İçinde bulunduğumuz dönem, yaşadığımız deli saçması gündem dolayısıyla adım atmaktan, nefes almaktan zorlandığımız bir süreçte yuvarlanıyoruz. Duygusal yapılardan söz etmek ise zaten mümkün değil. Böyle bir halet-i ruhiyede bazı olguları mevcut omurgasında dik tutabilmek hayli zor.

Fakat bahsetmek istediğim şey şu aslında “iyi niyet” diye bir kavram var. Belki uzun süredir özlemini ya da paranoyasını yaşadığımız bir davranış şekli veya yaşam mottosu.

Her türlü toplumsal karışıklık ortamında ilk sorgulanan değerlerden biri müzik oluyor. Bir bakıma ülke olarak müziğe bakışımızın da şifrelerini taşıyor bu yaklaşım tarzı. Müziğin sadece eğlence aracı olarak algılanmasıyla paralellikte yürüyor tüm bu çelişik düzen. Alışılageldiği gibi kültürel, sosyolojik yanları ve kişiye kattığı diğer bütün  değerler göz ardı ediliyor.

Aynı zamanda müziğin bir meslek olarak ikinci plana atılması da yaşadığımız gerçeklerden biri. Bu işten geçimini sağlayan müzisyen, sesçi, ışıkçı, her türlü teknik eleman ve organizasyon kısmında emek verip evine ekmek götürmeye çalışan onca insan var. Bunca kişinin yaşamını idame ettirdiği ve sadece eğlence aracı olarak algılanıp bir çırpıda gözden çıkarılan izahı zor bir iş var önümüzde.

Oysa konserler ve festivaller tam da tüm bu iş kolunun emeklerini ve ürünlerini sergiledikleri fuarlar olarak nitelendirilebilir. Festivaller ve konserler müzisyenler için ürettikleri eserleri dinleyiciye ilk ağızdan ulaştırdıkları ve kendi anlatımlarıyla sundukları fuarlardır aslında. Bahsetmek istediğim çok da yeni bir söylem olmasa gerek, İzmir Fuar’ı diye koca bir gerçek varken.

Küçükçiftlik Park’ta 100de 100Metal etiketiyle Vera Music Production ve Go Promotions tarafından düzenlenen Headbanger’s Weekend, uzun süredir beklenen müzik festivallerinin başında geliyor dersem doğru olacaktır.

Headbanger’s Weekend başından beri takip ettiğim ve çalışma yapısını da alkışladığım bir organizasyon. Aksaklıklar, son anda kitaba uymayıp elden gelmeyen birçok zorunlu saha dışı sorunlara rağmen işin ucunu bırakmayan tutumları takdire şayan.

İşin içinde olanlar bulunduğumuz dönemde hem de yabancı grup iptallerine rağmen “biz bu festivali yapacağız” demenin ne kadar zor olduğunu bileceklerdir. Dolayısıyla desteğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç var.

İyi niyet diye bahsetmek istediğim tam da bu aslında. Sektörün adım atabilmesi, ülkedeki müzikal üretimin desteklenmesi ve bir şekilde dükkanın açık tutulması gerekiyor. Kepenk indirmek işin kolay tarafı iken bir nevi Don Kişot mücadelesi vermek. Tartının iyi niyet tarafına omuz atıp ağırlık ekleyebilmek.

Bir başka pencereden bakacak olursak bu süreci yerli toplulukların tanıtılması, değerlerinin anlaşılması açısından da fırsata çevrilebilecek bir dönem olarak okumamız mümkün. Kaldı ki bunu destekleyecek düzeyde farklı müzik tarzlarında üst standartlarda üretim yapan ve her şeye rağmen müziklerini sunmaktan geri kalmayan zengin bir yerli topluluk varlığına sahibiz.

Tekrar Headbanger’s Weekend’e dönüyorum çünkü festival günü gelmiş çatmış ve artık kapıdayız. Bahar mevsiminin güzel günlerinden birinin fon oluşturduğu bir atmosferde yoğun tempoya hazır vaziyetteyiz.

