Ne mutlu hafta sonu gündemini müzikle şekillendirebilenlere!

İstanbul, Ankara, İzmir üçgeni, heyecan uyandıran ve renkli geçeceği bariz olan hatta bolca da nostalji yüklü bulutların eşliğinde müziğin ağır bastığı bir hafta sonu trafiğini müjdeliyor.

Anathema, sırasıyla İzmir, İstanbul ve Ankara’yı turlarken, Sabaton İstanbul’a birbirinden coşkulu savaş hikayelerini anlatmaya geliyor. Ankara ise Anathema heyecanının yanında doksanlı yılların eski tüfekleri, Asafated, Cenotaph, Witchtrap, Ascraeus gibi ülke metalinin dev isimlerinin bir araya gelip ses getireceği bir etkinlikle sallanmaya hazır.

İstanbul’da olanlar adına yapılacak iş Sabaton ve Anathema’nın  izlerini sürmek, enerjiyi tavana çekip ardından da içsel bir yolculuk için kendini hazırlamak olacaktı.

Cumartesi ve Pazar akşamları Ayazağa, Maslak güzergâhını aşındırma görevi ilk önce Sabaton için yollara düşen dinamik, istekli ve bir o kadar da kendinden emin seyirciye düşüyordu. Öyle ki, UNIQ Hall’da Glass Room olarak adlandırılmış mekân, saatler önceden oluşan giriş kuyruğunu ve bu saptamayı sonuna kadar hak eden böyle bir topluluğu uzun süre göremeyebilir.

Mekân, uzunca bir alanın sonuna kurulmuş orta büyüklükte bir sahnenin varlığıyla konser için düzenlenmiş çok kullanımlı bir bölüm. Seyirci kapasitesi olarak bu tip etkinlikler için yeterli ebatlara sahip. Yalnız genelde yaşanan bir açmaz burada da gözden kaçıyor. Sahne yüksekliğinin biraz daha fazla olması ya da bu gerçekleşemiyorsa arka bölümlere doğru zeminde artan bir eğim oluşturulması izleme konforunu çok daha iyi bir duruma taşıyacaktır.

Sabaton seyircisi hayli hareketli, enerjik dolayısıyla bu vaziyetin tüm salona yayılması uzun sürmüyor ve tahmin edilen çıkış saatinde ışıkların kararmasıyla intro duyulmaya başlıyor. Sabaton’un “In the Army Now” yorumu salona usulca yayılıyor. Tam sonlanırken de İsveçli grup sahneye çıkarma yapıyor “The March to War” ile başlıyoruz savaş tarihine ait belgelere göz gezdirmeye.

Bu esnada arka bölümdeki kuvvetler orta kısımlara destek vermekte gecikmiyor. Safları hayli sıklaştıran seyirci en iyi savunmanın hücum olduğunun farkında olsa gerek her parçada ortam biraz daha kızışıyor. Bunun genele yansıması da içerideki hararetin zirve yapmasına kadar varıyor.

“Ghost Division”, “Panzerkampf”, “The Art of War”, “Sparta” hep bir ağızdan hücum borusu eşliğinde nida ediliyor. Bu arada solist Joakim Broden her şarkı arasında şaşkınlığını ifade etmekte zorlanıyor. Güneş gözlüklerinin ardından salonu süzen bakışları ve kulaklarına varan ağzından her fırsatta dökülen cümle şu “Crazy Turks”. Bu da grup tarafından yapılan tespitle salondaki hararet seviyesinin ispatı olsa gerek.

 

Sıradaki parçaya girmeden evvel Broden, daha bir hisli başlıyor anonsuna. Birinci dünya savaşından, o savaşın hatta dünya tarihinin en çetin cephesi Gelibolu’dan bahsedip dünyanın en büyük kumandanlarından Mustafa Kemal Atatürk diyerek bitirdiği takdim, coşkuyu tavan yapmaya yetiyor. Sırtında Türk bayrağı ile “Cliffs of Gallipoli”nin ilk metrelerine doğru siperlerden çıkıp taarruza geçen adımlar atılıyor artık.

Sıra geliyor ufak çaplı, salon referandumuna. Konumuz, lisan bakımından iki versiyonu olan sıradaki parçanın hangi dilde icra edilmesini istersiniz? “A Lifetime of War” veya  “En Livstid I Krig”. İngilizce ile İsveççe arasında bayrağı göğüsleyen grubun ana dili olan İsveççe oluyor.

“Attero Dominatus” başladığında önümüzdeki tablo şu şekilde. İkinci dünya savaşının son dönemi, Berlin yangınlar içinde ve Reich düşmek üzere. Son albümün üst rütbeli subaylarından “The Lost Battalion” nöbet listesini “Primo Victoria”, “Shiroyama” ve son olarak da kapanış iştimasını yerine getirecek olan “To Hell and Back”e uzatıyor.

Savaş tarihinin birçok cephesinden çıkma öykülerin eşliğinde Sabaton’u izlemek bir zevk. Yoğun bir alkış bombardımanıyla birer birer kararan ışıkların ardından vedasını yapan grup, etrafımda gördüğüm kadarıyla hayli memnun bir seyirci kitlesinin bir dahaki buluşmaya dek aklında ve dilinde olacaktır.

