Delhi’de sokakta fotoğrafını çektiğiniz satıcılar veya dilenciler hemen para istiyorlar. Para almadan asla peşinizi bırakmıyorlar da. Bu yüzden ya çaktırmadan çektim ya da hep arkalarından. O kadar renkliler ki, hayran kalmamak elde değil. Turuncu ve sarı ana renkleri; Güneş ve enerjinin rengi.

Delhi karmaşık, kalabalık ve gürültülü… Her şeye rağmen program aksamadan Agra Fort’a geçtik. Agra Kalesi, kırmızı kahve taşlarla yapılmış görkemli bir kale. Devasa kızıl kahve bir kale. Şah Cihan tarafından yapılmış. Sanki çölün ortasındaymışım hissi veriyor. Etrafımda kum tepeleri hayal ediyorum. Tek eksiği filler bence.

Dışarıdan gördüğüm yapı ile içeri girdiğimde gördüğüm yapı o kadar farklı ki, çok şaşırtıcı cidden. İçerisi yemyeşil. Peyzaj özenli.

Hiç tanımadığım kadın, erkek Hintliler birlikte selfie çektirmek için izin istiyorlar. Benim için komik bir durum. Önce beni birine benzettiler sandım. Sonra baktım ki tipim onlara değişik geldiği için fotoğrafımı çekiyorlar gizli gizli. Biraz cesurları selfie izni istiyor. Medyatik olmanın keyfini çıkartıyorum ve artık çok normal bir şeymiş gibi hemen poz bile veriyorum.

İnanılmaz güzel manzarası var ve Tac Mahal’i tam karşıdan izleme şansınız var.

İlk bulduğumuz rahat alanda meditasyon için fırsat yarattık. Mert Hocam her fırsatta yoga ve meditasyon için imkan yaratıyordu. Bu mistik mekanda grup olarak meditasyon yaparken, diğer ziyaretçiler de bize dahil oldular. Kimi bizle meditasyon yaparken, kimi de sessizce izleyip, bizi fotoğraflıyordu. Deklanşör seslerinden hissedebiliyordum.

Ayakkabılarımızı çıkartarak girdiğimiz mekânlarda, beyaz mermerlerin sıcağını çok iyi hissedebiliyorum. Hiç endişelenmeyin, ayakkabılarınızı bıraktığınız yerde bulacaksınız. Hayatımda hiç bu kadar yalınayak gezdiğimi hatırlamıyorum. Yalınayaksın ve kimse sana bu yüzden bakmıyor, keyfe bak. Bu yüzden Mert Hocamın tavsiyesi ile kolay temizlenen ve kolayca giyip çıkartabileceğim bir ayakkabı ile gelmiştim. Crocs veya benzeri ayakkabılar en iyi seçim inanın.

Agra kalesinden seçtiklerim…

EKBER ŞAH TÜRBESİ

Ekber Şah Türbesi, Agra’da önemli bir diğer anıt. Moğol hükümdarı, sağlığında dinlerin kardeşliğini vurgulamak amacıyla bu yapıtı yaptırmaya başlamış. İslami, Hindu, Budist, Jain ve Hıristiyan motifler bir arada kullanmayı amaçlamış. Ancak ölümünden sonra oğlu Cihangir babasının planlarını değiştirmiş ve şimdiki yapıyı yapmış. Ana bina girişinin üzerinde kuranı kerimden bir alıntı var. ’’Burası bir cennet bahçesidir, içeri girin ve ebediyen yaşayın’’ Aynen bir cennet bahçesi ya da doğa parkı izlenimi veriyor. Uçsuz bucaksız bir bahçe. Yemyeşil. Bahçede maymunlar, geyikler, sülünler, tavus kuşları… Sanki National Geographic de bir belgeseldeyim.

Bir ara gölgesine oturduğum bir ağaçtan kocaman bir maymunun bana baktığını gördüm. Tam tepemden sarkmıştı. Sürekli karşılaştığımız için maymunlarla asla göz göze gelmememiz gerektiğini söylüyordu rehberimiz. Tehdit kabul edebilirmiş. Hintli rehberimizle bu ikinci günümüz ve artık ne söylediğini anlayabiliyorum. İngilizce konuşmasına rağmen, çoğu zaman ne söylediğini anlayamıyor ve arkadaşlarıma sormak zorunda kalıyordum. Hatta bize soru sorduğunda bile kimse anlamadığından cevap bile alamadığı çok oluyordu.

