Huyundan, suyundandır, bunlar hep Biritanya’nın ada havasındandır. Kritik seviyede olmasa da, bir kibir, bir burnu büyüklük sanki hadisenin hamurunda vardır. Belki de bir süre sonra doğal karşılanıp, karakter özelliği olarak kabul görecek bir coğrafi aksandandır.

“Modern müziğin yolculuğu ve temel kavramları” konulu bir derse girsek Britanya’nın puslu atmosferinde kilometrelerce yol kat etmemiz kaçınılmaz olacaktır. Ne de olsa, modern çağın aykırı seslerinin fitili ama aleni ama üstü örtülü olarak bu ada rutubetinde ateşlenmiştir.

Genel anlamda Rock mı? Buyurun sizi böyle alalım. Punk dönemiyle mi ilgilisiniz? Aynı salonda kendinize yer ayırtmalısınız. Metal müziğin kökeni, elektronik müziğin türevleri, hatta D.J. lik hakkında ne bilmek istiyorsanız trafiğin soldan aktığı caddelerde bolca zaman geçirmeniz gerekecektir.

Tam da bu caddelerde volta atarken karşılaşacağınız isimlerdendir Morrissey. Birkaç dersin ana konusu olmakla beraber muhakkak geri dönüşlerle de kendisine baş vurulacaktır. Beyefendinin büyüdüğü topraklarda kapladığı hacim, küresel ölçekte de pek rahat hissedilebilir. Örneğin, “There is a Light That Never Goes Out” ya da “First of the Gang to Die” duyduğunuz bir mekâna balıklama dalabilirsiniz. Oradan seksenler ve doksanlar İngiliz müziğine ışınlanacağınız bir solucan deliği yakalama olasılığınız yüksek.

Seksenlerin hemen başında Manchester sahnesinde The Smiths boy gösterdiğinde yine hiçbir şey yolunda gitmiyordur dünyada, fakat bu yeterince İngiliz olmak için bir engel değildir.

Şarkılarının içi yaşamla dolup taşar. Endişeler, sokaklar, kafeler vardır, işçi sınıfı vardır. Melankolisiz olmaz elbet. Kimi zaman da umursamazlık vardır. Hiç olmaz mı? Terk edilmek, istenilmemek, platonik aşk vardır. Neşeli olduğun bir an şamatanı yapmak dahası büyük laflar etmek vardır.

Esas adamımız Morrissey, her daim The Smiths vokalinden daha fazlası olmuş çağının kent ozanlarından hatta Britanya’nın müzik filozoflarından biri olarak görülmüştür. Bu nedenle solo kariyerinde de omuzlar üzerinde taşınmaya devam etmesi şaşırtıcı olmamıştır.

Sansasyonların baş rollerinde de kendine yer bulur çoğu zaman. İki ayrı kutup olarak dönemin müziğini şekillendiren kişiler, bir diğer efsane The Cure lideri Robert Smith ile yaşadıkları hararetli atışmalar birçok kez adanın müzik medyası gündemine oturur. 2004 tarihli “Irish Blood English Heart” gündemi ve yakın zamanda Brexit sırasında takındığı tutum ada milliyetçiliğinin tipik örneklerinden değil midir?

Tüm bunları alt alta yazdığımızda üç yıl aradan sonra gelen yeni Morrissey albümü çokça soru işareti barındırmasıyla beraber elbet dikkate değer bir toplam olarak çıkacaktır karşımıza.

On birinci albüm “Low In High School” için Morrissey’in kariyerinde mühim bir yer tutacağını söylemek mümkün değil. Bunun yanında şarkı sözleri bakımından her zamanki gibi gündem oluşturacak sivriliğe sahip. Kendi cephesinden söylemlerde bulunmaktan çekinmediği gibi albümün kapak tasarımı paylaşıldığı ilk günden itibaren tartışmalara neden olmakta. The Smiths ile “The Queen Is Dead” dediklerinden bu yana aslında alışıldık ve kendi tarzında -aynı görüşte olun ya da olmayın- keskin tutumunu sürdürmekte.

Açılış parçası “My Love, I’d Do Anything For You” ile ufak adımlarla içine çeken albüm bunun devamını getiremiyor. “I Wish You Lonely”, “Jacky’s Only Happy When She’s Up On The Stage” ve “Spent The Day In Bed” Morrissey standartlarına yaklaşmakla birlikte ancak hürmetten ve onca senenin Morrissey anılarının hatrına birkaç tur dönecek vasıflara haiz.


Bu vaziyet içerisinde dikkat çekici parçalardan biri “I Bury The Living” oluyor.  Yedi dakikalık süresi ile albümün parlayan yıldızı denebilecek ballad, parmakla gösterilebilecek yegâne işlerden. “The Girl From Tel-Aviv Who Wouldn’t Kneel” de usulca bu satırlarda bir yerlere iliştirilebilir.

Velhasıl, Morrissey son yıllarda olduğu gibi yine dinleyiciyi ‘maziye bak ne kadar şendik’ hissiyatından çıkarabilmiş değil. Albüm boyunca Morrissey’in ses tonundaki izlerde eski günlerin hayaline dalıp yeni lezzetler ararken önümüzdeki maçlara mı bakmalı, derken buluyor insan kendini.

Sonuç mu? Laf aramızda, pek de parlak değil.

.

Bir Yorum Yazın