Dün sabah Sirkeci taraflarındaydım. Varmam gerekenden dört dakika kadar erken gidince, sağ taraftaki yeninin, sol taraftaki eskiye göre pek sakil durduğu tren garından içeri girdim. Rivayet olur ki, sabah güneşi güzele vururmuş, sol taraftaki eski garın vitraylarındaki muhteşem renkler güneşin ışığında parıldıyordu. Duvarları sevdim, biraz seyre daldım, beceriksizce de olsa telefon kamerasıyla bir iki fotoğraf çektim ve gardan ayrıldım.

O bölgede biraz dolandıktan sonra eve dönmek üzere yola koyuldum. Otobüste “Bir sonraki durak Kabataş”, anonsu yapılınca ani bir kararla inip, fünikülere yönelerek Taksim istikametine doğru yolladım. Oradan da tabanvayla ver elini Harbiye. Birkaç gün önce e-mailime düşen bir bülten yaptırdı bana bunları; “Üç tutku: Kitap, Kahve, Çikolata Festivali” diyordu bültende.

“Birbirinden farklı, ancak birini düşünürken yanına diğerini de eklediğimiz, vazgeçilmez üç tutkunun birlikteliğinin yarattığı eşsiz duygunun tasarlandığı bu festival dünyada ilk kez yapılıyor. Kitap kokusunun, kahve kokusuna ve çikolata kokusuna karıştığı bu büyüleyici atmosferde ziyaretçiler çeşit çeşit kahveleri yudumlayıp, çikolataları tadarken Türkiye’nin seçkin yayınevlerinin kitaplarını edinip, yazarlarla sohbet edebilecek, katılımcılarımızın düzenleyeceği workshop’lardan, sunumlardan ve ikramlardan ücretsiz yararlanabilecekler. ” diye anlatılıyordu yapılan iş.

Sosyal medyada bolca paylaşılan kitap-kahve konseptli fotoğraflardan esinlenmiş olacaklar ki, “pazarlama” açısından “iyi fikir” bulmuşlar, dedim. Zamanlama olarak da öyle. Ne de olsa yılbaşı için hediye alma zamanı…

Boş vaktim ve merakım vardı, etkinliğin yapıldığı “Askeri Müze”’ye girdim. Yıllardır önünde geçerim, kapısını bile bilmiyormuşum. (Müze girişinde başka bir etkinliğin de bannerı vardı ve üzerinde “Yılbaşına özel mücevher fırsat günleri, kredi kartına taksit imkânı, Askeri Müze ve Kültür Sitesi” gibi şeyler yazıyordu.) Askeri alanlara mesafeli durmayı tercih ederim. Nitekim bahçesinde savaşı hatırlatan tanklar, toplar, uçaklar olan bir yerde, adı müze dahi olsa bulunmak beni pek mutlu etmedi.

Binanın girişinde küçük bir kuyrukta bekledikten sonra biletimi alıp içeri girdim. Daha kapıdan girer girmez, içeri girenlere kahve ikramı yapmak için sırtında boza güğümü misali uzay kapsülüne benzer bir kahve güğümü taşıyan gençle burun buruna geldim. İçeride böyle dolaşan başkaları da vardı.

“Festival” alanında bir müddet dolaştıktan sonra etkinliğin bende yarattığı his “Fotoğrafta durduğu gibi durmuyormuş” oldu.

Öncelikle etkinlik için mekân tercihini hatalı buldum… Yüksek tavanlı, dar koridorlu, küçük salonlardan oluşan ve genel olarak da soğuk bir havası olan yapı “sıcak ve samimi” olması gereken etkinliğe uymamış.

Diğer yandan “üçlü” bir etkinlik gerçekleştiriliyor olsa da, kitapların kahve ve çikolata stantlarının arasındaki sıkılgan ve kaybolmuş hali bende rahatsızlık yarattı. Kitap stantlarının boşluğu ve yalnızlığının yanında uzanan kahve kuyrukları ve marketlerde kolaylıkla bulunabilecek çikolataların poşetleri doldurması da öyle…

Salonlarda tek tük başlayan imza günleri vardı ama -ortamın garipliğinden olsa gerek – yazarların memnuniyetsiz yüz ifadeleri ve hediyelik fincan seçenler üzerindeki bakışları havayı özetler gibiydi. (Ben çıkarken gelenlerin sayısı artıyordu, belki ortamı biraz değiştirmişlerdir.)

Gözlemlediğim şey iyi bir fikrin kötü uygulanışıydı ya da ben yanılıyordum, fikir de iyi değildi. Onca kahve ve çikolataya rağmen içeride onların kokusu bile yayılmamıştı.

Bir Yorum Yazın