendini alamadığı, alıştığımız Amerikan tarzından farklı bir tat sunan dizi La Casa de Papel… “Kâğıttan ev” anlamına gelen metaforik ismi, harika giriş şarkısı, karakteristik oyuncuları ve post modern Robin Hood ruhunu yücelten öyküsüyle, yüreklerde bir süredir uyuklayan “Çav Bella” coşkusunu hayata döndürdü…

Hikâye, kendine “Profesör” kod adı vermiş olan baş kahramanımızın, toplum dışına itilerek kaybedenler kulübünün gediklisi olmuş sekiz eski suçluyu gözlerden uzak, metruk bir evde bir araya getirmesiyle başlar. Hastalıklarla geçirdiği çocukluğundan bu yana babasının hayali olan bir soygunu gerçekleştirmeye kendini adamış bu adam, konusunda ordinaryüs unvanını hak edecek hale gelmiştir. Olayın psikolojik, sosyolojik, teknolojik, ideolojik yanlarını en ince ayrıntısına kadar irdelemiş ve tüm olasılıkları hesaplayarak neredeyse kusursuz bir plan yapmıştır. İş onu hayata geçirmeye kalmıştır. Toplandıkları evde her biri farklı kriminal uzmanlık ve becerilere sahip, nevi şahsına münhasır yol arkadaşlarına, beş ay boyunca soygunun nasıl gerçekleştirileceğini anlatır. Önemli kurallardan biri ekip üyeleri birbirlerini tanımamaları, adlarını bilmemeleri ve kişisel bağ kurmamalarıdır. Bu yüzden hepsine bir şehir adı verilir. Tokyo, Helsinki, Nairobi, Denver, Berlin, Oslo, Rio, Moskova… Profesör ve saz arkadaşları artık yola çıkmaya hazırdır. İspanya Kraliyet Darphanesi’ne rehin aldıkları kişileri de çalıştırarak yeni para basacak ve milyonlarca avrocuğu cebe indirip operasyonu kimsenin canını yakmadan tamamlayacaklardır.

Soygun sırasında gerçekleşen beklendik veya beklenmedik olayların yarattığı heyecan, profesörün önce bir hayalet sonra sistemin haksızlıklarına karşı duran ve kimseyi incitmeye niyeti olmayan bir halk kahramanı gibi karşımıza çıkışı öykünün oldukça etkileyici yanları… Bir diğeri ise, Profesör’ün bir dizi tesadüf sonucu soygunu takip eden polis ekibinin başındaki müfettiş Raquel Murillo’ya aşık olması… Profesör’ün senaryoda öngöremediği belki de tek şey olarak karşımıza çıkar bu aşk… Uzun bir süre, elbette ki kimliği gizli olarak Murillo’yla gittikçe derinleşen bir ilişki içine girer ve yaralı bir kadın olan müfettişin kalbini çalmayı başarır. Ta ki müfettişin karşısında takkesi düşüp keli görünene dek…

Murillo’nun onun, peşinde olduğu azılı soyguncuların lideri olduğunu öğrenmesiyle nasıl bir hayal kırıklığı yaşadığını varın siz düşünün! O ki, tüm yaşamını adaletin gerçekleşmesine ve suçluların cezasını bulmasına adamış başarılı, iddialı bir polistir ve şimdi bir suçluya aşıktır. Elbette sorgulamaya bile gerek duymadan kabul ettiği ilk doğru, bu adama hak ettiği cezayı vermektir. Hayal kırıklığından gelen acının da etkisiyle bu işin peşine düşer… Sonunda Profesör’ü, üs olarak kullandığı hangarda bulur, ama ele geçirmeyi başaramayarak adam tarafından etkisiz hale getirilir. İki aşığın bu zoraki buluşmasında Murillo’nun taraf değiştirmesine neden olan çok önemli bir konuşma gerçekleşir. Gerçek adı Sergio olan bu garip adam kendini tüm açıklığıyla ortaya koyarken yaptıklarının nedenini de anlatmaktadır. Artık Sergio ve Raquel, sorgulayan iki insandır.

Sana her şeyi iyi veya kötü olarak görmek öğretilmiş” der Sergio. “Ama sana göre bizim yaptığımızı başkaları yapınca “iyi” oluyor. 2011 yılında Avrupa Merkez Bankası durup dururken 171 milyar avro bastı. Tıpkı bizim gibi… Sadece daha fazlası. 2012’de 185 milyar. 2013’te 145 milyar avro. O kadar para nereye gitti biliyor musun? Bankalara. Matbaadan direkt zenginlerin cebine. Hiç kimse Avrupa Merkez Bankası hırsız dedi mi? Likidite enjeksiyonları dediler. Oysa ardında hiçbir şey yoktu. Hiçbir şey…” Elindeki elli avroluk banknotu alıp parçalara ayırır ve “Bu kâğıt hiçbir şey değil Raquel,” der, “ben likidite enjeksiyonu yapıyorum. Ama bankacılarla değil, burada yapıyorum. Gerçek ekonomide. Bir ezilenler grubuyla. Ezilenler… Hepimiz öyleyiz Raquel. Her şeyden kaçmak için… Sen de kaçmak istemez misin?” …

Ne çok cevabı olan bir soru!

