Aynur Kulak

İlk kitabı Günlerden Kırmızı ve ikinci kitabı Hevesi Kirpiğinde… İsimleriyle müsemma iki öykü kitabıyla tanıdık Polat Özlüoğlu’nu. Geçtiğimiz ay Can Yayınları tarafından yayımlanan Peri Kızı Af Buyrun kitabıyla okurlarıyla yeniden buluşan Özlüoğlu ile çok güzel bir söyleşi gerçekleştirmiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum.

Kendisi “Zaten biliyoruz” dediğimiz öyküleri; “Bu tarafından bakmayı hiç denediniz mi?” diyerek bizimle paylaşan ve bu anlamda farkındalık yaratmayı başaran bir yazar. Polat Özlüoğlu kitapta yer alan on iki öyküde kadınları anlatmaktan, çocukları anlatmaktan, görmezden gelineni, duymazdan gelineni, anlamazdan gelineni anlatmaya çalışmaktan vazgeçmiyor.

Peri Kızı Af Buyrun’u okuyun lütfen. Bu güzel söyleşiyi de tabii J  

Aynur Kulak: Polat Bey merhaba. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik mezunusunuz. Sizinle ilgili bilgilere bakarken gazetecilik yapmadığınız, bankacı olduğunuz bilgisine rastladım. Fakat edebiyat hep var. Ne zaman başladı edebiyatla ilişkiniz? İlk gençlik yılları hatta çocukluğa kadar gider mi edebiyat mevzuu?

Polat Özlüoğlu: Edebiyat her zaman vardı elbette. Çünkü ezelden beri kitap okumayı seven bir çocuktum. Kitapların içinde kaybolup hayal kurmaya bayılırdım. O zamanlarda bile çizgi romanlar, kısa hikayeler, novellalar yazmışlığım var. Eski defterleri zaman zaman karıştırdıkça karşılaşıyorum bu ilk hevesler ve heyecanlarla. Üniversiteden mezun olunca gazetecilik yerine radyoculuk yaptım. Metin yazmaya üniversite yıllarında başladım radyo programları ve makaleler yazarak. Sonra o metinler daha bilinçli bir şeylere, denemelere, hikayelere, başı sonu olan öykülere dönüştü.

-Aslında gazetecilik meselesine de çok uzak değilsiniz. İçinizde bir yerlerde gazetecilik ile olan bağınız devam etmekte. Öykülerinizin konusu, öyküleriniz ile ilgili yapılan yorumlar bunu gösteriyor. Ne dersiniz?

Polat Özlüoğlu: Gazetecilik yapma şansım hiç olmadı. Ama öyle bir eğitim sonrasında etrafımda olup bitenlere daha farklı bir gözle bakmaya, daha duyarlı olmaya başlıyor insan. Yıllar, içinde saklanan o gazeteciyi kaybettiremiyor. Şu andaki yazma sürecime inanılmaz bir katkı sağladı gazetecilik eğitimim. Toplumsal olarak yaşadığımız olaylara, değişim ve dönüşümlere daha duyarlı, meraklı ve dikkatliyim. Öykülerde zaten bu açıkça hissediliyor zannımca. Tanık olduğumuz, maruz kaldığımız şiddet, travma, baskı, kırılma, cinsiyetçilik, eşitlik, adalet, kaybolma gibi kavramlar hepimizin içine yuvarlandığı, çıkış noktası aradığı, belki de üzerine gittiği kavramlar ama dillendiremiyoruz. Benim elimden yazmak geliyor, öyküler aracılığıyla paylaşıyorum.

-Günlerden Kırmızı ilk öykü kitabınız. Bu kitabınızda toplumun vicdanına seslenen öyküler var. Kabuk bağlayan veya bağlanması istenen toplumsal olaylara (Cumartesi Anneleri, Gezi, Soma Faciası) karşılık öyküleriniz o kabuğu kaldırıyor ve görüyoruz ki kabuğun altı hala kanıyor. Tüm bu olaylar unutulmasın, toplum vicdanı çok da basite alınacak bir mesele değil duygusuyla mı yazdınız bu öyküleri?