 

Ertesi gün hava biraz daha çetin. Kasvetli bir Pazar gününün öğrencilik günlerinden bu yana ifade ettiklerini düşünürsek akşamki konserin önemi bir kat daha artmakta. Bir taraftan da Anathema şarkılarının atmosfer ve sözel içerik bakımından kimyasındaki yoğunluk havanın kasvetiyle birleşince bir tur daha dönecektir zihinlerde.

Bu kez etkinlik Volkswagen Arena’nın ellerine emanet. Bir önceki Dream Theater konserindeki büyülü anların devamını ummak çok şey istememek olsa gerek. Bunu destekleyecek bilgiler arasında seyirci ilgisinin yüksek olması ve grubun Türk seyircisiyle geçmişten gelen sıcak ilişkisi var.

Anathema, farklı müzikal dönemleriyle ele alınması gereken müstesna topluluklardan. İlk döneminin özellikle Duncan Patterson’un bas gitarda sıra dışı bir lisan yarattığı yılların ve akabinde “Judgement” dahası 2001’deki “A Fine Day to Exit” ile yavaş yavaş farklı tınıların hakimiyetine giren diğer bir dönemin varlığı. Biraz daha yaklaştığımızda ise “We’re Here Because We’re Here”dan günümüz “The Optimist”ine açılan pencereler.

Konsere dönersek, 2017 The Optimist turnesi kapsamında gerçekleşecek konserin bu albüm ve son dönem ağırlıklı şarkılarla vücut bulacağı kaçınılmaz olacaktır. Bu döneme bakıldığında ise atmosferik bir hacim oluşturmakta elektronik renklere başvurulması ve elektrik gitarların daha temiz tonlara meğil etmesi görülür.

Anathema her dönemiyle ilgili farklı yaş kategorilerinden dinleyici kazanmayı sürdürmüştür. Bu durum zaman zaman müzik tarzında değişim ve gelişimi tercih eden gruplarda handikap yaratsa da Anathema için bunun olumsuz senaryosu fazla işlememiştir. Salonun dışında ve içeri girerken bu renklilik göze çarpmakta gecikmiyor. Bu enerji içeride yaşanacak yolculuğa olumlu yansıyacak bir başka özellik olarak düşünülebilir.

 

Nihayet “San Francisco” piyano girişi ile yankılanmaya başlıyor. Arkadaki ekranda karanlığın içinde uzunları yakmış ilerleyen araba âdeta Lost Highway efekti oluştururken gitarda Danny Cavanagh sahne ortasına, keyboardun önünden başını kaldıran Vincent Cavanagh’da mikrofona ilerlerken pası “Can’t Let Go”ya atıyorlar.

Şahsi olarak The Optimist’in en sevdiğim parçası diyebileceğim “Endless Ways” için fazla beklemiyoruz. Nefis sesiyle Lee Douglas başrolde bu defa, gecenin sonunda zihinlerde dönmeye devam edecek şarkılardan biri. Hemen ardından ona oldukça yakışan “The Optimist” konserin henüz başından seyirciyi avcuna alan atmosferi inşa etmeye başlıyor.

The Optimist yayımlandığından beri göndermelerle bir birine bağdaştırılan iki albümden, “A Fine Day to Exit”in sahnede ağırlığını hissettirdiği sürece giriliyor. “Barriers”, “Pressure”, “Panic”, “Looking Outside Inside” bu iki albümün arasındaki ilişkinin gücünü bir kez daha ortaya koyuyor. “A Simple Mistake”, “Universal”, “Closer” derken “Deep”, “One Last Goodbye” ve “Fragile Dreams” ile eskilere dokunmayı da es geçmiyorlar ki bu durum özellikle Türk seyircisini kayırdıklarının canlı kanıtı oluyor.

Kapanış tahmin edildiği gibi son dönem konserleri sonlandırırken tercih ettikleri ve seyircinin de artık bu duruma alıştığı nefis “Untouchable”ın birinci ve ikinci bölümünün sonrasında  perde kapanıyor.

 

Dile kolay, doksanların başından bu yana süregelen yaşam öyküleri, arka planda eşlik eden melodiler, bir konser süresince zihinlerde beliren onlarca görüntünün eşliği, tam da böylesi gruplarla aramızda oluşan yoğun kimyanın işi. Anathema, uzun kariyeri boyunca müzikal anlayışının evrildiği noktaları ve geçmişin ayak izlerini gözler önüne sererken seyircinin de bu ilişkiden ne denli hoşnut olduğu bir kez daha ispatlanıyor.

Sabaton’la savaş meydanlarının tozunu atan öykülerle enerji tavan yaparken, Anathema durup düşünüp, olabildiğince loş bir odadan çıkan çevreyi sarmalayıp geçmişten sahneler anımsatan  bir süreç yaşatıyor.

Hafta sonu gündemini müzikle şekillendirebilmenin dayanılmaz hafifliği, peşine düşmeye değer tatlar bırakıyor ağızlarda.

fotoğraflar: Burcu Ergin

 

 

 

Bir Yorum Yazın