Henüz öğle vakitleri olsa da sahne alacak ilk topluluk İran’lı Azooma’yı seyretmem gerekiyor ki sevdiğim tarzlardan biri olan teknik death metal yapıyorlar. Headbanger’s Weekend’in prensiplerinden biri haline gelen orta doğu coğrafyasından toplulukların da işin içine katılması bu sene Azooma ile vücut buluyor. Birkaç gün öncesinde dinlemeye başladığım topluluk ile sahnede tanışıyoruz.

 

Henüz festivale alışmaya çalıştığımız anlarda makine işlerliğinde bir performans ile başbaşa kalıyoruz. Topluluğun ortaya koyduğu işçilik uyum sürecini hayli hızlı üzerimizden atmamızı sağlıyor.

Ardından İstanbullu melodik death metal topluluğu Mithra sahne alıyor. Şarkılar peşi sıra akarken bu genç adamları takipte kalmanın gerekliliğinden bahsediyoruz. Mikrofon başındaki Berke’nin brutal vokaldeki başarısı yanı sıra ekip olarak sahnedeki duruşları işlerine olan ciddiyeti de bu tarafa geçiriyor. Dediğim gibi takipte kalıp desteklemek gerekiyor.

Sırada Khepra var ki biz dışarıda laflarken inceden bir ney sesiyle grubun sahneye çıktığının sinyallerini alıyoruz. Khepra ülkemizin senfonik death metal icra eden topluluklarından. Etnik altyapıların hayli ustaca kullanıldığı parçaların sahnede yarattığı atmosfer görülmeye değer. Karşımızda ne yaptığını en ince ayrıntısına kadar bilen oldukça iyi bir performans buluyoruz ve bunu izlemenin keyfi de bir başka oluyor. Kendilerini zihnimde bir yerlere kaydediyorum sonrasında daha fazla denk gelmeyi umut ederek.

Khepra’nın performansı sonrası etrafıma bakıyorum da artık festival ruhu iyice hissediliyor.

Furtherial sahne alacak, önlere doğru yaklaşıyoruz. Yıllardır Dorock’ta izlediğimiz Razor üyelerinin diğer projesi Furtherial. Bir başka deyişle de Furtherial’ın cover projesi Razor diyebileceğimiz bir durum söz konusu. Her iki oluşumdan da memnunuz orası da ayrı bir mevzu. Sahne hakimiyetlerine zaten aşina olduğumuz ekip sergilediği performansla adeta büyüyor. Progresif metalin her türlü lezzetine doyan kulaklarımız Furtherial’in sahneyi adeta ateşe verdiği dakikalardan oldukça mutlu kalıyor. Vokal ve gitardaki Başer Çelebi’nin yeni kayıtların yayımlanmaya hazır olduğunu müjdeleyen anonsu da ayrı bir memnuniyet unsuru oluyor. İlk düşündüğüm şey biraz daha çalsalardı ne iyi olurdu, fakat program sıkışık onun da farkındayım.

Bu arada festivalin baş mimarlarından Onur Şişman ile görüşme imkânını yakalıyorum. Aylardır bu işlerin gerçekleşmesi için elinden geleni ardına koymayan bir adamın heyecanı ve mutluluğu her halinden belli oluyor. Ayak üstü masaya yatırdığımız konular aslında çoğumuzun altına imza atacağı yörüngede dönüyor. Destek olmak, yerli gruplara bu fırsatların sunulduğunda ortaya neler çıkabildiğini görmenin verdiği keyif ve tabii ki organizasyonların devamlılığının sağlanabilmesi için herkesin taşın altına elini sokması. Sevgili Onur Şişman’ın nezdinde emeği geçen tüm ekibe tebriklerimi sunuyorum.

Bu defa sahne sırası Yaşru’da. Yaşru için doksanlı yılların ikinci yarısında Seraphim grubundan da tanıdığımız müzisyen Berk Öner’in projesi dersek doğru olacaktır. Yaşru antik dönem Türk kültürü ve folklorik yapılarını müziğine yansıtan nadide topluluklardan. Aklıma gelen ilk şey şudur ki Yaşru’nun müziğinde insanı başka coğrafyalarda gezdirecek tılsım mevcut. Salona bir bakış attığımda şarkılarına eşlik eden çok sayıda kişi olduğu da gözlerden kaçmıyor.

