Herkesin onunla ilgili birçok hikayesi vardır.

Doksan bir yılının sonları diye hatırlıyorum, rutin Hammer Müzik ziyaretlerimden biriydi ki haftada en az bir kere uğrar yeni kasetler alırdım. Hammer’ın pasajın ikinci katında olduğu zamanlar. Maxell UR modeller, daktiloyla albüm adı ve şarkı isimleri yazılı olurdu bir kağıtta, hâlâ da durur çoğu. Üniversiteyi kazanabildiğim sene ve okulun ilk zamanlarıydı. Tuhaf ruh halleri etrafımda dönüyor, ben de kendi etrafımda debeleniyordum. Müzik ve o kasetler hayati önem taşıyordu dönem itibariyle.

Aklımda almayı düşündüğüm bir sürü farklı albüm varken Haluk oradan bir kaset çıkardı ve ‘Nirvana dinledin mi? Bütün dünya bu herifleri konuşuyor’ gibi bir şeyler söyleyerek kaseti uzattı. ‘Nirvana –  Nevermind’ yazıyor ve şarkı isimleriyle devam ediyordu. Tabii ki aldım ve çıktım dükkandan, walkmen’i yanıma almadığıma kızmıştım, eve gidene kadar dinleyemeyecektim. Otobüste şarkı isimlerine bakıyordum, ilk şarkıydı patlama yapan ‘Smells Like Teen Spirit’.

Haliyle eve adım attıktan sonra ilk iş ver kasedi teybe çalsın. Bir, iki, üç çıkmadı ya o kaset teybin içinden. Sonucunda ben de odadan çıkamıyordum. İlk işim bir önceki albüm olan ‘Bleach’i de edinmek oldu.

Basit akorlardan oluşan şarkılar yanında oldukça dikkate değer sözler. Fazlasıyla bireysel olabilecekken herkesi içine çeken bir etki yaratmayı başarıyordu, başardı da.

Grunge tarzının zirveye oynadığı ve maçı farklı kazandığı yıllar.  Nirvana olmadan da grunge yürümeye devam ederdi belki de fakat bu ivme yakalanır mıydı? Bilemem. Soundgarden, Pearl Jam öncesinde Mother Love Bone ve Alice in Chains dönemin şöyle bir tozunu alıp mübalağasız oradan oraya sallıyorlardı.

‘Smells Like Teen Spirit’, ‘In Bloom’, ‘Come as You Are’, Breed’, ‘Lithium’, ‘Polly’, ‘Drain You’, ‘On a Plain’, ‘Something in the Way’ albümü alıp çok başka seviyelere sürüklüyor, müzik dünyasının belki de en fazla ödül kazanan çalışmalarından biri oluyordu.

Doksan üç yılında bu defa ‘In Utero’ piyasaya sürülüyordu ki Nevermind etkisini sürdürürken bir devamının gelmiş olması durumu tadından yenmez bir hale sokuyordu.

‘Heart-Shaped Box’ her yerde çalıyor, videosu müzik kanallarında uçuşuyordu. ‘Dumb’, ‘Rape Me’, ‘Pennyroyal Tea’ ve ‘All Apologies’ öne çıkmakta gecikmiyordu.

Başarıdan başarıya koşulduğu görülüyordu da işin içinde neler dönüyordu kim bilir? Arada sırada çıkan söylentiler Kurt’ün bu başarı ve şöhret işleriyle çok da ilgisinin olmadığını hatta dalga geçecek kadar umursamadığını gösteriyordu.

O dönem bir de meşhur müzik kanalının unplugged serisi gündemde olan işlerdendi, oldukça tutmuş ve çeşitli müzik tarzlarından birçok grup bu projede yerini almıştı. Çok zaman geçmeden Nirvana da ‘MTV Unplugged in New York’ performansını sergiledi.

Doksanüç’ü doksandört’e bağlayan otuz bir Aralık günü belli bir nedeni olmasa da sıkıntılı bir şekilde odamda oturuyorum. Zaten genel itibariyle bu tip günlerde bir ağırlık çökerdi de üzerime, pek üstünde durmazdım. Dinle müziğini, çal gitarını salla gitsin.

Kurt Cobain2

Gecenin ilerleyen saatlerinde odadaki sesi kapalı ama açık olan ufak televizyonda Kurt Cobain’in yüzünü görüp sesi açtığımı hatırlıyorum. Değişik bir dekorda unplugged projesinin sahnesinde, önde sandalyesinde oturarak hırkası üzerinde şarkı söyleyen bir Kurt Cobain. Ne kadar hüzünlü baktığını ve benim o anki ruh halime nasıl da iyi geldiğini çok net hatırlarım. Hani sanki seni dinleyen bir dost yüzü ya da içinden geçenleri yüzüne yüzüne söyleyen bir ikinci sen. O geceden sonra ne zaman Nirvana dinlesem o hüzünlü Kurt Cobain bakışları gözümün önünden hiç silinmedi.

Bu adam bir şeylerden sıkılıyordu, etrafında olup bitenler bir şey ifade etmiyordu onun için. Belki şarkılarına bile bu kadar anlam yüklenmesi ve kaf dağına çıkarılması anlamsız geliyordu.

Büyüdüğüm yer herkesinki kadar sıkıcı bir orta sınıf kasabasıydı. Uzaylıymışım gibi düşünmek istedim hep. Aslında küçükken oynadığım bir oyundu bu. Okul yıllarım oldukça sorunlu geçti, sevmedim. Sürekli aynı aptallıkların etrafımda dolanmasından sıkılmıştım. Bir gün ne yapmam gerektiğini bulabilecektim. Gitar çaldım. Punk-Rock dinliyordum ama bir rock yıldızı olmayı istemedim, olamayacağımdan değil, cesaretim olmadığından. Müzik yapabilir, insanlara iyi şarkılar yazabileceğimi gösterebilir, en azından müzikal bir katkı sağlayabilirdim. Bu dünyanın sıkıcılığını müzik aşabilir miydi?

Belki evet ama buraya kadar.

Tedavi için kaldırıldığı hastaneden kaçıp bulduğu ilk uçakla soluğu Seattle’da aldı. Sekiz Nisan’da evinde ölü olarak bulunduysa da raporlar beşinde öldüğünü ortaya koyacaktı.

O gün ve sonrasında defalarca seyretttim o unplugged’daki şarkı söyleyişini. Hâlâ her izlediğimde bir vedalaşma olarak hissederim bakışlarını, vurgularını, vücut dilinin anlattıklarını. Anlatmaya çalışıyordu da kimse anlamıyor muydu?

‘Ben Gidiyorum, Ne Haliniz Varsa Görün’