Yetmişli yıllar ve disko müziğinin adaylar üstü tabir edilebilecek şekilde popüler kültüre damgasını vurması. Bee Gees, Abba ve Earth, Wind & Fire’dan tutun da ritim duygularının olabildiğince funky renklerine büründüğü zamanlar. Seksenlere ulaşıldığında konu fazlasıyla çeşitlenirken idol seviyesine ulaşan birçok efsane isimle birlikte pop müziğin dönemin hatıralarına kalıcı arka fonlar atması ve bunun yanında alt kültürler oluşturması.

Bu dönemlerden geçip doksanlara kapak attığımızda belki de bütün bu yaşanmış temellerin üzerinde deneysel ve şaşırtıcı, ilk dinlenildiğinde kulaklara farklılıklar hissettiren bir başka sürecin adımları atılıyordu. Ardı ardına çeşitli köşelerden bu işe kafa yoran kişilerin çalışmaları ortaya yayılmaya başlıyordu. Trip-hop soluğunun sürecin üzerine yansımasıyla birlikte renkler iyice birbirine karışıp harika tabloların seyrine dalmamıza vesile oluyordu.

Tam da işin bu aşamasında seksenlerin Depeche Mode ve The Cure’undan da gelen bazı damarlarla birlikte durum oldukça melankolik, yer yer de depresif tonlara ritim tutulacak katmanlara oturtuluyordu.

Doksanların ikinci yarısına adım atarken Birleşik Krallık menşeli bir müzik oluşumu ortaya çıkıyordu. ‘Mark Brydon’ ve ‘Roisin Murphy’den oluşan ‘Moloko’dan dem vuruyorum. Elektronik, art-pop ve deneysel pop tarzlarında yola çıkan ikili 95 ve 2003 yılları arasında dört albüm yayımlıyor ve kısa sürede küresel ölçekte başarı kazanan parçaların yanında tatmin edici takipçi kitlelerini de yakalıyordu. Tarzın diğer çağdaşlarıyla birlikte konuya kendi fırça darbelerini vurdukları kuvvetle hissediliyordu.

Moloko’nun müzikal yolculuğunun bitmesinin ardından ise ‘Roisin Murphy’ yoluna solo kariyeriyle devam etmeye karar verdi. Bu aşamadan itibarende kendi imzasını daha derinlere kazımayı başaran ve başka kafalar diyebileceğimiz tonlara göz kırpmaya başladı.

2005 yazı başlarında ilk albümü ‘Ruby Blue’ ile çıkışını yaptı. Ardından 2007’de ‘Overpowered’ kaliteli işlerinin devamı olarak piyasadaki yerini aldı ve kafalardaki farklı dehlizlerin varlığından yola çıkarak uzun süre kulaklardan ayıramadığımız şarkılar sundu, hayatlarımızın tam ortasına.

2015 yılına geldiğimizde ‘Hairless Toys’ albümünü yayımladı ki bence çıta birkaç seviye daha yukarılara taşınmıştı. Tamam art-pop, avangarde işler fakat durum tespiti yapmaya kalktığımızda oldukça güçlü dozlarda saykodelik ve progresif halleri kabaca pop olarak tabir edilen tarza enjekte etmeyi başarıyordu.

Şu anda dinlemekte olduğum yeni albüm ‘Take Her Up to Monto’ bir hafta kadar önce yayımlandı ve beni klavyenin başına atmaya yetti doğrusu.

Bir önceki albümün izlerinden yürüdüğüne çok sevindiğim gibi perspektifi biraz daha genişletmiş hissettirsede o saykodelik ve progresif hatları keskinleştirmesine de bir o kadar hayran kaldım.

Şarkılar arasında zaman zaman ‘David Bowie’ bazen ‘Lou Reed’ hatta ‘Tim Buckley’ yakaladığımı itiraf edebilirim. Tabii bütün bu zamana değin süre gelmiş disko ve pop benliğinin kıvrımları arasında.  Belki de bir süre dinlenmem gerekiyor, bilmiyorum.

Albüm henüz çok sıcak ve gerçekten birçok tadı birarada dinleyiciye sunabilen, kıvamı çok iyi ayarlanmış bir deneyim vaad ediyor.

Roisin Murphy yepyeni müzikal katmanlarını ve açılımlarını bizimle paylaşıyor. Eh, sonuçta paylaşmak bu işe ve bu ruh hallerine çok yakışıyor.

Siz de bir dinleyin, fırça darbeleri dikkatinizi çekecektir.

İyi seyirler.

Róisín Murphy – Ten Miles

Róisín Murphy – Evil Eyes

Róisín Murphy – Let Me Know