Artık Hellsodomy’i beklemeye koyuluyoruz. Dış alanda soluklanırken Mithra grup üyeleriyle sohbet ediyoruz. Festivalin kendileri için ne ifade ettiklerinden bahsediyorlar, ilk defa bu denli bir sahnede çalma imkânı yakalamanın önemli bir fırsat olduğunu belirtiyorlar. Bu tür festival ve etkinliklerin sayısının artmasının kendileri gibi genç müzisyenler için ne kadar mühim olduğunun üzerinde duruyoruz. Bu kısa muhabbetten de aldığım izlenim sahne performanslarıyla paralellik taşıyor. Mental olarak da yaptıkları işe gereken önemi veren bu genç adamlarla karşılaşmak mutluluk verici oluyor.

Hellsodomy’e gelince, Kadıköylü thrash ve death metal yapan topluluk son yıllarda yurt dışı festivallerde sıklıkla boy gösteriyor ve gittikçe büyüyen bir dinleyici kitlesine sahip. Sahneye adım attıkları andan itibaren hiç dinmeyen tempoları ve kaya misali soundlarıyla ortalığı kırıp geçiriyorlar. Hele “Total Disgust” parçası çalmaya başladığında ortalık birbirine giriyor. Ses masası ile sahne önü bariyerlerinin arasında kalan bölümdeki circle pit görülmeye değer görüntüler çıkarıyor ortaya. Seyircinin her parçaya verdiği coşkulu karşılık ile Hellsodomy’nin oldukça doyurucu performansına tanık oluyoruz.

Sahne alacak son yerli topluluk Sabhankra. İki binli yılların başından beri metal piyasasında yer alıp vokal ve gitardaki Savaş Sungur’un omuzlarında yükselen bir grup. Müzik anlayışı olarak kendine thrash ve black metal kara sularında bir yer belirleyen Sabhankra artık iyiden iyiye festival atmosferindeki izleyicinin heyecanını ve ortama hakim harareti kamçılamayı başarıyor doğrusu.

Sıra geliyor doyasıya metal müzikle kaplandığımız bu özel günün Avrupalı konuklarına.

İlk sıra Kalmah’ın. Finlandiyalı topluluğun ilk Türkiye konseri olması bakımından da önemli bir durum mevzu bahis. İki binlerden beri yayımladıkları melodik death metal albümleriyle haklı bir seyirci kitleleri var. Neredeyse tüm albümlerinden örnekler sergiledikleri performansın her anında dinleyici de toplulukla bir bütün sanki. Bir buçuk saat kaldıkları sahneden Kalmah ismini zihinlere kazıyarak iniyorlar.

Adeta bir metal maratonuna dönüşen bu koca günün kapanışını yapmak için  Eluveitie sahne alıyor. İsviçreli folk metal grubu -ya da orkestrası demek daha uygun olabilir çünkü neredeyse on kişilik bir kadroyla sahnedeler- daha önce de İstanbul semalarında melodilerinin süzüldüğü bir topluluk. Melodik zenginlik, yöresel enstrümanlar ve sahne uyumlarıyla Eluveitie gecenin finalini bu metal serüvenine yakışır bir şekilde gerçekleştiriyor.

Alandan ayrılan herkesin yüzünde benzer bir memnuniyet fark ediyorum ki işin en önemli tarafı da bu.

Festival kültürünü oturtabilmeliyiz. Katılan topluluklar elbette önemli fakat daha da önemlisi binlerce kişiyle birlikte aynı hissiyatı paylaşmak ve kısa süre de olsa keyifli bir zaman dilimine ortak olabilmek.

Kafamızı azıcık çevirip müzik sahasına girdiğimizde samimi gayretleri, iyi niyetleri ve kaliteyi göreceğiz, alternatif müzikten, caz’a, etnik ve deneysel çalışmalara oradan metal müziğin her branşında ortaya eserler koyan birçok pırlanta misali isim göreceğiz.

Aslında işe buradan bakarak başlasak, ne dersiniz?

Bunun için çok güzel bir adım olduğunu hissederek rotamı eve doğru kırıyorum ve kulağımdaki uğuldamayı seviyorum.

Bizler orada oldukça festivaller sürecek, müzik devam edecek ve dükkan açık kalacak.

*Fotoğraflar için Hasan Kılıç’a teşekkür ederiz.