Polat Özlüoğlu: Çağımızda bazı şeylerin üstü örtülüp çabucak unutulması için özel bir çaba sarf ediliyor. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki toplumsal hafızamız sürekli sekteye uğruyor, uğratılıyor, unutmaya zorlanıyoruz, dahası unutuyoruz. Bir yazar olarak bu durumdan rahatsız oluyorum, huzursuz hissediyorum. Tepkisiz kalamıyorum, içimde bir yara, çiçek gibi açıyor. Bu yüzden gerçek olayların içinde konuşlanan, hayali karakterlerin başından geçen, kimilerine göre tanıklık edebiyatı diye de adlandırılan öyküler yazıyorum. Günlerden Kırmızı’ da daha yoğundu bu tür öyküler. Bir sürü insan öldü, ölüyor ve adları yok, sayılardan ibaret hepsi. Genç, yaşlı, çocuk, kadın unutulmasın istiyorum. Bir hikayeleri olsun, okunsunlar. Soğuk ve kısa bir haber metninin içinde, tarihin tozlu sayfalarında kaybolmasınlar diye çabalıyorum. Unutmanın huzursuzluğunu yaşıyorum, unutmamak için yazıyorum.

-Hevesi Kirpiğinde. Bazı kitaplar adıyla müsemma olmuyor maalesef. Günlerden Kırmızı kitabınız gibi bu kitabınızda da sürgün edilen, hayatı paramparça olan, arayış içinde olan, acı çeken insanları yazıyorsunuz. Çocukları yazıyorsunuz. Hiç yüzümüz gülmeyecek mi?

Polat Özlüoğlu: Çocukluk, üzerine çokça düşündüğüm bir kavram. Yazdığım, araştırdığım, kafa yorduğum bir şey çocuk olma hali. Çocuk olmayı, çocuk kalmayı, çocuk gözünden dünyaya bakmayı, içindeki ölü çocukları arayanları önemsiyorum. Yazarak içimdeki çocuklar uyansın diye uğraşıyorum belki de. Yüzümüz gülecek elbet, yoksa niye yaşıyoruz ki? Umut her zaman içimizde var yeter ki yeşermesine müsaade edelim. Bu kadar acıtan, kıran, parçalayan, örseleyen, karanlık bir dünyada cılız da olsa bir ışık her zaman mevcut bence. Edebiyatın, öykünün, şiirin gücüne inanıyorum. Toplumsal dönüşüm bence sanatla mümkün.

-Son iki soruya istinaden coğrafya kaderdir, bu coğrafyanın da rengi kırmızıdır maalesef diyebilir misiniz?

Polat Özlüoğlu: İbn-i Haldun’un dediği doğru maalesef, üzerinden yüz yıllar geçse de coğrafya kaderdir, hatta kederdir. Ancak şu içinde yaşadığımız çağın sanırım daha belirleyici, daha korkutucu öğesi toplum olarak şiddete olan meyil ya da açlık. Hangi ara bu kadar kaba, ikiyüzlü, merhametsiz ve vicdansız olabildik bilemiyorum. Bir şekilde istemesek de dört bir yandan şiddete maruz kalıyoruz. Sokakta, evde, televizyonda, sosyal medyada, toplumda her yerde bir vahşet hali var. Gördüklerimiz, duyduklarımız, izlediklerimiz sayesinde etrafımız şiddetle çevrili, şiddete gebe. Belki dünya çılgın bir yer haline geldi, belki hep birlikte delirmekteyiz. Topluca bir kabus görüyoruz. Keşke uyansak dediğimiz bir kabus.

-Peri Kızı Af Buyrun. 12 öykü söz konusu. Ve daha bireysel öyküler. Kişileri özellikle de kadınları anlatıyorsunuz. Sizi tetikleyen şeyler neydi bu öyküleri yazarken? Artık önceliği bireye vermeli, onu anlamadan toplumsal meseleleri anlamak konusu zorlaşabilir düşüncesi miydi?