Şimdi sıkı durun, size bu gördüğünüz koridor ile ilgili harika bir mimari sihir anlatacağım. Bu koridorda duvarlar fısıldıyor. Yanlış okumuyorsunuz, sütunlar konuşabiliyor. Fotoğrafa dikkatli bakın. Sütunların iç köşeleri kirli zaten. İşte tam o köşelere ağzınızı yaklaştırıp ellerinizle ağzınızı yanlardan kapatarak fısıldadığınızda, taaaa ilerdeki bir uçtan, sütuna kulağını dayayan ne söylediğinizi kolaylıkla duyabiliyor. Sütunların içinde sanki mikrofon var. Tabii tüm grup olarak duvarların arasında bir hayli sohbet ettik.
Anıtın içinde duvar süslemeleri altın varaklı, çok gösterişli olmasına rağmen, lahdin olduğu daire son derece loş, gösterişsiz, beton duvarlarla örülü. O gösteriş ve ihtişam bir anda kayboluyor. Sanki Cihangir Şah, babasına bir mesaj veriyor hissi uyanıyor içinizde ister istemez. ‘’İstediğin kadar zengin olsan da, hüküm sürsen de, öldüğünde yanına hiçbir şey götüremezsin’’ der gibi… Babasının başladığı türbenin planlarını değiştirmesi ve böyle bir mesaj, baba oğul arasında bir sürtüşme mi vardı acaba diye düşündürüyor insanı. Bu varak duvar ve tavan süslemeleri ön salonda tüm duvarları süslemiş. Yer yer dökülmeler olsa da, büyüsü müthiş. Yaşam ağacı motifleri tasvir edilmiş ki bu günümüzde bile motivasyonu yüksek bir sembol, öyle değil mi arkadaşlar.

İNAYET HAN TÜRBESİ

Hazret İnayet Han Türbesini sabahın en erken saatlerinde ziyaret ettik. Çünkü uçak ile Hindistan’ın kuzeyine doğru uçma vaktiydi. Himalayalara, Hindistan’daki Tibet’e varmamıza az kalmıştı. Benim için Himalayaların ayrı bir anlamı var. Ruhumun kanatları dersem anlar mısınız bilmiyorum…

Bizim için farklı bir ziyaretti. Evrensel Sufizm’ in Hindistan’a dek uzandığının kanıtıydı. Hazret İnayet Han türbesi sadeliği ve huzur dolu sessizliği ile beni çok etkiledi. Yalınayak yine. Ayakkabılarımı çıkartıp girdiğim her türbe, çıplak ayaklarım ile yere bastığımdan olsa gerek, bana kendimi savunmasız ve sade hissettiriyor. Doya doya yalınayak gezmenin tadına vardığım için kendimi şanslı hissediyorum. Beni yalınayak gezdiğim için kimsenin yadırgamadığını bilerek… Bunun nasıl bir ruhsal doygunluk olduğunu yaşamayan hissedemez belki de.

 

Dağılarak oturduk türbenin içinde arkadaşlarımla. Öyle sessiziz ki, dışardan kuş seslerini duyabiliyorum. İçime bir huzur doluyor. Her şey için şükrediyorum. Buralara gelme gücünü bulduğum için, inancımdan yılmadan bu geziyi planladığım için, öylesine harika bir evladım olduğu için, Mert hocama; ritüel dünyaya olan inancıma destek verdiği için, bana bu gezide liderlik yaptığı için, tüm sevdiklerim, dostlarım için, sağlık için, evrensel barış için şükrettim. ‘’Haydi çıkalım’’ diye fısıldadı Mert hocam. İnayet Han’ı derviş selamıyla selamlayarak teker teker huzurundan ayrıldık.

 

HAZRET NİZAMETTİN EVLİYA DERGÂHI

Delhi’deki önemli İslam izlerinin görüldüğü eserlerinden biri… Bu dergâhın hiçbir geliri yok, sadece bağışlarla kaynayan kazanlarından fakir fukara halkın karnı doyuyor. Ve barınıyorlar. Dergâha karanlık ve dar olan uzun bir koridordan yine yalınayak giriyoruz. Ayakkabılarımızı çarşıda raflara bırakıp, girdik.

Türbede bir tören vardı. Sadece erkeklerin girebildiği, kadınların ise türbenin dışından pencerelerden izleyebildiği bir tören. Üzeri süslü bir örtü ile örtülmüş tabutun üzerine çiçek yaprakları döküyorlardı. İlginç bir törendi. Saygımdan ötürü bu törenin fotoğraflarını çekmedim. Muhteşem renk karnavalı ve süslemeler burada da var. Dergâhın her yerinde oturan, uyuyan, gruplar halinde sohbet eden insanlar var. Sebebini bilmediğim bir enerji hissettim burada ve niyeyse sevemedim. Huzursuz oldum burada…

DEVAM EDECEK…