İşte tam bu noktada bu yazıyı yazma amacımı açıklayabilir hale geliyorum. Aşkın yarattığı o güçlü motivasyonla yapılmış bu etik hesaplaşma, belki de insan olan herkesin karşılaştığı bir sorgulamanın temsiliydi bana göre…

İnsanlık tarihinde en çok üretilen, en çok kafa yorulan şeylerden biri “değer” kavramı olsa gerek. Nietzsche’nin deyimiyle, insanoğlu değerlendirmeden yaşayamıyor. Aynı Nietzsche diyor ki, “Tüm değerlerimin kendi yalanım olduğunu biliyorum”. İşte bu iki önerme, değerlerin göreceli dünyasını anlamak için çok önemli bir başlangıç…

Teması bir soygun olmasa da “iyi ve kötü”, “doğru ve yanlış”, “ahlaklı olan ve olmayan” kavramları üzerinde hepimiz düşünüyor ve argümanlar ortaya koyuyoruz.  Etik sorular yaşamımızın her noktasında kaçınılmaz olarak karşımıza çıkıyor. Hepimiz kendimizce “iyi yaşam”ın peşindeyken parayla, kariyerle, aşkla, arkadaşlıkla, ebeveynlik sorumluluklarıyla, ülke mevzularıyla ilgili bazı filtreleri kullanmak ve etik değerlendirmeler yapmak zorunda kalıyoruz. Ve ne yazık ki bunu yaparken kendi kişisel dünyamızın, tesadüfi öğrenmelerimizin, bizi etkisi altına alan çevremizin “fabrika ayarlarına” takılıyoruz. Zaman zaman bu değerlere öyle sıkı sarılıyor, öyle körleşerek tutunuyoruz ki bunların sosyal yaşamı sürdürmek, daha iyi yaşamak adına konulmuş bazı kurallar olduğunu unutuyoruz. Bunun kültüre, zamana, gündeme, hatta ekonomik olgulara göre değişkenlik gösterdiğini görmez oluyoruz. Kimi zaman içinde olduğumuz toplumun inançlarının ve örfi uygulamaların doğruluğuna hiç soru sormadan inanıyor ve “ahlak” adı altındaki tartışılmaz yapıya öyle teslim oluyoruz ki, değerlerin amaçladığının tam tersine hizmet eder hale bile gelebiliyoruz…

Bir Afrika kabilesinde yarı çıplak dolaşan kadının da bir Orta Doğu ülkesinde gözlerini bile gizleyerek örtünen kadının da “doğru” adına hareket ediyor olması veya Victoria Dönemi İngiltere’sinin ahlaki kurallarını bugünün Batı dünyası tarafından akıl almaz bulunması gibi antropolojiden, tarihten sürüyle örnek bize doğrulardaki göreceliliği gösterir. Hatta gelecekte insan olgusunun topyekûn değişimi bile yaşanabilir. Bilim çalışmaları istediğimiz an istediğimiz yerde, zamanda ve toplulukta bulunabilme imkânı sunan sanal gerçeklikler gibi; bilincimizin kopyalarının farklı bedenlere yüklenerek ölümsüzleşmesi gibi olasılıklar ortaya koyuyor. Böyle bir gelecek bugünün etik kurallarının tamamıyla ortadan kalkması ve değişmesi demektir. İnsanın bu yeni sürümü, bugünün dayandığı tüm sosyal sistemi altüst etmeye yeter de artar…

Bu noktada derin bir felsefe denizine dalmakta olduğumun farkındayım.  Yüzyıllardır sorulup duran felsefi sorulara bu küçük yazıda cevap bulmak gayretine düşmek de gerçekçi değil. Ancak en azından kendi küçük dünyalarımızda neleri gözden geçirebiliriz diye düşünmekten vazgeçmemek gerekir. Neticede felsefe de buna hizmet etmelidir. Hem büyük resmi görmek hem de olaylardaki özgün yanları fark etmek kolay değildir. Ama değerlerimizin kaygan zeminini bilmek, olayları değerlendirirken tek bir doğrunun, hesaplaşılmamış bir yanlış olabilme ihtimalini fark etmemizi de sağlar. Gözlerimiz tamamen açık olarak “neye göre, kime göre” diye sormak; bize en büyük ahlaksızlıkların ahlak adına, en hadsiz manipülasyonların değerleri korumak adına yapıldığını gösterebilir. Sosyal bir varlık olmanın bu büyük zorluğuyla yüzleşirken bir soyguncunun halk kahramanına dönüşme, bir halk kahramanın da aslında bir soyguncu olma ihtimalini saklı tutar en azından…

 

Bir Yorum Yazın