Polat Özlüoğlu: Hayır, öyle bir düşünce içinde olmadım hiç. İlk iki kitabın oluşum sürecinde gündem daha çok toplumsal olaylarla, travmalarla, kırılma anları ile doluydu. Peri Kızı Af Buyrun kitabındaki öyküleri yazmaya başladığımda ise gündem biraz değişmeye başlamıştı. Sanki bir mola verilmiş gibiydi bazı şeylere. O ara bu kitaptaki ilk öykü olan ‘Anakızhala’ yı yazdım. Annemin çocukken kapı komşularından biriymiş. Neden o isimle seslendiklerini bilmiyordu annem. Ama isim o kadar cazibeliydi ki, ben bu isme bir öykü yazdım. Öyle bir kadın olsun ki kahramanımız, herkesin anası olsun, herkese analık yapsın istedim. Böylece öykünün içinde sürüklenen iki yalnız kadının hastalık, çaresizlik ve kadersizliklerinin düğümlenmesini anlattım. Bundan sonra gelen öykülerde de kadınların, ötekilerin, kıyıda köşede kalmışların, çocukların, eve tıkılanların baskın olduğu karakterler ortaya çıktı. Toplum içindeki savrulmuşlukları, ıssızlıkları, kayboluşları, tutunma çabaları ve direnişleri dillendirdim. Toplumsal ikiyüzlülüğü, mahalle, aile, eş, dost, akraba, iktidar baskısını, şiddete maruz kalmış bireylerin var olma, hayatta kalma çabasını anlattım.

-Kadın dili çok hakim. Anne-kız ilişkisi, kadın-erkek ilişkisi, kadınların özlemini çektikleri şeyler, uğraşmaları, didinmeleri… Kadınlar neden anlaşılmadı? Neden bu kadar çok uğraşmak zorunda kalıyorlar?

Polat Özlüoğlu: Kitabın neredeyse tamamında ve daha önce yazdığım öykülerde de eril dil kullanmaktan özellikle kaçınan, uzak durmaya çalışan biriyim. Kadın dili ya da daha cinsiyetsiz bir dil desek daha doğru olur belki de. Kadınlık, kadın olmak her zaman daha zordur özellikle de bu toplumda. Hayata bir sıfır yenik başlamak demektir ne yazık ki. Bunu bir çocuk daha ufacıkken annesine bakarak çok kolay anlar. Çünkü o yaştayken etrafındaki diğer kadınların, teyzelerin, komşuların, akrabaların durumlarının da iç açıcı olmadığını görür. Düşünsenize henüz bir çocukken farkına varıyorsunuz ortada bir yanlışlık, çarpıklık, haksızlık olduğunun. Çocuklar her şeyi görür, her şeyin farkındadır, özellikle mutsuz çocuklar. Büyüdükçe unutur, aşınır, deforme olurlar. Önemli olan toplum baskısına, ahlaki önyargılara, yozlaşmış, çürümüş kurallara, kaidelere karşı durabilmektir. Bence ilham verici olan genel ahlakçı yargıların, verili düzenin, yüklenen toplumsal rollerin kadınlar tarafından topluca reddiyesidir. 

-Sadece Türkiye’de değil dünyada da cinsiyetçilik var. Çok medeni dediğimiz Avrupa ülkelerinde bile kadına yönelik bazı iyileştirici yasalar yeni yeni çıkmakta. Öyküler, dünyada yazılan öyküler bir gün kadınların gerçek, hakkettiği yeri bulma konusuna yardımcı olabilecek mi?

Polat Özlüoğlu: Öyle bir misyonla yazmıyorum. En azından görev edinmiyorum. Öykü yazmak daha başka bir şey, bir yolculuk benim için. Önemli olan duyarlı olmak, dikkat etmek, kadınlığa, eşitliğe, cinsiyete, çocuk haklarına, vicdana, iyiliğe, kötülüğe, haksızlığa. Herkes iyilikten bahsetse de toplum, aile, insan olarak iyileşmek mümkün mü bilmiyorum. Kadınlar en çok kendi evinde en yakınındaki erkekler tarafından şiddete maruz kalıyor, babası, kardeşi ya da kocası. Her türlü toplumsal şiddetin tavan yaptığı bir zamandayız. Bunu öykülerde işlemek, öykülere taşımak, edebi bir kaygıyla paylaşmak gerektiğini düşündüğüm için yazıyorum. Bu kitaptaki öyküler mekansız ve zamansız öyküler, daha evrensel bir dile sahip. Çünkü kadınlar dünyanın her yerinde mücadele veriyor, savaşıyor, direniyor. Sesi kısılanlara ses vermek belki de çabamız.

-Kitabın ilk öyküsü Anakızhala ve Anneler Bilir. Bu öykülerden bir okuyucu olarak çok etkilendim. İlk öyküde kanseri anlatıyorsunuz. Anneler Bilir’de de kansere dönmüş kadın erkek ilişkisini. Reel hastalıklar dışında ilişkiler kanser aslında. Düzeltilebilir bir durum mu bu? İyileşmek mümkün mü?

Polat Özlüoğlu: Çok haklısınız. Bütün ilişki çeşitlerinde kanserli bir durum mevcut maalesef. Anne kız, baba oğul, kadın erkek, aile, toplum, iktidar her zaman bir arıza, bir maraza söz konusu. İyileşme mümkün mü? Bir umut belki ama önemli olan en az hasarla bu durumları atlatmaya çabalamak sanırım. Ben yazarak sağaltmaya çalışıyorum kendimi. Mesele edindiğim sorunları, içimi acıtan olayları, tanık olduklarımı, duyduklarımı, gördüklerimi, hissettiklerimi kurgulayıp öykülere dönüştürüyorum. Şiddete, kirliliğe, korkuya olan alışkanlığı kırmak, normalleştirilmeye karşı durmak, toplumsal ikiyüzlülüğü, ahlaki yozlaşmayı deşifre etmek için yazıya sığınmayı seçiyorum. Gerçekle düşün, masalla öykünün, hayal ile hatıranın birbirine karıştığı, öykünün, romanın, şiirin olduğu bir dünyada iyileşmek mümkündür.

-Edebiyatı bir tür sağaltım aracı, anlatma ve dertlerinizi paylaşma aracı olarak mı görüyorsunuz? Birileri sadece anlatmamalı, yazmalı da diyorsunuz sanki?

Polat Özlüoğlu: Edebiyat bir dert aracı değil elbette. Kendi adıma ben konuşmayı, anlatmayı beceremeyen biriyim. Dinlemeyi severim, gözlemlemeyi, bakmayı, anlamaya çalışmayı. Bu yüzden yazıyorum. Belki de konuşamadığım için yazıyorum. Yazarken başka bir dünyada buluyorum kendimi, sanki bir kayboluş hali ya da kopuş. Edebiyat dünyayı imgelerle yeniden anlamlandırmak belki de. Defter önümde, kalem elimde uyanıkken, gözlerim tamamen açıkken rüya görüyorum yazarken. Murakami de böyle dillendiriyor yazı ile ilişkisini.

-Edebiyat yolculuğunda ilk kitaptan son kitaba Polat Özlüoğlu’nda ne gibi değişimler oldu? Şöyle değiştim, artık böyle yazıyorum dediğiniz şeyler neler?

Polat Özlüoğlu: İnsanoğlu değişmeye müsait bir yaratık. Ben okudukça, yazdıkça değiştiğime, dönüştüğüme inanıyorum. İlk yazdığım öyküden bu güne yazarlık serüvenim devri daim içinde sürekli ilerliyor. Kendi dilime, üslubuma, kurguma her öyküde biraz daha yaklaştığıma inanıyorum. Olaylara, insanlara, durumlara, olgulara bakarken daha yoğun, daha incelikli olmaya çabalıyorum. Özellikle toplumsal cinsiyet, aidiyetsizlik, eşitsizlik konularına yoğunlaşıyorum. Toplumsal baskı, genel ahlaki yargı ve verili erkek ve kadın rollerinin dışına çıkmaya, cinsiyet kodlarını aşındırmaya, geleneksel aile yapısını, eril imtiyazı, annelik, ayıp, töre ve günah gibi kavramları sorgulayıp yeniden yorumlamaya çalışıyorum. Bütün bu kavramları edebiyat çevresinde, edebiyatın imkanları dahilinde, edebi metinlerle düşünüyorum. Yazının ve okumanın birleştirici, iyileştirici, dönüştürücü gücüne inanıyorum.